Posts tagged ‘Galatasaray’

Galatasaraylı

Son yazıyı 2010’da yazdıktan sonra 2012’nin sonlarına yaklaştığımız bu günlerde de eski yazılarımdan bir tanesini kullanarak,  aslında uzun ama dilde kolay olan 2 yıllık süreç sonrası maalesef çok emek isteyen bu blog alemine yeniden heves edip, bir arkadaşa bakıp çıkacağım edasıyla tekrar döndüm.  Şimdilik,  emekli olduktan sonra bir süre başka işlerle uğraşıp, azalan ilgi sonrasında da  kürkçü dükkanına dönüş için  yeniden yeşil ışık yakarak  tanıdıkların  kıyağıyla antrenman pistlerinde test aracına atlayıp en iyi tur zamanları için dönen Formula 1 sürücüsü gibiyim. Performans beğenilirse, önümüzdeki yarışlarda podyumu zorlayabiliriz.

Nedense her yazdığım cümle uzadıkça uzuyor. Nokta koymaya kıyamıyorum bazen. Buna engel olamayınca da cümle başıyla sonu çok farklı yerleri ziyaret etmiş olabiliyor. Yine de  orta  yolu bulup anlatmak istediğimi aktarabiliyorsam yeterlidir.

Gelelim mevzuya.

Şimdi biraz sitem gibi olacak ama o zaman da nasıl dolduysam artık günümüz taraftarına kızarak  önceden  yazdığım bu yazıya denk gelince buraya kopyalayıp bir kez daha paylaşmak istedim. Ben, her ne kadar Galatasaraylı  taraftar üzerinden yazdıysam da diğer  takım taraftarları  rolleri değiştirip kendilerine uyarlayabilir.

Not: mümkünse yazıdaki youtube linklerini zamanı geldiğinde açın, izleyin ve sonra okumaya devam edin.

14 yıl…

o dönemin sonlarına doğru dönseniz, üzerine sarı-kırmızı’yı çekivermiş birini bulup sorsanız ‘ şampiyon olmak ne demek?’ minvalinde.. derdi ki ‘ şampiyonluk mu? şampiy… kusura bakmayın ama hatırlayamayacak kadar uzun zaman oldu.’
evet, kaçmayın oradan. bulmuşken böyle birisini usanmadan sorun.
-inanç nedir?
+galatasaray.
peki ey yüce insan, sen söyle! inanç varken umutlar tükenir mi?


ne kadar ısrar ederseniz edin, zorlayın. o,  sadece Galatasaray! diyecektir.  o  çok bekledi…

dalga geçercesine, sinirleri alnmışcasına umursamadan. tek bildiği yoldan, sevdasından sapmadan! inanç ve sevginin kutsal karışımından mıdır nedir bilinmez ama yıllar sonra, o gün geldiğinde…

7 haziran, 1986/87

takribi 50.000 küsür kişi, şampiyonluk maçı, hep bir ağızdan; ‘ seni sevmeyen ölsün!’
cevat… muhammet…

maç başladı. daha 20 dakika geride kalmadan frikikten attı biriciğimiz, cevatımız. akabinde dakikalar elli küsüre geldiğinde muhammet… attı be! ne attı be!.. skor olmuş mu 2-0 ? sami yen coşmuş mu durmamacasına?
an geldi eskişehirspor golü buldu. tamamıyla buz kesmişti her ne kadar tavrından taviz vermemeye çalışsa da mabed. az değil. kalmış 15-20 dakika… simovic’in elleri belki de hiç bu kadar titrememişti. sorsanız cevat’a, belki de hayatının en anlamlı golüydü. uğur, hiç böylesine yorulmamıştı. sahaya çıkan bütün aslanlar inancıyla oynadı. bu nasıl bir inanç? şu bahsettiğimiz, dönemin taraftarında bulunan, sevgi ile bağlılığın kutsal karışımında ortaya çıkan inançtan.

ali sami yen, şu an 30.000 bile değil. o zaman ise günümüzde bile olmayan 30.000’in 2 katı kadar ağlayan galatasaraylı vardı orada. göz yaşlarının ilk defa sel olduğunu görmüştü kimisi.

sen, günümüzün modern galatasaraylısı! uefa kupası’nı, süper kupa’yı gördün. üst üste şampiyonluklar yaşadın. sen hiç 14 sene bekledin mi ha nankör? kitle iletişim araçlarının sunmuş olduğu rahatlıkla evinden, cebinden, iş yerinden takım desteklerken düşündün mü yağmuru, çamuru, 365×14’ ü ?
senin bir kuşak üstün efendidir. bu tavrına ağzını dahi açmaz. lakin seni ciddiye de almaz. saygı, hoşgörü, ruh, ayrıcalık ve en mühimi o inanç kalmamış yahu sizlerde. isim mi vardı? marka mı, tek tip pankart, taraftar, tezahürat mı vardı? rakip oyuncuya tutulan lazer, atılan su şişesi mi vardı? maçlardan sonra teker teker analiz mi vardı ? kanal bolluğu mu vardı be nankör? ah ulan nankör, kıymet bilmiyorsunuz. metrobüs ile, şahsi arabanızla, son model toplu taşıma araçları ile maçlara geliyorsunuz. yine de nankörlük yapıp ardınıza bakmak istemiyorsunuz. metin’i düşünmek varken küme düşmeyi bile göze alıyorsunuz. hani o hırs? 14 senenin götürdüklerini topladığın zaman ne çıkıyor biliyor musun? kocaman bir hırs yumağı. galatasaraylı babana, amcana sor sen bunu. o hırs akıllarına geldiğinde yaşlarına bakmaksızın çıkarlar sahaya. top diye oynarlar seninle. galatasaraylının hırsı da, inancı da, özgüveni de bunu gerektirir. şereftir o’nu sevmek. yükselecek arş’a kadar…

eski toprak hakikaten mütevazı. paraydı, puldu, yıldızdı… umursamaz. futbolcunun yıldızı o taraftar sayesinde oluşurdu. senin ata taraftarın böyleydi işte. peki ya şimdi niye burnu dik gezmek?
şimdi okudumuş olduğunuz galatasaray futbol takımı’nın tarihini sadece biz türkler olarak düşünmeyin. geçmişimizde gönül veren ecnebiler de mimardır. gönlüyle oynayan ecnebiler de… ben onlardan birini bile hatırlamayı unutursam utanıyorum. peki ya sen nankör galatasaraylı? bu umutsuzluk, umutsuzluğunun sebebi nedir yüce galatasaraylı?

azıcık şerefin, birazcık galatasaraylı yüreğin varsa her koşulda takımına güvenmeyi bil. hiç kimsen yokmuş, bu renkleri koruyacak başka biri daha yokmuşcasına savun takımını. göğsünü ger onun için. fakat bunu yaparken yine de bil ki milyonlarca omuz omuza verdiğin yoldaşın var. birbirinizi tanımadığınız halde farklı zamanlarda, ayrı mekanlarda ağladığınız, sevindiğiniz, koca bir yolun sonunu senelerce de olsa beklediğiniz ortak yanınız var. siz, galatasaraylısınız!

dedesinden, amcasından, babasından kalan sarı-kırmızı tohumu bir şekilde yeşillendirmeye çalışan, solduğu ve kuruduğu zamanlarda dahi geçmişini düşünüp gözyaşlarıyla ıslatarak canlandıran kardeşinizden sevgilerle… 17  Ağustos 2010

 

Kasım 29, 2012 at 7:20 pm Yorum bırakın

Anadolu Mutlu:2 – Çöküş Devam Ediyor: 1

Sivas’ın dayanılmaz soğuk havası da, buzlu zemini de bahane olamazdı 14 Ağustos 2010 akşamı için.  Bir bucuk sene geçti ama ben hâlâ gözle görülebilir bir ivmelenme ( 2009-2010 ilk 7 maçlık seri hariç) göremedim. Hani görsek  de ne olacak istikrar olmadıktan sonra?  Bunu da sorup sorup duruyorum kendime. Nihayet  ‘oldu‘  diyemedi Galatasaray’ı takip edenler. Bir futbolsever, futbol seyircisi için geçerli diyelim bu oldu, olmadı bahsi. Görünen köy kısacası… Ama  diğer taraftan Galatasaray  taraftarını hiç söylemeye gerek yok. Oldu ve olmadının çok ötesinde yaşadıkları. Onlar çilelerin çilesini çekiyor orta sahayı, defansif kopuklukları ve kaleci görünümlü  valeyi izledikçe. Galatasaray Futbol Takımı’nın dün gece Sivasspor karşısına deplasmanda sürdüğü kadrodan normal şartlarda, asıl olması gereken Galatasaray’da  ilk 11 olabilecekleri bir sıralayalım öncelikle:

Kewell, Arda, Neill. buraya kadar tamamdır.Yani garanti oynar onlar.  Ek olarak  Hakan Balta, Cana. (mecburen)

Yani artık şu durum (ilk 11)  Galatasaray Futbol Takımı’nın kadro anlamında ne kadar komik bir halde olduğunun bariz kanıtıdır. Aslında sadece kadro deyip de geçiştirmemek lazım. Vaktim ve Zamanım varken, bu satırlar da bana aitken bir şeyler diyeceğim var. Ey Yüce Galatasaray adının cüce yönetimi,

– Siyasetçi değilsiniz! Vaatlerde bulunmak sizin kuyunuzu kazar. (uefa kupasını alacağız. 5 yabancı gelecek vesaire…)

– Etik davranmıyorsunuz. Oyuncunuzu, teknik direktörünüzü küçük düşürüyorsunuz taraftarın gözünde.

-Yetkili kişinin işine son vermek için adeta bir akrep seçip, etrafını ateş ile sarıyorsunuz.

Bu kadar haysiyetsizlik ile,  acziyet ile, bilirimcilik ile bırak kulüp yönetmeyi, apartman bile yönetilemez.  Alt komşu, üst komşu birbiriyle başlar dedikoduya. Çayları da demlerler, atıp tutarlar bol keseden.  İşte bu hocam. İçinde bulunduğunuz pislik durum bu. Konuşan bol, vaadler durmaksızın devam ediyor, Sözde yapılanma-özde çuvallama…


Dönelim tekrardan dün akşamın saatli bomba tadında patlayan kadrosuna.  Kewell, Arda, Neill, Hakan Balta ve Cana dedik yukarıda. Şu görüntüde  Aykut Erçetin,  Ali Turan, Ayhan Akman, Emre Çolak ( olmamış, kızarmamış börek)  Mehmet Batdal ve Mustafa Sarp asla ilk 11 sürülemeyecek kapasitede futbolcular. Yoklukta diğerlerine nazaran göze hoş gelen bir Ayhan var. Hani o da olmasa defans ile hücum arasında kalan bağlantının hali ne olacak diyebilirsiniz. Yokluktandır işte efendim o. Bu işi yapabilecek kalburüstü oyuncuları örnek verebilirim ama bu sefer de paran varsa al diyebilecek kişileri bildiğim, tanıdığım için hiç gerek duymuyorum buna. Halbuki ne zararı var efendim güzel benzetmenin? Ah yiğidim, ne güzel futbolcu şu gerrard, pirlo demenin dezavantajını henüz görmedim bireysel anlamda. Tam tersine artısı oldu. Düşündükçe hayal gücüm genişledi. Bir gün baktım dualar kabul olmaya başlamış. Lincoln ile salatalar, mezeler soframıza konulmuş,  Elano ile de ana yemeğe geçmişiz. Sen şimdi bu sofranın tatlısını, bitter çikolata damlacıklı Keita’sını hiçbir bilgi verici  ufacık  açıklama yapmadan, sadece ‘ kendisi gitmek istedi. fiyat iyiydi ve gönderdik ‘ diyerek yollamış isen, artı bu huyuna da devam etmeye meyilli olduğunu ben seziyorsam; eşittir  ilk  seçimlerde tabiri caizse  ananız ağlayacak.

Bunun bir diğer anlamı da  ‘siz ne kadar  dar görüşlü, belediye başkanı zihniyetinde insanlarsınız? ‘ olabiliyor. Bence tam da oldu. Yahu düşünsene, sen sadece işini gözle görülür şekilde mantıklı yapacaksın ve gelecek başarılar senin vadene ekelenecek. Rakibindi, seçimlerdi falan filan bunların hiçbiri seni ilgilendirmeyecek. Fakat sen ne yapıyorsun? Karşında, sana muhalif olan ilk kişiyi bir gram doğruluk payı, gerçekçi fikirleri ve projeleri  olmamasına rağmen yüceltiyorsun. Niye? Çünkü senin ve ekibinin  tek alternatifi o oluyor da ondan. Belediyeciliği de kattım işin içine ama vallahi benzetecek başka bir şey bulamadım. Türkiye’de Belediye Başkanları, yönettiği bölgeyi sömürür, imkanları kullanır, para kazanır, ekibini kurar, ekibini bozar… Bu böyle işler bizde. Yani genelde böyle işler diyelim biz.


Frank Rijkaard,

Olmadı hocam. Yapamıyorsun. Seni körü körüne savunanları da gördüm, at gözlüğü takarak dışlayanları da. Bana sorarsan pek bir numaranı göremedim. Şunun şurasında tek okuyucum senmişsin gibi düşünüp öyle yazıyorum Frank hoca. Bu yüzden içimi dökmemin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum. Söylemek istediğim bazı şeyler var. Mesela ben, senin geldiğin gün,  aylar önce bazı kitle iletişim araçlarında, dost meclislerinde;   ”Frank Rijkaard taş çatlasa 3 sene kalır bu takımda. Bunun ilk senesinde takıma uyum, yeni bir sistemi aşılamak ile geçer ve hüsran olur. İkinci senesi yapılanma ayağını tamamlamak ile devam eder ve sistem geyikleri sürer, sonuç alınamaz. Ha bu kadar yaşanılan şeye içerden dışardan tahammül edilirse bunlara ek olarak bir de 3. seneyi yaşar. İşte o zaman  muhtemel şampiyonluk gelir. Ha ama bakın bana kalsa istikrar derim, Galatasaray’ın geleceği derim 30 sene tutmak isterim bu adamı takımın başında. Ama olması da mümkün değil. Yine 2. senenin sonunda şutlanır, akabinde ya Hagi, ya Fatih Terim ya da Lucescu söylentileri çıkar. Bahsi geçen meşhur sistem de yine kaybolur gider. Biz yine, yeniden yapılanmaya başlarız.  ” demişim.  Yani bu dediklerim az çok demeden görüldüğü üzere…

Üzülüyorum elbette. Bir teknik direkörün hayatında alternatif yollar da olmalı.


Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Hasan Şaş;

Evet, sizlerden sadece biri dün akşam sahada olup Arda Turan’ın çok gereksiz bir anda çekmiş  olduğu şuttan sonra ona dönüp, yakasından tutup sarsarak bağırsaydınız, Arda bir sene boyunca kendine gelemezdi. Koca bir sezon şut çekmeye çekinir, takım yararına yapılabilecek her şeyi denerdi.  Gelelim buradan Arda’nın Emre Çolak’a sitemine. Uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Tek merak ettiğim konu, ”acaba Emre ne kadar umursayacak Arda’yı?”


Galatasaray Futbol Takımı,


Geçen sezon dahil bu sezon ile birlikte en gözüme çarpan değişikliği kendi yarı sahasına çekilerek gerçekleştirdi. Ali Sami Yen’de, deplasmanda farketmeksizin son derece pısırık, ısırmadan, agresiflikten yoksun bir futbol aşılanıyor bu takıma. Bu da GALATASARAY görmüş bünyeleri, özellikle beni müthiş sinirlendiriyor, öfkeli bir insan haline dönüştürüyor. Adeta düşman askerler bölgemi ele geçirmiş ve  insanların aklını çelip kötüye kullanıyor hissine kapılıyorum. Gün geçtikçe eriyen, uyumsuz, pas yapamayan, sözde 4-3-3 ‘ü top şişirerek oynuyor.


Sivasspor, Galatasaray karşılaşmasına gelirsek bunca yazılandan sonra pek bir konuşulası yok kendi adıma.  Son  2 yıldır gelenekselleşmeye az kalan öne geçip yaslanma taktiğinin chapter‘larını  hafta hafta atlıyoruz. Bu konuda ders kitaplarının chapterları oluruz. Hiç şüphem yok.  Bol pozisyon verilen, sonuca gidilemeyen, alternatifsiz tek taktik anlayışı ile devam eden maçlardan bir diğeri idi. Sivas adına diyecek  çok fazla analizim yok. Çünkü iyi ve oturaklı bir Galatasaray olmadığı için kayda değer bir şeyler söylemem zor oluyor onlar adına da. Bol pozisyon buldular, gerektiği kadarını atıp 3 puanı aldılar.

NOT: Bu arada bu kadar uzun yazıya tahammül eden olduysa sonsuz teşekkür ederim. Başlığı atıp, hakkında yazmam gerekenleri en son satıra bırakarak okyuyucu çekmeye çalışan internet gazeteciliği yaptığımı hissettim ister istemez. Böyle düşünmemişsinizdir umarım. Sivasspor- Galatasaray maçı adı altında  söylemek istediğim, gözüme çarpan aksaklıkları belirterek son noktayı koymuş bulunmaktayım.


Ağustos 15, 2010 at 2:06 am 3 yorum

Keko’nun Arda’sı…

Ben herkesin Arda’sı olmak istiyorum demişti. Sanırım bu resim onun en güzel örneği.

Bir küçük kalbin Keita hızında çarpmasına vesile olmak, bir küçük kalbin Kewell kadar güzel gülümsemesine vesile olmak, bir küçük kalbin kocaman köşesine Baros’un sıfatı gibi Kral bir iz bırak önemli bir hadisedir.

İşte bu yüzden Galatasaray Türkiye’dir!

Mart 20, 2010 at 11:02 pm Yorum bırakın

Dediler ki…

Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmeyen kalmasın. Olmayacak; çünkü daha güçlü, daha güzel, daha sağlam, daha güvenli bir Galatasaray var artık. Çünkü o var artık.

Yazın yeni yeni bittiği aylardır bizim buralarda ekim. Hala yaz durur, sanki bir gitme diyen olsun diye bekler. Ama ayrılık amansız gelir kapıya. Bu sefer erken gidiyordu yaz. Öyle zamanlardı işte, gitti aslanların diyarında bir kral. Yazın koynunda gitti sanki. Ne çok sevdiğim yaza ne ona dur diyemedim. 

O vakitten beri üşümeye erken başladım. Ve o vakitten beri ayaz ortasında, yüzüme çarpan rüzgarla harp ederek oturuyordum kaldırım taşında. Gelen geçen baktı epey zaman deli sanıp. Yok ben köşe kapmaca oynadım aslında. O köşeden döner gelir dedim koştum, yok öbür köşe dedim..

Derken yoruldum. Tekrar oturdum soğuk taşa. Düşündüğümden daha da uzun sürüyordu bu ayrılık. Sonra sesler duyuldu uzaktan. Gittikçe daha da yaklaşan sevinç çığlıkları duydum. Çocuklar bağrışıyorlardı; kraaall, kralll geliyor! Görmeliydiniz o sokağı. Kalktım ayağa seyre daldım. Bayraklar asıldı balkonlara. Boş sanılan evlerin ışıkları yandı. Müzikler duyuldu çeşit çeşit. Çocuklar oyunu kuruyordu…

Ve dediler ki yaz erken geliyormuş. Kral yazın habercisi imiş.

Dediler ki bulutlara haber salın çekilsin önünden güneşin, Kral gelmiş.

Dediler ki Kral gelmiş, kış bitmiş.

Dediler ki Kral gelmiş dost düşman duysun.

Evet KRAL gelmiş!

Mart 15, 2010 at 9:03 pm Yorum bırakın

KADER’in böylesi!

28 Şubat 2010 tarihini ve o gün oynanan Galatasaray-Kasımpaşa maçını bir yerlere not düşmeli. Sanırım şu an ben de onu yapıyorum. Zira bu çikolata tadındaki adam, ‘insan’ olmadığını kanıtladı. Kanıt teşkil eden bu şaheser foto yılın fotoğrafı olur, olmalı, olacak, bence oldu bile…

Sen varsan her şey başka Keita! Sen istersen çok şey değişir takımda. Sen bu takımın sanatçısısın. Ve sen sahneye çıkmadan hiçbir maç tam değil. Sen sahne almadan hiçbir şey bu denli göz alıcı değil.

Alnımıza yazılan Kader’imizsin!

YÜRÜYEDUR!

Mart 1, 2010 at 9:17 pm Yorum bırakın

Bize Her Sevdadan Geriye Kalan Sadece Galatasaray!

 

Aşktı o! Değiştiren tüm gecelerimi

Aşktı o! Beni durup yenileyen

Oydu, duygulu yapan hoyrat ellerimi

Oydu, dolu dizgin gidişime dur diyen

 ***

Bir bıçağın keskin yüzünde kan lekesiydim

Aşktı yine beni yıkayan, arıtan su

Böyle ak pak olacağımı bilir miydim?

İçimde açmasaydı o sevmek duygusu

 ***

Ben bir tutsağım şimdi sevgiye, gönüllü

Çözmeyin ellerimi, zincirlerim kalsın

Görsün prangalarım o doğacak günü

*** 

Ve bu dünyaya aşk dolu şiirlerim kalsın

Seninle her yerde güzel, her zaman yeni

İstemem, sensiz hatırlamasınlar beni.

***

not: ümit yaşar oğuzcan-aşktı o

Şubat 14, 2010 at 12:57 pm Yorum bırakın

Özel Hayat Mı O Da Ne?

Duymayan kalmadı sanırım. Arda sevgilisi ve arkadaşları için bir sinema salonunu kapattırmış. Bir gün boyunca bu konuşuldu bilimum forum, sözlük ve sitelerde. Ha tabii sevgili medyamızda da! Şüphesiz daha da konuşulur bu gereksiz hadise. Gereksiz çünkü bizleri ilgilendirmiyor. Arda’yı tanıyor olmamız, onun halka mal olmuş olması onun yerli yersiz her şeyini yargılayabilme hakkını bizlere vermiyor. Çünküsü de, açıklaması da çok basit; özel hayat! Özel kavramı hakkında pek fikrimiz yok maalesef toplumca. Daha bir gün önce FOX  Tv çok büyük bir iş yapmışçasına, buzladığı görüntülere arkadan eşlik eden iğrenç bir dış sesle, katil yakalamış haberci havasında Jo’nun gece dışarı çıkma görüntülerini yayınladı. Prim, reyting bütün bunlar biliyoruz da. Azıcık insan olmak da zor olmasa gerek. Futbolcunun da dışarı çıkan, gezen bir yaratık olduğunu bilmek istemeyenler varken, insan olmak zor. Hassasça yaklaşmak olup bitenlere, normali anormalleştirmemek zor işte, kahretsin kokuşmuş medyayla zor! Bir futbolcu dışarı çıkamayacak, çıktığı için ‘hain’ ilan edilecekse, tez vakitte kapatalım futbol denen oyunun dükkanını. Getirin şu kilitleri, vallahi getirin! Gına geldi yahu aynı teranelerden.

Hadi medyanın özelden anladığı ve futbolcunun özeline biçtiği paye bu kadar. Peki biz taraftarlara ne oluyor yahu! Arda’nın sinema kapatmasındaki biz taraftarlarca sorun teşkil eden kısım nedir? Nedir bu vıcık vıcık edilen meselenin bize kattığı/katacağı? Halbuki aslolan saha içinde olanlardır. Pek umursanmasa da doğrusu bu. Arda saha içinde yapamadığı onca şeyle eleştirilmek yerine saçmasapan bir mevzunun başrolü yapılıyor. Taraftarın alanı değil ki bu. Arda’nın sevgilisine sevgisini gösteriş şeklini kendimizce görgüsüzlük, kıroluk veya güzel bir jest olarak yorumlayabiliriz tamam. Ama tutup da bu durumu sorgulayıp konuyu kaptanlık ve saha içiyle bağlamak da neyin nesi? Arda’nın sevgilisiyle yaptıklarından bize ne yahu? Kaptanlığı da saha içi performansı da bu olayla ilgisiz demeye gerek mi var? Neyin kavgasıdır bu? Arda son dönemlerde kilo aldı, etkili şutları hala yok, çalım sevdası aldı başını yürüdü, mental eksikliler gırla… Bunlar konuşulacak asıl konular, taraftar açısından. Ve asıl bunlar doğrultusunda kaptanlığının getirisi/götürüsü  neden sonuç çerçevesinde değerlendirilmeli. Çünkü Galatasaray kaptanının görevi saha içinde performansını en üst seviyede tutmak ve takımına gönülden bağlı olmaktır. Öyleyse sinema kapattırması şu durumlardan hangisini eksi yönde etkiliyor? Ne zaman alakasız konuların ekseninden kurtulacağız bilmiyorum. Bir şeyi de ölçüsünde yapmayı ne zaman becereceğimizi biliyorum ama; hiçbir zaman. Evet ölçü konusu bizde umutsuz vaka. Ya hep ya hiç var bizde. Gri rengin varlığından dahi haberdar değiliz. Hemen kaharamanlar doğururuz zihinlerimizde ve yine hemen çekip kafasına sıkarız kahramanlarımızın. Enerjimizi harcadıklarımıza baktıkça üzülüyorum futbol adına. Bir süre sonra futbol konuşabilirliliğimizin ne seviyede ve çeşitte olacağı ise muamma. Güzele dair, iyiye dair her zerre azalıyor etrafta.

Arda’yı yıpratmak yersiz, o kendini fazlasıyla bu mevzu dışında yıpratıyorken hem de. Çünkü her Türk futbolcusu gibi aşırı duygusal bir yapısı var. Duygularının yürüttüğü adımları var onun. Daha da duygusal anlamda hırpalamanın zarardan başka ne getirisi var ki. Duygusallığı zaten ona fazlaca zarar veriyor. Tam bu noktada duygusallığın nesi kötü denilebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum . Bu işi yapanın az da olsa profesyonelleşmeye ihtiyacı var. Yalnız doğuştan x takımlıların profesyonelliği değil bahsettiğim tabii. Harbisinden bahsediyorum. Çünkü duygular fazlaca işin içine maydonoz olduğunda sağlıklı kararlar vermesi zorlaşıyor. Futbolu bazında söylüyorum. Ki bunun örneklerini de gördük. Kafasına taktıklarının onu saha içinde sistemden dışarı fırlatışı, saha dışında da demeçleri olgun görüntüsü altındaki hassas Arda’yı gösteriyor. Ama sıradışı insanlar farklıdır. Onun bamteli de duygusallığı işte. O yüzden Arda’nın Galatasaray’a en yararlı seviyeye gelmesi, o seviyeyi kaybetmemesi mevzusunda; hocasının, yönetimin, Arda’nın görevleri olduğu kadar taraftara da görevler düşüyor. Yanlışlarını eleştirmeyelim demiyorum. Aksine eleştirmemek yanlış, eleştiri geliştirir insanı. Amma velakin sevgilisiyle arasında olanları eleştiri çerçevisinde görmememiz, çerçeveleri kalınca çizip sınırımızı bilememiz görevlerimizden biri sanırım. Öyle değil mi kardeşşş?

Şubat 10, 2010 at 3:56 am Yorum bırakın

Lucas & Emre

Meira gittiğinde aşılmaz büyüklükte bir depresyona girmişti bünyem. Onun satılması her şeyiyle Galatasaray yönetiminin geçen sezonki en büyük yanlışıydı. Satılmasının yanlışlığı, satıldığı dönem düşünüldüğünde iki katına çıkıyor ayrıca da. Geleli 7 ay olmuştu. Ve evet bekleneni tam olarak verememişti. Ama bütün bunlar onun Uefa dönemecinin en uçurumlu virajında gönderilmesini mantığa bürüyemiyor ki. O dönem çok sevinenler oldu bu satışa. Ama gördük ki bu karar; bir otobüsün yolun yarısında frenini bozup, hala gideceği yere sağ sağlim varabileceğini sanmasından farksızdı. Tosladık tabii doğal olarak frensiz biz de. Toslamanın tek olmasa da sebeplerinden biridir bu transfer. Hepsinden öte Meira bırak zamanın kritikliğini, kritik olmayan herhangi bir dönemde de satılması yanlış olandı. Çünkü Meria ismi gibi duruşu da gözümde büyük olan bir futbolcuydu.  Takım oyuncusu tanımına örnek teşkil eder benim gözümde. Ama o da acımasız eleştirilerden nasibini aldı, yıpratıldı Galatasaray ile olan bağı. Kaçarcasına/kovarcasına  gitmesine/gönderilmesine sebep olan yönetim yanlışının yanında, takım içi bildik kötü hikayeler de mevcut. Ama bunlar dışındakilere değineceğim ben. Misal üstü başı tertemiz şekilde maçın sonunu getirdiği için, bir de sıkışınca pozisyon gereği topu taca attığı için eleştirildi en çok. Hayır futboldan ziyade kör dövüşü yaparak üstlerini kirletiyorlar da ne oluyor? Kör dövüşü mü yapsaydı yani futbolun doğruları yerine? Lafa gelince futbol basit oyun deriz; ama taca attığı zaman da ‘ hay ben böyle topçuya, savaşmıyor abi bu takım için…’ diyiveririz. Yok ya? Savaşmak ne ola ki? Biliyorum ben gerçi; Servet gibi kendi işini yapmayıp, önceliği yeteneğinin asla elvermeyeceği şeylere vermek. Olabilir mi bu dediğim? Yapılması gerekenin fazlasını yapıyor görüntüsü içinden ‘takım için savaşmak’ kavramının yaratılması.  Zira savaş kavramı bu oyunda hangi amaçla yer buluyor onu bilmediğim kesin. Bildiğim bunun prim yapıyor oluşu. Yetişemeyeceğini bile bile taca giden topa koş, topu asla sıkışsan da ne kaleciye ne dışarı atma, sakla illa ki ayağında gezdir. Yok arkadaşlarım yok; bu değil inanın savaşmak. Böyle diye diye, bu olmayan kavramları yücelte yücelte Türkiye’ye gelmiş en yetenekli stoperlerden birini göz göre göre sildik sayfamızdan gitti. İşte o yüzdendir ki suni savaşlara tahammül edemiyorum ben. O suni savaşların olmayan kahramanlarını yaratanlara tahammül edemediğim gibi. O kahramanlardan biri olan Servet’e de tahammül edemiyorum bütün bunların toplaması çıkarması sonucunda doğal olarak.

Öncelikle şunu söyleyeyim, Servet insan olarak ve pek tabii Galatasaray’ın sporcusu olarak sevdiğim bir futbolcu. Gerçek anlamda bir profesyonel, kimseyle derdi olmayan, işinde gücünde bir sporcu. Hepsine eyvallah. Ama şu da var ki, Galatasaray için yeterli değil asla. Tabii bu bence. Benim seyrettiğim Servet bana güven vermiyor. Meira ile yakalayamadığı uyumunda( ve hatta Meira’nın takımdan gidişine varan sürecin)  ve şu anki   insanı çıldırtan her hatasının altında onun işgüzarlığı yatıyor. Aslında hata diye nitelendirmek yanlış oldu. Zira herkes hata yapar; ama 45837. tekrar ediyorsanız o şeyin adı  ‘hata’ olamayı haketmiyor bir yerden sonra. Servet geçen sezon tavan yapan bu işgüzarlıklarında  ısrar ederek az önce dediğim gibi Meira’nın performansına da olumsuz etki yaptı. Meria da mükemmel miydi, tabi ki hayır. Ama şöyle düşünelim; bir adam alınıyor, amaç defansı toparlasın, liderlik etsin. Sonra Servet çıkıp bu amaçla alınan adamdan rol çalıyor. Topu ileri taşıma sevdaları, enteresan ve inadına uzun pas denemeleri. Ki hala devam etmekte bütün bu hastalık. Belli ki bu bir karasevda. Takıma zarar verir boyuta geldiği halde Servet inadını bırakmış, kendine çekidüzen vermiş, hatta bir ayna bulup kendisinin farkına varmış durumda değil. Ama bu arada güzel bir şey de oldu işte. Tam da ne yapsak boş diye karamsarlaşır, kadere boyun eğmek üzereyken bir yakışıklı çıkageldi. LUCAS!  İşte o vakit şu bünyemdeki, psikolojimdeki Meira özlemi yandı bitti kül oldu. Meira hala gönlümün en güzel köşesinde. Amma velakin yenisi geldi, güneş doğdu, sabah oldu. Lucas’ı satırlarca anlatmak için erken olduğu düşünülebilir. Lakin şu an benim bile anlayamadığım şekilde gözüme 40 yıllık Galatasaraylı gibi görünüyor. Her maç daha da mest oluyorum onu izlerken. Sahadaki asil duruşu beni kendine öylesine çekti ki. Bu kadar çabuk uyum sağlamasının, ayaklarının sapasağlam yere basışının etkisi oldukça fazla tabii. Ve bütün bunlar Galatasarayım için çok sevindirici. Yalnız bir sorun hala duruyor yerli yerinde işte; Servet Çetin. Aylarca Meira’nın yanına kurulacağı günü beklediğim Emre Güngör de ‘bu sefer’ becerip Lucas’ın yanına yerleşerek bu sorunu yerle  yeksan edecek biliyorum.

Emre ve Lucas bunun provasını cumartesi günü Kayserispor maçında yaptılar. Ve sanırım herkes ben gibi mest oldu. Zihnimde hayale duran sahne kanlı canlı sahnelendi ve ben ikincisi, üçüncüsü, yüzlercesi için sabırsızlanıyorum! Çünkü gördük ki Emre Lucas’ın yanına feci yakıştı. Lucas gelir gelmez liderliğini belli etti bizlere. Ama cumartesi günü büsbütün komutan edasında görevini yaptı. Bu komutanlığa Emre’nin katkısından bahsetmek isterim. Ki bu katkı Lucas’ı defansın, tam da düşlediğim gibi, paşası yaptı. Çünkü Emre haddini bilerek oynayan, söz dinleyen bir oyuncu. Ve cumartesi günü kamera arkasında öyle bir çalıştı ki, Lucas yıldızlaştı sahnenin ortasında. Topları olumlu kullanışı, dan dun savruk şekilde paslar atmaya çalışmayıp aksine topları Lucas ile buluşturması, sadece işi olanı yapmaya niyetli hali eminim Lucas’ı oldukça rahatlatmıştır. Emre kendisine ne kadar ihtiyacımız olduğunu kafamıza dank ettirdi tekrardan. Ki kendisi de apayrı bir yazı konusu. Onu beklemek o kadar sıradanlaşmıştı ki unutma seviyesine gelecektik. Muhteşem başladığı Galatasaray kariyerini bir parmak bal şeklinde sonlandırmak gibi bir sona yaklaşıyordu. Bir türlü kıramadı şeytanın bacağını. Sakatlıklar her umut ettiğimizde yakasına yapıştı bir kene gibi. Zilyon kere şans geldi ona formayı kapması için. Ama… Bazen 15 dakika, belki 30, hadi en iyi 45 dakika sürüyordu her başlangıç. Hem Emre’nin hem bizlerin psikolojisi alt üst olma noktasına geldi. Ama artık bittiğini düşünüyorum bu karabasının. Öyle umut ediyorum!! Başka çarem de yok. Cumartesi günü başlayan beyaz sayfanın Emre için güzel satırlarla devam edeceğini umuyorum. Hem onun bize hem bizim ona ihtiyacımız var.

Sözün özü bu lider ruhlu, hırslı, gözüpek adam Lucas’ın yanında her daim Emre’yi görmek istiyorum. Emre benim gözümde şu ligdeki en yetenekli yerli stoperdir. Çabukluğu, hamle bilgisi, olumlu pasları, ayağının düzgünlüğü ile bu formayı fazlasıyla hakediyor. Umarım Lucas’ı yıllarca Galatasaray’da izler, Emre’yi de onun yanında gelişirken görürüz. Defansın Servet ile Allah’a emanet değil, Lucas ve Emre ikilisine emanet edilmesini diler gönlüm.

Emre bırakma sakın Lucas abinin elini!

Şubat 10, 2010 at 3:56 am Yorum bırakın

#20

Uzun süredir uğrayamıyoruz buraya. Hayatın saniyede şekil değiştirdiğini düşünürsek bu uzun arada da değişimler oldukça fazla oldu haliyle. Geç de olsa değinmek lazım. Gidenler gelenler derken yepyeni bir Galatasaray’a doğru adımlar  atıldı. Jo’nun gelişi, Gio’nun gelişi. Hem de bu yaşta bu adamların buraya gelişi, büyük işlerdi. Doğum ve ölüm hadisesinin iç içeliği gibi, birileri doğarken birileri ölmek zorunda. Bu yüzden ki alıştığımız çoğu şeyin yerini başka durumlar, başka insanlar almak zorunda. İstemesek de durum böyle. Şu sıralar da bu durumu yaşadık Galatasaray taraftarı olarak. Oysa kolaydı dildeyken o gitsin abii, yok bu kalsın şu gitsin falan diye konuşmak. Ama sanmıyorum ki Nonda gitsin diyenler bile Nonda’nın gidişine üzülmemiş olsun.

Şu alışkanlık fena şey. Sanırım en büyük sebebi de insan olmak. Alışmak gibi bir yönümüz olmasaydı şu dünyada iki nefesten fazlasını alamazdık. Sürekli aynı anda, bazen aynı üzüntüde, belki bazen de aynı sevinçte takılı kalmak çok zor hadise. Dedim işte alışkanlık fena şey. Nonda gitti diyen babamın cümleleri iğne gibi acıtınca o an bünyemi, bir kez daha anladım ben bunu. Nonda giderse üzüleceğimi elbet biliyordum; ama bu derece canımı yakacağını asla hesap edemezdim. Evet çok üzüldüm. Anladım biriyle yıllar geçirmek nasıl, onun varlığına aşina olmak nasıl, varlığı sıradanlaşırken bile aslında ona yüreğinizin bağlılığı nasıl. Kewell gidecek falan derken, millet çocuğu dahil her şeyini kesip tarumar ederken, üzerinde yeni intihar şekilleri denemeye hazırlanırken Nonda’nın sessizce gidişi çok şaşırtıp sarstı beni. Kewell’ın gidişi daha fazla üzerdi diye kıyaslamaya girmek istemiyorum. Zira bunun yersiz olduğu çok açık. Biz taraftarlar  olarak ‘kim gitsincilik’ oynarken şunu anladım ki; kim giderse gitsin bu takımdan öyle büyük bir parçanı da alıp götürüyor ki mütamadiyen. Ne farkeder o parçanın az biraz büyük az biraz küçük oluşu? Bu adamlar gönlümüzden gidiyorlar ya. Evimizin bir ferdinden farkları zerre kadar yok ki. Her şeylerini biliyor, her şeylerini takip ediyoruz delice. Öyle ki yeri gelip kaç dakikada bir güldüğünü hesap edip neyi olduğunu bulmaya, çözmeye çalışıyoruz. Bu adamlar, çocuklar yeri gelip bizim abimiz, yeri gelip kardeşimiz oluyor. O yüzden işin gönül köşesini tutmuş biz taraftarların işi olmamalı forumlarda, sözlüklerde ‘kim gitsincilik’ oynamak. Hepsi aynı kapıya çıkıyor sonunda. Adam gibi adam olan her futbolcu giderken yarasını da yadigar bırakıyor kalbe. Nonda gibi tıpkı işte. Ona bilmeden o kadar alışmışım ki. Kızarken bile hem de. Baros geldikten sonra onu fazlasıyla ihmal ettim ben. Hatta Baros çıkıp o girsin istemedim hiç oyuna. Hepsi Galatasaray aşkı ile bağlantılı tabii. Onun ne büyük bir sakatlığı atlatıp da futbol oynadığını biliyor tabii bu bünye. Ama iyi olmadığı zamanlarda insan hep daha fazlasını bekliyor ondan; kızıyor yavaşlığına, kızıyor belki o topa vuran ama vurmuyor gibi gözüken soğukkanlı hareketlerine. Ama futbol işte, olur öyle.

Nonda çok farklı bir insandı. İnsandı her şeyden önce. Adamdı, profesyoneldi, gülen yüzdü, Galatasaraylıydı. Bir kere yüzü asık, trip atarken görmedi bu gözler onu. Saha içinde takım arkadaşı olsun rakip futbolcu olsun kırıcı, yıkıcı, yanlış tek hareketini de görmedim. Dedim ya farklıydı o. Her haliyle. Her daim gülen yüzüyle asla sorun kelimesiyle yan yana anamazdınız onu. Nonda diyince benim zihnimde mütevazi, insancıl, alçakgönüllü, koca yürekli bir dev canlanacak her daim. Onu soranlara ise şöyle anlatırım, tek bir sahneyle. 21 aralık 2008 Galatasaray Beşiktaş maçında penaltı kazandıktan sonra penaltıyı kullanmak için topa yönelmişti Nonda. Araya bir anda Lincoln girdi ve takımın penaltıcısının Baros olduğunu izah edip onun kullanmasının daha iyi oacağını söyledi. Başka biri olsa nasıl davranır bilemesem de Nonda Lincoln’e o an karşı gelmediği gibi penaltıyı gole çeviren Baros’u ilk kutlamaya koşan da oluyordu. Bu Nonda’nın benim için özetidir. Bucasporlu futbolcudan formasını isteme hadisesini ise herkes biliyor zaten. Daha da sayılır onun insanlığını anlatmak için onlarca hadise. Ve şimdi her şeyden ziyade veda zamanı.

Seni çok sevdim ‘Koca Yürek’. Fenerbahçe’ye attığın o golün, her golün, her damla terin ve insanlığın için teşekkürler. Biz seni cidden çok sevdik. Sen de bizi çok sevdin. Tam oyuna girmeye hazırlanırken gelen Baros’un golüne, senin oyuna girmeni engelleyecek gol olmasına rağmen bencillik etmeyerek bizle çocukça sevinen adamsın sen. Asla önce ben demedin; hep biz dedin. Bambaşkaydın. Kimler gelip geçiyor bu camiadan. Göremediklerimiz, gördüklerimiz oldu; göreceklerimiz  ve göremeyeceklerimiz olacak. Ama bilinir ki sadece sarı-kırmızıyı sevenler, o formaya can verenlerin hatıraları tozlanmayacak. Hep taze, hep canlı, hep ilk günkü gibi sahneye konup duracak. Tıpkı senli hatıralarımız gibi.

Yolun açık olsun güzel insan! Haa Keita’ya iyi bakacağız aklın burda kalmasın :)

Şubat 4, 2010 at 11:24 pm Yorum bırakın

Yaşanmamışları Düşünür Kuytularda Üzülürüm

Şimdi yazacaklarım tamamen duygusal, insani bir özlem hikayesi. Haklı haksızı aramayı bırakalı çok oldu. Mecalsizim zira. Tek derdim peşimi bırakmayan özlemi dile getirmek. Şikayetçi değilim asla. Özlemin sızısını da seviyorum. Fazlaca Fuzulileşiyorum bu ara. 

Ben Galatasaray’ın hayatımdaki yerini bilen biriyim. Ama geçtiğimiz Mart ayından bu yana yaşadıklarımla daha da iyi anladım ki; Galatasaray’ın hakimiyeti altında esir bir şehrim. Gülüp ağladığım her şey Galatasaray ile ilgili. Özlemlerim de, hayal kırıklıklarım da, en güzel anılarım da, hayat tecrübelerim de… Bu bir aşk. Yoksa normal insan işi midir; bir futbolcuyla gülüp ağlamak, takımının maç sonuçlarına göre uykularının düzeninin belirlenmesi, mutlu olmak için sarı kırmızının yetmesi. Normal insan olmak isteyen kim sahi. Aşk bu ve aşka mantık biçecek kadar mantıksızlaşmadım daha. Dediğim gibi kalbim esir düşmüş bir şehir. Fakat mutlu bir şehir. İsyan edip ayaklanmayı düşünmüyorum.  Ben biliyorum ki çoğu insandan çok daha güzel anılar biriktirdim takımımın peşinden sürüklenirken, onu çoğu kez önceliklerimin en tepesine koyarken, onunla ağlarken, şereftir seni sevmek derken.

Lincoln’e duyduğum bağlılık ve özlem de bu kocaman aşkımdan sebep işte. Onun için verdiğim ve bundan sonra da aynı durumda futbolcularım için vereceğim savaş da aşkımdan sebep. Çok savaş verdim kendimce Lincolnsüz kalmamak için. Aslında sadece onsuz kalmama savaşı değildi. Futbol savaşıydı. Ve futbol kazanmalıydı, entrikalar değil. Hesaplı her şeyin yanında hesapsız sevgilerimiz kazanmalıydı. Sesimi duyurabildiğim kadar bağırdım, yalana inanmadım, dedikoduya ortak olmadım, kıskançlıklara kılıf uydurmadım, fesatlıklara prim vermedim… Ama kaybettim savaşı. Küçüklere karşı, üzerimde sade parçalı formamla vediğim mücadeleyi kaybettim. Derdim sadece güzel futboldu, Galatasaray’ımın güzel görünmesiydi. Bildim, gördüm ki Galatasaray için Lincoln bir güzellikti. Tüm bencilliğimle yalnız kendi adıma konuşursam; Hagi’den sonra ilk defa -belki de son defa- bu derece heyecanlandım birinin gelişiyle. İlk defa böyle bir bağ kurdum yıllar sonra. Bu sebepten benim için de bir güzellikti o. Biliyorum sadece sevmeyi başaramayalı insanlık epey oluyor. Bunu çok iyi kavradım artık. Şartsız şurtsuz, sıfatsız, damgasız, bir insanın sade varlığıyla mutlu olmak zormuş insanlar için. Nefret daha kolaymış. Onun burdan böyle büyük bir öfkeyle uğurlanışı sıradan ve olması gerekene en yakınıydı belki çoğu insan için. Belki en doğru olanıydı onlara göre. Lakin bilmezler ki insan sevmek başkadır. Sevmek anlayabilmeyi en azından bunun için çabalamayı gerektirir. Sevmek kimsenin göremediğini farkedebilmeyi gerektirir. Nefret ise körlüktür. Kör olup sevginin diğer yakasına geçmektir. Ben o yakaya hiç geçmedim. Lincoln’ü herkes gibi hırpalamak, karaktersiz diye yaftalamak, her hareketine kendimce alt yazı koymak yerine onu anladım. Anlamak körlüğe ilaç, nefrete devadır. Şems der ki; ”insanoğlu anlayamadığını kötülemeye meyilli”. Lincoln de bir parça anlaşılmaya ihtiyacı olandı. Sadece bu kadar. Ben kendi adıma çaba gösterdim kötülemeye meyillilerin yanında, sahip çıktım futbolcuma onca kurdun kuşun arasında, dimdik onu savundum. Asla da pişman değilim. Yine olsa yine yaparım hakim bey! Ben delicesine, körcesine kinin kusulduğu kalabalıkta insanca sevmeyi, zor olanı denedim. Ruhsuz dedikleri adamın donuk bakışlarının ardındaki ürkek halini görebildim ben. Karaktersiz dedikleri adamın istenmediği yere, ardından oyunun binbir çeşidinin çevrildiği yere parasını ve futbol kariyerini tehlikeye atarak dönmeyişini görüp aslında paraya tama etmediğini farkedebildim ben. İki gün önce tapınma hareketleri yaptıkları adamı aslında hiç samimi bulmadıklarını söyleyenlerin iki yüzlülükleri yanında Lincoln’ün tavrını net belli ettiği her halinin kıymetini anladım. Ses kalabalıklarının yanında susabilişinin önemini ayırt ettim ben. Lince katılmadım belki evet; ama ne yazık ki durduramadım da.

Sıradışı futbolculuğunun yanı sıra, sıradışı da bir futbol anlayışı vardı. Lincoln, futbolun ” amansız ol ” gibi acı çektirici sloganlarla süslü, namus meselesi şeklinde icra edildiği topraklarda zevk alarak oynayandı oyunu. Bizde savaştır, kavgadır, harptir oysa ki. Bizde birinci amaç ”vur kır parçala bu maçı kazan” iken o bizi önemsiyordu her şeyden çok önce. Ne kadar garip ve yabancı bize değil mi? Lincoln önem sırasında birinciye taraftarın gözüne hitap etmeyi koyuyordu. O, 90 dakikalık bir maçta temizinden bir 45 dakikayı zaman geçirme adı altında profesyonelce(!) çaldıktan sonra taraftara gider yapan Ömer Çatkıçların; başında durduğu takımının ne halde olduğundan utanmak yerine futbolun güzelliklerinden gururu incinen Erdoğan Arıcaların memleketinde taraftara en çok saygı duyan ve ayar vermeye çelışan şahıslara  ”Sonuç itibariyle karşısında oyun oynadığınız taraftar bütün bir hafta, bütün bir ay boyunca para kazanıp para biriktirip o parayı evine götürmektense gelip o maç için bilet alarak size olan sevgisini ya da ilgisini göstermeye gelmiş. Sizde onların karşısında maddi durumları onlardan kat kat daha üstün oyuncular olarak onlara saygısızlık göstermemek zorundasınız, göstermemelisiniz. Seyirciye karşı saygısızlık beni gerçekten üzen bir durum.” diyerek karşılık verendi. Nesli tükenendi biliyor musunuz? Ve biz onu da öldürmeyi başardık. Bir kişi daha eksildiler. Her farklı adamı boğarak öldürecek miyiz  egolarımızın git gide derinleşen, boyumuzu aşan suyunda acaba? Bir parça sevgiydi lazım olan. Vardı fazlasıyla o çok sevdiği taraftarı ile arasında Lincoln’ün. Ama onu da çala çala azalttılar. En sonunda o ateşli ve tutkulu sevgiyi aynı boyutta bir nefrete dönüştürdüler. Halbuki samimiydi Lincoln sevgisinde. Taraftarının sevgisine muhtaç olduğunu söyleyecek kadar samimi ve bizi sevendi. Babasız geçmiş bir çocukluğun etkisi mi dersiniz, yoksulluk ve zorluk içindeki yaşam mücadelesinin izleri mi bilmiyorum; ama sevildikçe size gülümseyen bir bebekten ne farkı vardı? O buraya ayak bastığında onun için toplanan binlerin görüntülerini saklayan, Gençlerbirliği maçının çamurlu formasını duvarına çerçeveletip asan çocuk ruhlu yaramazımızdı. Bütün bu nefrete varan süreci, olanları anlatacak değilim uzun uzun. Çünkü faydası yok, her şeyden ziyade dermanım yok. Tek diyebileceğim asla bu nefreti haketmediği. O çok başka sevildi burda. Bir daha kimseyi böylesi bir tutkuyla seveceğimizi sanmıyorum. Daha öncesinde sevdiğimizi de. Hemen Hagi, Kewell örnekleri aklınıza gelmesin. Taraftarın çok daha fazla sevdiği isimler bunlar evet. Ben ise bambaşka bir histen bahsediyorum. Delice bir tutkuyla bağlanmaktan, hata da yapsa bir türlü kızamamaktan, her kızdığında sevginin öfkeni yenişini görmeye mahkum olmaktan bahsediyorum. Ona özel edilen ”Lincoooooooln Lincoooooooln”  tezahuratında bile bu sabırsız, bu heyecanlı, bu ateşli hislerimiz mevcut. Sanki bir yansımasıydı o tezahurat, aşkın dengesizliğinin. .   Herkesin sevgisinden emin olduğu bir insan olmak başka, nefret edenlerin bile aynı zamanda özlediği adam olmak başka. Ben bu dengesizce sevgiden bahsediyorum. Şimdi nefret edenlerin bile özlediği bu adam gibisini bir daha  görebileceğimizi sanmıyorum. Kimler gelip geçecek; ama bir daha kimse bizi bu kadar dağıtamayacak. Buna eminim. İtiraf edilen, edilemeyen her gün artan özlem bunun kanıtı gözümde.

Sadece özledim yazayım diyorum olmuyor işte yine. Başlıyorum geçmişi anlatmaya, olup bitenden dem vurmaya. Ama anlamsız. Ne çok konuşulacak var, ardından ne çok söylenecek var aslına bakarsanız. Ama artık yersiz ve fazlasıyla tekrar edilmiş. Ne olup bittiyse bitti olan biz taraftara oldu. Ve hiçbiri bu hasret kadar konuşulmaya değer değil. Şimdi bütün bu ayrılık sürecinde yönetim, takım arkadaşları ve medya ayaklarını ele alınca en az suçlu Lincoln’dür desem neye çare. Tam 9 aydır, lanet 19 Mart gecesinden bu yana Lincoln’ü özlüyorum. Demek istediğim yalın, öz bu. Bu durumun ne Elano ile ne de takımla alakası var. Elano’yu çok seviyorum ki zira. Ama yıl 2050 de olsa, bütün kupaları toplasak, Elano istatistikleri alt üst etse de(inşaallah) geçmeyecek bir yarım kalmışlık anlatmak istediğim. Kimseyle başlamayan, dolayısıyla kimseyle de bitmeyecek olan. Tek kişiyi ilgilendiren.

O burda yok; çirkinlikler daha da çirkin.

O burda yok; her daim eksik, tamamlanmamaya yeminli birşeyler.

O burda yok; yaşanamayanlar asılı sırtımda ve çok ağır.

O burda yok; yırtıklar yama tutmuyor asla.

O burda yok; etraftaki herkes ya fazlaca büyük ya da büyümüş de küçülmüş.

O burda yok; Keita en iyi anlaşacağı ekürisini bilmeden özlüyor aslında. Tıpkı şarkıda dediği gibi, hiç tanımadan ne garip.

O burda yok; futbol hala hayat memat meselesi burda.

O burda yok; maç sonu saatlerce selamlamıyor kimse bizi.

O burda yok; bazen hiç oyun oynamak gelmiyor içimden.

O burda yok; top dan dun savruluyor da arıyor onun kadife ayaklarının nazenin dokunuşunu.

O burda yok; kimse beni futbolun bir sahne sanatı olduğuna, bir sanatçı işi olduğuna inandıramıyor.

O burda yok; ben asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir hayalin kalbime kök salışına şahitlik ediyorum.

O burda yok. Bu defter kapandı; ama sayfaları o denli saçılmış ki yırtık yırtık etrafa, değip duruyor yürürken ayaklarıma. Değişmiyor bu kısır döngü. Özlüyorum ben Cassio’yu. Hem de çooook! O değilde şimdi pencereyi açıp sarıııııııı, pardon sariiiiiii diye bağırsam tanır da kırmızıııı diye karşılık verir mi acaba?

 

 

”bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına eyer vurdun inadına.
ama bizi unutma, hatırla ama

sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.
eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama…”

Aralık 19, 2009 at 4:37 am Yorum bırakın

Körler ve Sağırlar…

Komedi izliyoruz bir süredir. Şu bizim “süper lig” dediğimiz yer hakikaten komik hadiselerin cereyan ettiği bir tiyatro sahnesi gibi… İlginç olan şeylerden başlayalım. Evet; Galatasaray dün Bursa deplasmanında kaybetti. Bırakılan 3 puandan ziyade, 2 haftadır döküntü bir halde görünen takım taraftarın canını bir hayli sıkıyor. Baros’un kuru boklarının arandığı bir sistemde en ilerde Arda’nın başlaması bir hayli ilginçti doğrusu. Şahsen risk alıp Elano’yu ya da ölü haliyle Nonda’yı koyardım ben ne olursa olsun. Yenileceksem böyle yenileyim.

İşin daha üzücü yanı, Bursa’da sahayı terkederken Galatasaraylı oyuncuların kendi taraftarlarınca ıslıklanması ve yuhalanmasıydı. İnsanın zoruna gidiyor. Ama taraftar bu; “sometimes supporters must protest for the sake of the team”.

Bir nokta daha; esprili de olsa abdestsiz halleri ile kurban keserken okuduğumuz tekbiri stadlarında maç sırasında birkaç kere dillendiren Bursa seyircisini kınıyorum. Nasıl ki Ali Sami Yen’de İstiklal Marşı okunurken şeriat işareti yapan kimi kendini bilmezleri kınıyorsam…

Gelelim Kadıköy’e papazın çayırında paşanın sefası vardı bu gece. Taraftar derbideki davranışları ile stadı basına ve protokole açık kendine kapalı hale getirmişti. Komik olan Yılmaz Vural’ın ve Aykut Kocaman’ın söyledikleri… Olmaması lazım kapanmaması lazım ligin kalitesini kendimiz düşürüyoruz biz rakip takım olsak ta seyircili olsaydı keşke falan filan… Seyircisiz oynamak yıldırmıyor milleti orası doğru. Ama ortada bir suç var. Herkes çeksin cezasını arkadaş. Sızlanmasın sonra…

Maça gelince Kasımpaşa farkı kaçırdı Volkan’ın evlere şenlik olduğu günde. İşler kötü gidince Aziz Başkan totem denedi yer değiştirip ama nafile. O esnada Cenk 4. gol için Volkan’ı çalımlamış ve topu auta atmayı başarmıştı. Fener’de mücadele eden adamlar Emre, Bilica, Kazım olmadığında ve buna Alex’in uykulu hali ile Volkan’ın aybaşısı eklendiğinde olanlar oluyor sahada. Bu da gösteriyor ki Daum’un birden depreşen bir çift forvet oynama hissine dair hazır beklettiği bir b planı yok. Ama işler birkaç hafta daha böyle giderse Aziz Yıldırım’ın b planı’nın Aykut Kocaman olup olmadığını öğrenebiliriz bence…

Olayın özü ise şudur; Galatasaray ile Fener el ele verip nasıl Beşiktaş’ı bu yarışa ortak ederizin peşindeler. Hayırlısı olsun. Taraftar bir yanda yırtınıyor ama alemde körlerle sağırlar birbirlerini ağırlıyorlar.

Kasım 28, 2009 at 10:19 pm 1 yorum

Gançum Em Ari Ari

Özledim…

Leo Franco’nun bir libero gibi topla oynayışını, gol yediğinde babamın ”bir topu da kurtar be Leo” diyişini bile.

Özledim…

Sabri’nin her maç bir öncekinden daha da fazla ağızları açık bıraktıran performansını izleyip gülümsemeyi ve ”İmpossible is nothing” diyerek Adidas’ın sloganın Sabri üzerinde nasıl güzel durduğunu seyretmeyi.

Özledim…

Servet’in bitmek tükenmek bilmeyen ileri çıkıp gol atma isteğine kızıp, kendi kendime Servet’le konuşuyormuş gibi söylenmeyi.

Özledim…

Gökhan’a bakıp ”İnsanoğlu kuş misali dün nerdeydi bugün nerde. Ve transferi açıklandığında delirirken çoğumuz, artık tıpkı diğerleri gibi seviyoruz. Unuttuk bile o istemediğimiz zamanları, demek ki parçalı böyle bir şey.” demeyi.(İnsan bu kadar uzun şey söylemeyebilir tabii bir bakışta. Hadi biz buna bir kaç bakış diyelim :) )

Özledim…

Hakan’ın son zamanlarda ne kadar form düşüklüğü deselerde standardın altına bence düşmeyen belki biraz eksik gedikli oynar halini, buz adamlığını, bakınca insanı da sakinleştiren sakinliğini.

Özledim…

Mustafa’yı izleyip hayallerimi gerçekleştirme cesaretini bulmayı. Onun hırsında saklı Galatasaray sevgisini, babasının en içten duası gibi Ali Sami Yen’de salınışını görebilmeyi.

Özledim…

Her daim oralarda bir yerde Galatasaray’a aşık bir Emre Aşık olduğunu bilmeyi.

Özledim…

”Mehmet’im Topal’ım çok daha özgüvenle oynayasın, sen bize lazımsın ” diyerek kendimce kafiyeli nasihatlar vermeyi.

Özledim…

”Ayhan sende anlayamadığım, çözemediğim, dilimin ucuna gelen ama dökemediğim ters giden durumlar var.” diyerek düşüncelenmeyi.

Özledim…

Kader’im Keita’nın başımı döndürüşlerini, yüzümde gülücüklerden güneşler açtırışını, gözlerim onu takip ederken çocukken salıncakta sallanırsın ya bir o yana bir bu yana sanki uçuyor gibi hissedersin işte öyle bir nevi uçmayı. ”Futbol bir sanat” diye tekrardan hatırlamayı.

Özledim…

Arda ”gül güldür, coş coştur can hadi” diyip sonra pası yine kendi kendine verdiğini görünce azcık somurtmayı. ”Bu gol sevincinde güldü bak işte” diye deli gibi sevinmeyi, insanın bir futbolcunun da -annenin çocuğunun iyi olduğundan her daim emin olma çabaları gibi- her hali/tavrını takip altına alabileceğini. Takım sevgisini, o takım çatısı altında büyüyenlerin farklılığını bir kez daha anlamayı.(Arda’yı biraz daha özlemeye devam edeceğiz. Zira toparlanması biraz sürecek.)

Özledim…

Elano’nun soğuk mizacının altında yatan asiliği farkedip buna niyeyse mutlu olmayı. Niyesi belli aslında, bize Elanolar gelmiyor, ülkem sevmiyor, tertemiz(!) basınım beğenmiyor falan filan işte. Tüm bu topluluklar eziyorlar bu adamları. Ezilmez diye, diğer içimizde yara kalan (bir tek belki de benim içimde yara kalmıştır bilmiyorum.), ardında yarım yollar bırakan yıldızımız gibi kaplumbağa misali her vurulduğunda kafasını içeri gömmez savaşır diye umutlanmayı.

Özledim…

Barış’ın no-look paslarını.

Özledim…

Aydın’ın her hafta gelecek vadedişine tanıklık etmeyi. (Şaka bir yana ben ondan her halükarda umudu asla kesmiyorum, kesmeyeceğim.)

Özledim…

Uğur’u mekan yedek kulübesi olsa bile sarı-kırmızı içinde sağlıklı, hazır görmeyi.

Özledim…

Kewell’ı gördükçe asaletin asaleti çektiğini öğrenmeyi. Şöyle ki;
Galatasaray=Asalet
Kewell=Asalet
Toplam sonuç Kewell from Galatasaray.

Özledim…

Nonda’nın ne kadar formda olursa olsun Baros’u yine de aramama engel olamayışını, ama yine de bu durumun Nonda’nın can, ciğer oluşunu değiştirmeyişini.

Özledim…

İçinde Baros’un olmadığı kadroyla maça çıkma sayımız arttıkça hüzünlensem de bunun aslında bizi Baros’lu kadroyla maça çıkacağımız günlere yaklaştıran zor haftalardan ibaret olduğunu, aynı zamanda günlerin ilerlediğinin göstergesi olduğunu idrak etmeyi. İçimi tatlı bir kavuşma heyecanı kaplamasını.

Özledim…

Başımızdaki kıvırcık futbol güneşimizin gollere biz gibi sevinişine şu fani dünyada tanıklık edebilmeyi.

Özledim…

Linderoth’u, Emre Güngör’ü, Serkan Çalık’ı her hafta istikrarla yine yeniden özlemeyi.
Kısaca, özetle, yani cancağızımı, canımın parçasını,takımımı

ö-z-l-e-d-i-m

Özledim…

Adam eksiltmeleri, tek pası, direkten dönen topları, verkaçları, duvar paslarını, fuleli adımları, çalımları, defansın arkasına kaçan futbolcuları, topsuz alanda yapılan boş koşuları, tam saha presi ve olmayan b planıyla bloklar arası bağlantıyı bile özledim.

Özledim…

Maç günleri evde olan koşturmacanın içinde kaybolmayı, o gün hayatın durmasını, dışarıya kapılarımızı kapatıp aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor mesajı vermeyi, annemin hiç itibar göstermediğim totemlerine zorla ayak uydurtuşunu bile evet özledim.

Her zaman ara oluyordu şu ligde biliyoruz, alışmadık ama katlanıyoruz. Tamam da ben böyle uzun sürenini hatırlamıyorum. Sanki mevsimler değişti, seneler eklendi üstüne. Bana o kadar uzun geldi ki kelimelerimin boynu bükük kalır, mahçup olur anlatmaya güçleri yetmez. Bir de bu arada yaşanan felaketler de cabası. Basketbolda yaşananlar, Işıl’ın sakatlığı, Arda’nın ve Florya’nın üstündeki grip kabusu…

Burdan var gücümle haykırmak istiyorum milli maç aralarından, tatil aralarından, her türlü ara, mesafe, uzaklıktan nefret ediyorum. Ben futbolsuz ve dolayısıyla Galatsaraysız bir hayat düşünemezken bir haftasonu elbet hiç düşünemiyorum. Sanki çölde susuz, sanki oyuncaksız çocuk, sanki sevdiğinden uzak aşık, sanki gezecek görecek yeri bitmiş, yolları tükenmiş bir gezgin, sanki manzarası silinmiş, renkleri bitmiş ressam, sanki kelimeleri yüzüne bakmayan, bir araya gelmek istemeyen yazar…

Bu satırları okuyanların bir kısmı beni şu an ‘vah vah zavallı’, ‘ay canım yazık yaa’ cümlelerinin öznesi yapıyor olabilirler. Ama inanın mübalağa sanatının zerresini kullanmadım futbolsuzluğu ve Galatasaraysızlığı anlatırken. Cümlelerim yüz de yüz, katıksız, saf samimiyet ve gerçeklik içermekte.

Tek diyebileceğim gün itibariyle lig başlıyor oleeeey! Galatasaray’a kavuşmamız için ise bu yazının başlığındaki gibi ufak bir sesleniş kadar zaman dilimine daha ihtiyacımız var. Ona da oleeey!

Not: Başlık Kardeş Türküler grubunun dinlenesi çok güzel bir şarkısının adı. Ermenice ve Türkçe ”çağırıyorum gel gel” anlamına gelmekte. :)

Kasım 21, 2009 at 4:28 am Yorum bırakın

66>10

7435_149772561191_8139031191_2542374_3366667_n

Arda Turan…

Bahsedilirken ilk önce ne söyleniyor? Çok yetenekli, çok yetenekli, çok yetenekli… Bu bir farktır. Bir adım öne çıkarır evet. Yalnız Arda’nın farkı yeteneğinden önce 66’da gizli. O 66’yı bile efsane yapacak derecede ”özel” bir insan. Kimin aklına gelir ki 66 rakamını böyle seveceği :) 66’ya can veren bu özel durum Arda’nın varlığında mevcut sade. Eli, ayağı, gülüşü, zekası, ruhunda, beyninde mevcut…O her halinden belli ki her gün başımıza gelen bir şey değil. Bu yüzden onu dünyamızda bu denli özel ve farklı yapan olay sadece futbol yeteneğiyle açıklanamaz. İçinde bulunduğumuz zamanın öncesinde olduğu gibi bundan sonra da nice yetenekli futbolcular göreceğiz. Ama her yetenekli futbolcu Arda olamaz, olamayacak bizler için. Çünkü Arda olmak Türkiye’nin en yetenekli futbolcusu olmak demek değil. Arda demek, onca büymüş insanın çocukların elinden alıp oynadığı futbol dünyasında hala çocuk kalan demek. Arda mahalleden bir koşu çağırdığımız oyun arkadaşımız. Onsuz oyuna başlayamadığımız, canında barındırdığı rengiyle renk cümbüşünü başlatan arkadaşımız. Arda futbolu mesleğini yaparcasına değil de hayalini yaşıyorcasına oynayan… Küçükken hayalini Bayrampaşa’da bir topun peşine takmış o ve koşmuş hem topun hem topa saldığı düşünün peşinde. Şimdi binlerin onun ardına gözlerini salışı, evlerine gidip kapılarını çalsa aylarca misafir edebilecek kadar insanların yerlerinde yurtlarında ona yer açışı, akmaya hazırlansa gözlerinde bir damla yaş ondan önce binlerce yaşın hazır kıta beklemesi, bir gülse gülecek yüzlerin çokluğu ve bu binlerin Arda’ya her defasında peşindeyiz diyişi, ardında adımlarına adımlarını uyduruşu Arda’nın futbolun arkasına takılıp peşin sıra ”aşkla”  gidişinden sebeptir bence. O içindeki bu masumane futbol aşkıyla özel. O bu futbolu oynadığında önüne kimsenin duramayacağı bir hal alıyor şu oyun. En güçlü ayakların bile yenemeyeceği bir oyun… Güç aşkta çünkü… Ve bu aşk uzaktan sarı-kırmızı, yakından turuncudan iz taşıyan tok bir sarı, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı. Baştan aşağı bu renklere bezeli Arda. Dünyası sarı-kırmızı olan biri. Galatasaray’ı her an yaşayan, öyle ki şöyle diyor bir röportajında ” “Bayrampaşa’da evimizin olduğu sokakta, okulun bahçesinde sabahtan akşama kadar futbol oynardım. Sonra Altıntepsi minik takımına gittim. Merter sahasında bir maçtayız. Oyundan çıktım, bir ağabey geldi, ‘sen çok iyi futbolcusun, hayalin nerede oynamak?’ diye sordu. Ben de ‘hayalim Galatasaray’da oynamak’ dedim. ‘Benim tanıdığım hocalar var, seni göndereyim seçmelere’ dedi. Eve gidip annemlere anlattığımda önce inanmadılar. Gidip de kazanamazsam diye babam tedirgin oldu. Benim çok duygusal olduğumu bildiğinden seçmelerde kazanmasam çok üzüleceğimi düşündü. İkna edip gittim seçmelere. 5-10 dakika oynadım seçmelerde. Ahmet Keskinkılıç, Ahmet Genç, Recep Yazıcı, Zafer Koç hocalarım vardı. Seçildiğimi öğrendiğimde dünyalar benim oldu. Sene 1999, UEFA Kupası’nı kazandığımız yıl. Deprem olmuştu, ben Allah’a dua ediyordum; Galatasaray ile bir kez antrenmana çıkayım, bir daha deprem olacaksa o antrenmandan sonra olsun. 12 yaşındaydım, çocukçaydı belki böyle düşünmek ama Galatasaraylı’ydım işte…”

İşte Arda bunun için özel. İlk parladığı dönemden bu yana durum böyle. Onun futbola bakış açısı sokaktaki bir çocuktan farksız. O dünyamıza sıradışı biri olarak girdi. Her gün karşılaştıklarımızın monotonluğundan çok uzak. O anlatıyor biz dinliyoruz, o söylüyor biz güveniyoruz, o daha da bir sarı-kırmızı yaşıyor biz bağlanıyoruz. O futbolu bir başka oynuyor, futbol onun bedeninde farklı duruyor, o futbolu bir takım elbise gibi yakıştırıyor. İlk görüşte aşk bizimkisi. Aldık bu sevgimizi hayatımızın ortasına koyduk. Gözbebeğimiz, geleceğimiz yaptık. Galatasaray camiasında yöneticisinden taraftarına hepimiz ve Arda delice seviyoruz birbirimizi.  Vurulduk biz ona çok fena. Ama o da ne tam burda film durdu! Bu büyük sevgimiz hataları da beraberinde getirdi. Ve işler bir yerde karışmaya başladı. Tam olarak ne zaman bu durum ortaya çıktı kestiremiyorum ama ipin ucunu zamanın bir yerinde bir mekanda kaçırdık. Şu saydığım özellikleri kendinde barındıran Arda geçmiş zaman kipine dönüştürdü bu özelliklerini ve onlu cümlelerimizi. Artık Arda şöyley-di, böyley-di diyoruz. O eskisi gibi değil. Bu bağlamda Arda’yı oyun hamuruna benzetiyorum. Herkesin şekil vermeye çalıştığı bir oyun hamuru ha bir de kendi şekil vermeye çalışıyor fazlaca. Ve kah 10 numara, kah kaptan, kah efsane, kah miliyetçi, kah ağır abi, kah Metin Oktay oluyor. Bütün bunların içinde 66 numaralı Arda’yı görebilene aşk olsun! Yok, çocuk yok! Kayboldu! Yazının başında bahsettiğim o sarı-kırmızı özel oyun arkadaşım yok! Bir yerlere saklanmış gibi gözüküyor. Ama bulacağım hiç kaçış yok. Ve hoşçakal demeye de hiç niyetim yok. Oyun hamuru diyordum, bu hamurun şekil alıp alıp bozuluşunda hepimizin suçu var az ya da çok. Taraftarın mesela. Nedir bu hatalar? Şöyle ki; onu o derece sevmek ki yaptığı yanlışlarını görmek istememek. Destek tabii ki taraftarın görevidir her daim. Ama bazen kantarın topuzu kaçabiliyor. Başkası yapsa feci tepki göstereceğimiz durumları Arda söz konusu olunca es geçtik. Bu çok tehlikeli bir durum. Arda’ya yanlışlarını görmesi konusunda yardımcı olamıyor aksine üstünü örtüyoruz her defasında. Oysa onun hatalarını törpülemeye çalışmak, Arda’yı korumamak, Arda’ya kötülük etmek değildir. Efsane kaptan, büyük kaptan gibi çok erken sıfatlar vermek onun üzerinde eğreti durmasına yol açabilir zamansızsa eğer. Ve bu hem gözü yorar hem bu eğreti kavramları sırf birileri istiyor diye taşıyan Arda’yı. Yönetim cephesine bakalım bir de. 22 yaşında herkesin delice sevdiği bir çocuktan 10 numara yaratma çabaları, yüklenen ağır yükler, hadi aslanımlı misyonlar ve dahası.. Niye 66’ya dokundular aklım almıyor. Arda niye 10 numara olmak zorunda? Arda’nın takımın beyni olması için illa sırtına 10 numarayı geçirmesi gerekmiyor. ”Lincoln’nün değil Metin Oktay’ın formasını veriyoruz” gibi ağdalı sözlere de ihtiyacı yok efsane olmak için. Hele törenle kaptanlık almasına hiç lüzum yok. Efsane sıfatı törenle takdim edilen birşey değil zira. Bizzat kendiliğinden oluşan bir sıfat. Arda kaptan olmasa da Ali Sami Yen’de ismi ilk haykırılan. Kaptan olunca, 10 numara giyince bir Arda daha olmadı ki. Aksine elimizdekinden olduk. 22 yaşında sıradışı özellikleri olan bir gence gözbebeğimiz demişiz daha  fazla neye gerek vardır ki? Onun bize bizim ona en derin hislerle değebilmemiz için eksik gedik bir şeyler mi vardı bizim bilmediğimiz? Bu eksikler mi tamamlandı? Nedir bu sorumluluklar, omuzuna yük edilenler? Sevmişiz tüm kalbimizle ”koca kafa” yı daha hangi prosedür kaldı tamamlanmayan? Niye izin verildi bunca sorumluluğun onu yerçekimine uğratmasına? Cevabım henüz yok maalesef.

Bütün bu bahsettiğim oyun hamuruna şekil verenlerin hepsi aslında teferruat bir yerde. Çünkü iş Arda’da bitiyor. Önemli olan onun nasıl şekil verdiği kendine. Şu zamana kadar baktığımızda şekil hiç iç açıcı değil. Öz şeklini kaybedeli epey zaman oldu. Bu bir süreç aslında ve dün ya da şu an olmuş bir şey değil. Yaklaşık bir senedir gün be gün Arda o eski halinden eser yok şimdi şarkısını söyletiyor bizlere. İlk zamanlardaki Arda’yı görmemiş, izlememiş olsam Arda demek ki bu der geçerim. Ama biliyorum ki bu değildi. Kafamı kurcalayıp, beni dertlere sürükleyen de bu ya. Bu taklitler yapan, kelimelerinin ardına hiçbir şey saklamayacak kadar samimi, gollerden sonra deli gibi çimlerde tepinen koca gülüşlü çocuk algılayamadığım bir zihniyetin ürünü olmaya başladı. Yerli  propagandası gibi duran sözlerinde, büyümüşte küçülmüş hallerinde, demeçlerinde, yaptığı çıkışlarda, takındığı ağır tavırlarda bu açıkça görülüyor. Tuhaf işlere kafa yorar, zihnini onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan tonla boş mevzuyla yorar oldu. Herkesi sever dediğim Arda sanki yerli arkadaşlarını daha çok sever oldu, yabancılar geçici yerliler bir tane zihniyetinde onca insan varken onları bir fazlalaştırmaya gerek yoktu aslına bakarsanız. Ama Arda’daki bu düşünceyi , yerli-yabancı gibi gereksiz bir ayrımı bir çok demecinden ve tavrından sezebiliyorum. Buna güvenmemek de diyebiliriz. Kendine veya bir başka arkadaşına güvendiği gibi takımdaki bazı yabancılara güvenmediğini görebiliyorum saha içinde zaman zaman. Halbuki Galatasaray bir bütündür ve saha içinde kimse padişah değildir. Herkes işçi misali hizmetini eder. Arda çalımını atıp pasını kendi kendine verip sonra o pası alıp kaleye vurup gol atamaz. Bir ülkeyi tek başınıza fethedemezsiniz. Tek başınıza dağ gibi kulübün her bölgesinden sorumlu olamazsınız. Hali tavrı çocukça gelen ve hiç büyümez dediğim Arda ağır abileşmeye başladı. 10 numara diye farklı, kaptan diye farklı davranır oldu. Çehresi soğuk, gülmeyen bir ”adama” dönüştü. Büyüdü desem o da değil. Coşkusunu kaybetmiş gibi bir hali var. Belki de coşkusunun eksikliğinin farkında bile değil bilmiyorum. Çünkü kafası hep başka yerde, gözleri düşünceli uzak diyarlarda. Gollerine bile anlam yüklüyor. Misal Bülent Korkmaz görevden alınacak diye attığı gole sevinmeyip koskoca Kewell yanındayken buruk ve hüzünlü duruyor. Halbuki o gol onun, bizim, hepimizin… Bülent Korkmaz’ın gidecek olması inanın o golü zerre ilgilendirmiyor. Ve bunlar inanın hiç detay olmuyor benim açımdan. Çünkü birikip birikip bir yanardağ gibi patlamakta, ateşler püskürtmekte… Konuşurken düşündürür dediğim Arda demeçleriyle endişeli düşünceler düşündürür oldu. Ufak bir portre çizersek bu demeçlerden şöyle ki; geçen seneki 2-2 berabere biten Bükreş maçı sonrası ” herkes daha fazla sorumluluk alsın” dedi, yine geçen sene aralık ayında Lincoln’nün kaptan yapılışından sonra takım arkadaşını ateşin önüne atarcasına ikinci kaptan olmam bundan sonra diye rest çekti, solda oynasam daha iyi olur dedi, bu sene mayıs ayında Bülent Korkmaz bence kalmalı dedi, 2008/2009 sezonu sonunda verdiği bir röportajda ” ligde yeterince özverili olamadık. herkes Ayhan, Mehmet Topal, Sabri, Hakan ve benim kadar oynasaydı şampiyon olurduk.” dedi, bu sezon 4 Ekimdeki Ankaragücü maçı sonunda maçın kırılma anı olarak Baros’un kaçırdığı gol pozisyonunu gösterme gereği duydu, milliyetçi bir insanım o yüzden Türk antrenör isterim dedi…Dedi de dedi, durmadan ama.. Bunların dışında futbolu da yerinde sayar oldu. Kimsede olmayan oyun zekasına rağmen Rijkaard’ın sisteminde bozuk parça gibi tekler oldu. En çok çalışan kısmı olmalıyken hem de makinenin. Takım oyuncusu olduğu fikrinin tam tersini yansıtan her şeyi ben yapmalıyım fikriyle futbol oynuyor artık. Arda’ya bütün olanlardan sıyrılıp şöyle bir kuşbakışı baktığım zaman her anlamda farkını yitirdiğini görüyorum. Belki bir çoğu sineye çekilir şöyle böyle ama futbol olarak sıradanlaşır, futbolu herkes gibi oynamaya devam ederse işte o vakit bağrıma taş basar otururum diyemeyeceğim. Bunu kabullenmek çok zor. Arda yaptığı yanlışlarda, söylemese eksikliğini hissetmeyeceğimiz gereksiz demeçlerinde, tıpkı yaptığı üst üste çalım zorlamaları gibi bir çok durumda zorlayıp çıkış yolu bulamıyor ya da hiçbir çıkış yolunu beğenmiyor gibi görünen, basiti es geçen zoru seçen hallerinde ısrar ediyor. Daha kötüsü galiba doğruyu bu sanıyor. Bir elbise giydi güzel sandı çıkarmıyor. Budur.

Bazen en sevdiklerimizdir en zarar verdiklerimiz. Arda Galatasaray’ı çok sevdiğini söylüyor ama galiba sevmeyi yanlış algılıyor, belki de bu hatalarında bu kadar ısrar edişi bu yüzden. En azından şunu söyleyebilirim ki Arda’nın yaptığı bir takım şeyler sevmek dediğimiz eylemle  hiç bağdaşmıyor. Karşılıksız seviyor diyorsak, şartsız şurtsuz seviyor diyorsak Arda’nın sol çizgiden sağ çizgiye konunca veya ortada oynarken sola alınınca somurtması, kaptan olamayınca senden gelecek diğer görevleri de istemiyorum küstüm demesi, takımını bir bütün olarak değilde puzzle parçaları misali parça parça görüp bazı arkadaşlarına ait parçaları çok önemli görmemesi, sadece kendinin en özverili, fedakar olabileceğini ya da olduğunu sanması, her zaman en iyisini kendinin yapacağını düşünmesi bu tanıma uymuyor. Olur ama böyle anlayabiliyorum. Bazen cidden sevdiklerimize hep iyilik yaptığımızı düşünerek hareket eder ama sevgimizle bile boğabiliriz. Böyle de ince bir çizgisi vardır bu duygunun. Bu sebepten Arda bilmeli ki Galatasaray o olmadan da Galatasaray. Her şey olamaz o anlamda. Koskoca bir camiadan bahsediyorum, renk katar herkes gibi. Ama bazıları gibi fazlaca belki. O kadar. Daha fazlası değil. Hiç kimse daha fazlası değil. Yani Arda birinci çalımı atıp ikinciyi deneyip üçüncüyü de atmazsa daha az sevilmeyecek, ya da takım yerlerde sürünmeyecek. Bütün paslaşmaları kendiyle yapıp, adam eksilteyim diye kendini eksiltip topu kimseye vermeden kaleye kadar ilerleyince Galatasaray şaha kalkmayacak. Çünkü Arda tek başına Galatasaray değil, Galatasaray da sadece Arda değil. Bir parçası sadece. Galatasaray’ın 22 yaşında çok değerli bir futbolcusu, gelecek için bir değeri, evin küçük çocuğu. Topluma örnek olması gereken bir figür değil, misyonlar sırtlanıp taşımakla yükümlü değil, kendini ispatlamaya ihtiyacı olan bir oyuncu da değil,  her konu da fikri olması gereken bir lider hiç değil. Kötü oynayan takım arkadaşları onu ilgilendirmez mesela, uyarmak ona düşmez, hocaları başında kaç gün kalacak, uyruğu ne olacak ilgilendirmez, kim ne kadar paraya ne kadar mücadele ediyor, ne kadar seviliyor ilgilendirmez, yönetimin kimi kaptan yapacağı ilgilendirmez, emniyet müdürü değişmiş ilgilendirmez, milli takıma yeni hoca aranıyormuş ilgilendirmez. 

n8139031191_566370_4286

66 numaralı formasıyla sevdiğim Arda hala beni duyabilecek kadar yakındaysa, henüz sesimin erişemeyeceği uzaklığa varamadıysa bir Galatasaray taraftarı olarak ondan isteyebileceğim coşku sosu bol güzel futbolu, gülen yüzü, ”koca kafasının” rahatlığı, Galatasaray’ı çok sevmesi. Bu kadar! 66 benim için 10’dan daha büyük ve daha değerli. Onu geri istiyorum. Evet numara olarak olmayacak belki ama o ruhu istiyorum. Gel be Arda tekrar oyunlar oynadığımız yere. Takılıyorsun başka başka insanlarla başka yerlerde. Hiç ait gözükmüyorsun inan oralara. Oyunlar bitmedi daha gel. Oyun hamuru misali büründüğün tüm şekillerden, girdiğin kalıplardan çık. Kendi şeklini yeniden bul! Oyunu kurduk 2 taştan kale, bir de top…

Hadi gülen çocuk bir koşu gel! Akşam çökmeden gel!

Kasım 13, 2009 at 2:45 am Yorum bırakın

Şimdi nostalji zamanı#3-17 Mayıs 2000 Gazete başlıkları

Uefa kupası

Kasım 1, 2009 at 8:40 am Yorum bırakın

Galatasaray’ın Sabri’sinden Rijkaard’ın Sabri’sine Yolculuk

B_0cfa59959f71448b87dc490c8d44af0d

Zor zanaat Galatasaray’ın Sabri’si olmak. İsterseniz bir an empati yapalım. Hadi bir düşünün. Altyapısından yetiştiğiniz, taraftarı olduğunuz takımın sağ bekisiniz. Devşirme ama. Güzel ülkemin bir çok alanı gibi. Fazlaca eksiğiniz var kabul, hatalarınız da oluyor kabul. Ne siz ne de sizi ileriye taşıyabilecek hocalarınız sizdeki potansiyeli tam olarak kullanılabilir hale getirememiş bugüne kadar.(En azından şu anki Rijkaard’lı Sabri’yi görünce böyle anlıyorum ben.) Ve takımın sağ beki olmanız dışında ne olursa olsun ilk küfrü yiyenisiniz, ilk vazgeçileni, ilk terkedileni, ilk buruşturulanı.. Buna rağmen ilk düzelmesi gerekeni… Tahammül konusunda en cimri davranılan, kızınca ilk boşaldığısınız herkesin. İlk azarlanan, ilk gözüm görmesin denilen, en kolay laf söylenen, her olumsuzlukta vurulması en kolay ense, günah keçilerinin en büyüğüsünüz. Evet şimdi soruyorum nerede olurdunuz? Topa vurabilir miydiniz  20 bin kişinin önünde? Şamar oğlanı olmak kolay mı Allah aşkına?  Bütün bu artık klişeleşmiş Sabri’ye karşı takınılan tavır onun bünyesinde haliyle sürekli bozulup tamire giden makine hadisesi yaratıyordur. Kendini tamir etmek zor olsa gerek. Hele futbolcu iseniz hele de Galatasaray’da iseniz. Ama o Sabri topa da vuruyor (Evet tamam belki sonra çoğu kez ellerini başının arasına alarak son buluyor bu eylem. Ama önemli olan bu değil.) kendini de tamir etmeyi başarıyor. Ve şu anda Rijkaard’ın Sabri’si olma yolunda emin adımlarla ilerliyor bu adam. Başkası olsa belki şu anki gelişmeyi bu saydığım kötü şartlar altında gerçekleştiremezdi. Bu da Sabri’nin azmini ve sabrını gösteriyor.

Bu saydığım şartların oluşmasında Sabri’nin yaptığı yanlışların ve yapamadıklarının payı olduğunu söyleyebilirsiniz.(Ki o saydığım şartlar ne olursa olsun Galatasaray’ın bir futbolcusu için oluşmamalı.)  Zaten bütün bunları söylerken Sabri’nin devşirme de olsa mevkisinde kendisini geliştiremeyişini, yaptığı bir çok hatayı haklı çıkarmaya çalışmıyorum. Bahane de üretmek değil amacım. Sadece Sabri’nin Galatasaray’ın Sabri’si olarak yaşadıklarından bir portre çiziyorum. Tabii ki Sabri tonla hata yaptı, kaç kere Galatasaray ile yollarını ayırma noktasına getirdi kendini. Bu çok net bir gerçek. Ama bir an olsun, noksanları için suçladığımız Sabri’nin bugüne kadar yaptığı ve yapamadıklarında ülkemin futbol kültürünün etkisini de görelim istiyorum. Sabri sonuç itibariyle tipik bir Türk futbolcusu. Ülkemin topraklarındaki yetenekli genç bereketine rağmen onları işleyemeyen sistemsizliğinde tam yetiştiremediği bir futbolcu işte. Mental yönden fakir, ilerlemek yerine yerinde sayan, potansiyelini en iyi dışa nasıl vuracağı konusunda pek fikri olmayan, alt yapısı sağlam olmayan, bir sistemle harmanlanmayan, mantığından çok duygularıyla hareket eden vb. Daha uzar bu. Şimdi böyle sağlıksız  bir ortam oluşturanlar da, bu ortamda kendini geliştiremeyen Sabri kadar konuşulmayı, yerilmeyi haketmiyor mu? Evet onlardan da bahsetmeliyiz. Çünkü Rijkaard’ın Sabri’nin üzerine bir güneş gibi doğuşu bize bu konuda çok şey anlatıyor. Ülke olarak ne derece sistemsiz, ne derece sallantıda olduğumuza ayna tutuyor. Tek suçlu Sabri değilmiş dedirtiyor. Yıllarca küfür yiyen Sabri’den Rijkaard’ın ne ortaya çıkardığı ortada. Madem Sabri şimdiki Sabri olabiliyordu yazık değil mi heba olan senelere?  Kim bilir ne potansiyeller parlatılamadan siliniyor. Artık Rijkaardlardan bir şeyler öğrenme, ders alma zamanı. Bizler de öğrenmeliyiz bu kıvırcık ustadan futbolcu parlatmayı. Hatta futbolu, futbolu gerçekten sevmeyi, futbolun oyunların en güzeli olduğunu, mütevaziliği, takım oyununu ve dahasını öğrenmeliyiz. B planıyla uğraşacağımıza, ”Barcelona’yı ben de şampiyon yaparım yaa” sığlığından kurtulup şu bütün içinde barındırdığı yeteneklere rağmen kurak kalmış futbol dünyamıza bir şeyler katmasına izin verelim bu futbol ustasının. En azından ceketini alıp gittiğinde yeni bir usta gelene kadar kendi kendimizi idare etmeyi öğrenelim.

Bizim yapamadığımızı yapan bu kıvırcık efsaneye de Rijkaard’ın Sabri’si olmayı kabul eden Sabri’ye de saygı duyuyorum. Evet Sabri artık Rijkaard’ın Sabri’si. Bu gösterdiği gelişmede Rijkaard kadar Sabri’nin Rijkaard’ın Sabri’si olmayı kabul edişi de etken. Evet tam olarak budur. Sabri Galatasaray’ın, 2009/2010 sezonunun başından bu yana Rijkaard’ın sistemine en çabuk ayak uyduran ve hiç ihanet etmeyen oyuncusu. Hem de en son şansı olarak görülen bir sezonda başardı bunu. Herkesin bu sefer gidecek dediği bir sezonda. Sabri tipik bir Türk futbolcusu demiştim. Artılarını da söylemeli bu bağlamda. Sabri cesaretli bir oyuncu bence. Başta ne demiştik azimli, sabırlı. Bir de cesaretliyi ekleyelim. Bunlar da önemli artıları. Tekrar sisteme sadık kalışına dönersek. Oyun zekası Sabri’den kat kat fazla olan Arda bile Sabri’nin bu konuda gerisinde şu an. Bir çok konuda gerisinde aslında şu an itibariyle. Sabri mental eksikliğini kapatma adına epey yol katetmişken Arda geriye doğru yol katetmekte bu konuda. Sabri geçtiğimiz senelerde yaptığı bir çok hatadan feci dersler alıyor, Arda ise ”ders almam ders veririm” zihniyetinin yakınlarında çok dolaşıyor. Sabri kendi özeleştirisini yapıp ”yaptığım işle anılmak istiyorum artık” diyor samimice, Arda ise eleştiri oklarını kendinden başka herkese değdiriyor. Keita ile uyumundan da anlaşılacağı üzere Sabri takım oyununu elinden geldiğince yerine getirmeye çalışıyor, Arda ise takım için oynamaktan ziyade üst üste yaptığı çalım zorlamalarından da anlaşılacağı üzere ”her şeyi ben yapabilirim” fikriyle futbol oynuyor. Ve sonuç olarak tipik bir Sabri’ye tahammülü zayıf Galatasaray taraftarı babama bile Sabri daha sempatik görünmeye başlıyor Arda’dan. Ki o Arda can dediğimiz, bizim evin kuzusu Arda. Amacım Sabri Arda kıyası yapmak değil elbet. Arda’ya ısrar ettiği yanlışlar konusunda ve ”66” özelinde ayrıca değiniriz. Yapmak istediğim doğru sandığı yanlışlarda bu kadar diretenlerin arasında Sabri’ye ışık tutmak. Belki de ilk defa hakkını vermek.

bordeauxmaçı

Yolunu yeniden çizen Sabri’ye yoldan sapmamasını ve bu yolda sonuna kadar başarıyla ilerlemesini diliyorum. Onda bunu başaracak cesaret var. 26 Şubat 2009 Galatasaray Bordeaux maçında Lincoln’ün kornerinden önüne düşen topa o dakikada gelişine vuran Sabri’den bahsediyorum ne de olsa. Tahammül gösterilme potansiyeli bu derece düşük  hiç bir Sabri o topa vuramazdı. Ama o tüm Sabri’liğiyle sorumluluğun en büyüğünü alıp vurdu. Vurursa gol olur ihtimali herkesçe düşük olduğu bir anda vurdu hem de ve gol oldu. Tıpkı bu sezonun şu ana kadarki zaman dilimi gibi. Sabri yine topun başına geçti, kimse yine topun kaleyi bulacağına inanmıyordu. Ama o top şimdiye kadar kaleye doğru çok isabetli bir rotada ilerliyor.

Yürüyedur Sabri!

Ekim 31, 2009 at 2:36 am 4 yorum

Şimdi nostalji zamanı#2- 99-00 Uefa Kupası

Sol üste bakmak yeterli…

uefa kupası

Ekim 30, 2009 at 4:21 pm Yorum bırakın

Hep bu medya

ahead_of_the_game_198211a

Ne demişlerdi efendim, ”Galatasaray ciddi bir rakip ile kıran kırana mücadele edemedi henüz.” Bu söylemlerle yola çıkalım o zaman. Bir düşünelim ve  söylenilenlere devam edelim; ”hücum oyuncuları iyi olsa dahi geri dörtlüde sıkıntı yaşarlar…” Evet bunu da dile getiren çok oldu.  Daha da düşünelim; ” yapılan yeni transferleri saha içerisinde, bu da olmazsa ciddi bir rakibin karşısında verecekleri reaksiyonlarını görmeden bir şey diyemem.”  Bu gibi cümleleri de okudum ve duydum ben. Amaç bir nevi başarılı, genç, zengin ve yakışıklı bir erkeğin ya da kadının kıskanılması ve akabinde kötülenmesi. Yani anlayacağınız futbolu konuşan medya da, medyada konuşulan futbolda da aynı şeyler aylardır evrilip çevrilip önümüze konuluyor. tabii ki http://www.yersen.com…

Bakın aslında nereden nereye geliyoruz. Zaman içerisinde kötü takımlarla oynayan galatasaray, defansında problemler yaşayan galatasaray, yeni transferlerinin ciddi rakipler karşısındaki uyumu merak edilen galatasaray, uefa gibi bir arenada genç oyuncularıyla harmanlanmış kadrosuna rağmen farklı galibiyetler alan ama yerel basın tarafından rakipleri küçümsenen galatasaray, kayserispor’u, gaziantep’i yenmiş fakat hakkı verilmemiş bir galatasaray var iken bir anda tersine dönen çarklar ve  anında 12 Eylül 2009 Galatasaray- Besiktas derbisinin favorisi olan büyüksün Galatasaray. Buna şaşırmayalım. Yıllardır böyle. Şu durum Besiktaş için biçilmiş kaftan ve tam onların motivasyonunu arttıran bir durum ile karşı karşıyayız. Kim yaptı? Basın yaptı.

Şimdi şöyle bir durum var aslında. Yani birisi lider olur ve kafileyi yönlendirir, yol açar arkadan gelen takipçilere. Bunu basına göre uyarlarsak kısacası şöyle ki; birileri çekip çevirir ön taraftan, algıları yönlendirir, hep bir hedef vardır ve buna bağlı hedef kitle ya da kitleler. Ne olur bu kitleye? Algıları hep aynı noktaya çevrilir. Gözlerine perde iner. Yani en önden yol açan kişi ne yapıyorsa ona uyulur. Peki öndeki kişi ne yaptı? cevap: yol açtı. Nasıl açtı? cevap: Bizi kötüledi, rakiplerimizi küçümsedi, oyuncularımız için birbirleri ile uyum sorunları yaşacaklar denildi. Yani hedef kim? cevap: Galatasaray ve GAlatasaray taraftarı. Bunlar söylendi söylendi söylendi… Gözler boyandı da boyandı. Zannedersin ki şu ülkede en ciddiyetsiz takımlara karşı Sarı-Kırmızılılar oynadı. Hep bu sebeple sahadan galip ayrılırken farklı skorlar aldı. Yani turkcell super lig’in en ballı takımı galatasaray’mış. Diğer takımlar için  hepsi en üst mertebede havası verildi. Fakat kimse çıkıp dedi mi bugüne kadar; ” Bak görüyor musun Besiktas’ı şimdi hakikaten ciddi bir rakibe karşı mücadele verecek. Bakalım Galatasaray karşısında hem de Ali Sami Yen’de ne gibi bir strateji ortaya koyacaklar. Mustafa Denizli ne düşünüyor acaba?”  cevap: demedi.

Bazılarına göre hep şanslı taraf biz olurken, tırnaklarıyla bir yere veya yerlere gelmeye çalışan diğer iki takım Fenerbahçe ve Beşiktaş oldu. Ama bu sefer böyle olmayacak. Medya, yani yazılı basın, görsel basın gerçekten çok güçlüdür lakin o da bir yere kadar birtakım karalamalar ile gider. Sonra sıfırdan başlarlar tekrarlamaya…

Herkes gidebilir aynı istikamette. Ben diyorum ki tersine gitmekten üşenmeyelim. Galatasaray ciddiyetsiz rakiplere karşı mücadele etmedi. Tam tersine bu sezon haftalar geçtikçe Besiktas, Fenerbahçe, Trabzonspor gibi camialar Galatasaray gibi ciddi bir rakibe karşı ilk defa sahaya çıkacak. Kusura bakma yorumcu! Kusura bakma yönetici! Kusura bakma patronaj ilişkiler! sen de kusura bakma yandaş medya!  Eşeğe semer vurup bir de boynuna ip bağlayarak istediğin yere götürebilirsin. Fakat dikkat ettin mi cümleme? Kime yapabilirsin bunu? cevap: Eşek!

Ek olarak şunu da söylemeden geçemem: 12 eylül 2009 galatasaray besiktas maçı’nda
Eğer Mustafa Denizli defasın solunda İsmail’i oynatırsa bu durumda keita sağ kulvardan 2 asist 2 gol  ile yıldız olur. Ernst ve Mehmet Topal kıran kırana mücadele eder, Sarp ise bal yapan arı misali hiç boş durmaz. Tello’yu sabri’nin hızı usandırır. Tabata ise fizik gücü olmadığı sürece bu maçı kaldıramaz. Fink bal defansa yardım etmekten halsiz kalır. Besiktas’ın kaderi Rüştü ve Nihat. Maça damgasını vuracak isim ise muhtemelen Kewell ve keita ikilisinden biri ya da her ikisi de. Arda çok büyük markaja maruz kalır. Yorgunluk sorunu da var tabii… Baros yakaladığını atarsa iş biter. Güle güle Beşiktaş, tebrikler Galatasaray denilir sezon sonu adına.

Eylül 12, 2009 at 3:19 am Yorum bırakın

Merdivenlerden Çıkıp Çim Sahanın Görüldüğü İlk An*

Ali Sami Yen

hayatta tutunduğun en yüce şeylerden biri belki de..
basamağın sonunda, o anda karşına çıkacak olan.
o çimlerden, o yerlerden kimler geldi geçti ama..
senden önce, senden bihaber.. her biri ayrı bir hikaye.
sen sadece en sevdiklerini anarsın o an..
ya da en çok sen kokanları hatırlarsın.
ama hepsi ile birlikte sende bir hikayesindir
o mabedde..
ama bunu mabed bilir sen bilemezsin..
sen ki;
ağzıbozuk fenerli kıza el kaldırdın lisede
kendince delikanlılığı bozdun cimbom için belki de..
sen ki;
baban üst-baş al diye para yolladığında
yedin o paraları hep o renkler uğruna..
helal ettin içinden gık demeden..
işte bu yüzden hep içindeydi senin sevdan ona karşı
yense de yenilse de o parçalı beyefendiler..
çünkü bu senin sevdandı..
sen o mabedde başkalarının baş köşesinde olmasanda
kendi gönül köşende
bambaşka bir hikayeydin belki de..
bu yüzden sen mabedde bir yürektin sadece
ama;
mabed ise,
onu gördüğün her an
günahlarından arındığın
sana ait sarı kırmızı bir gülbahçe.

(Kale arkasında doğup büyüyen Galatasaraylı Tribün Çocuklarına atfedilmiştir.)

*Şiir ilk olarak  17/02/2009 tarihinde tarafımdan Galatasaray Sözlük‘te kaleme alınmıştır.

Eylül 8, 2009 at 10:49 am Yorum bırakın

4-1 kere maşallah v.2.0

Yazarımız buanata 15 Ağustos çıkışlı maç sonu analizinde böyle bir başlık ile cümlelerine başlamıştı. Hatta yazının kendisi için şu bağlantıya tıklamanız yeterli olacaktır;https://tamsaha.wordpress.com/2009/08/15/4-1-kere-masallah/

Gel gelelim 24 Ağustos çıkışlı yazıma. Öncelikle belirteyim, Galatasaray bu tempoya, bu güzel futbola devam ederse muhtemelen birkaç kez daha  4-1 kere maşallah‘lı yazı dizimize devam edeceğiz. Tabii ki seve seve…

Rijkaard’ın takıma katıldığı ilk günden itibaren en çok dile getirilen unsur ” sistem” idi. Evet herkesin diline pelesenk olmus bir sistem kelimesi vardı hali hazırda. Çok kişi yorumlar yapsa da tatmin edici bir sonuca bence varılamadı. Sadece kendi algılayabildiğimi söyleyecek olursam sistem diye bağırılan şey bence ve aslında ; ayağa pas yapmaktır. Futbolcuların birbirine yük olmamasıdır. Mevkilerin koordineli vardiyalarının yapılmasıdır. İleride bulunan hücum elemanlarının orayla sınırlı kalmayıp aynı zamanda geriye de gelmeleridir.  Kısacası ”görevi paylaşmak” denilen kalıplaşmış cümle çok ama çok önemli Galatasaray’ın sistemi dedikleri şeyde.

Bir de şu var: Buanata’nın yazmıs olduğu ilk yazı dizisinde Servet’in yokluğuna değinilmişti. Hava toplarındaki hakimiyetinden bahsedilip takımdaki önemine parantez açılmıştı. Fakat  23 ağustos Galatasaray-Kayserispor maçı’nda beynime kazıdğım en büyük detay ise şu oldu; Herkesin varlığı lazım bu takıma. Bütün futbolcular bir şeyler katacak artık. Servet ıskalarsa Gökhan araya girecek, Baros sektirirse Elano tamamlayacak. Bir şekilde bu aşılanıyor Galatasaray futbol takımının oyuncularına. Buna takım ruhu da diyoruz işte.

Değinmek istediğim diğer konu ise golü beklemek.  Galatasaray golü atmayı geciktiriyor diyemeyiz lakin uygun zamanı bekliyor. Önce karsısındaki takım nedir, kudreti nelerdir, dişe diş midir, başa baş mıdır? Bunları ölçüp biçen bir yapıda şu an. Ani bir saldırı asla yok. Bilinçsiz hücum yok! Saçma koşular yok! Hırslanıp dim dik kaleye şişirilen ve koşturulan forvet oyuncusu yok. Her şey zaman ile birbirini tamamlıyor. Denizlispor maçında da ilk gol gelene kadar sürekli pas trafiği vardı sahada. Hatta ilk gol Denizlispor tarafından geldi. Buna rağmen gidişat değişmedi. Aynı pas trafiği süregeldi. Nitekim arka arkaya dizilen 4 adet gol izletti Galatasaray’ın futbolcuları. Aynı şekilde dünkü maçta da bu durum söz konusuydu. Yoğun pas trafiği ve rakibi bu şekilde yormak. Yorarken tartıp biçmek. Golün sıcaklığı hissedildiği anda ise haneye +1 yazdırabilmek. Durum 1-0 iken rakip takımdan yenilen golün hiçbir önemi yok. Hatta gün gelir 2-1 yenik duruma düşen bir galatasaray izleyebiliriz. Gel gör ki oyun disiplininden ödün vermeyen böyle bir takım olduğu müddetçe 2-1’ler 2-4 Galatasaray üstünlüğüne dönüşür. 3-4 olur. 4-5 olur. Evet bir şekilde olur. Yine tribünler güzel bir maç daha izer. Oynanılan oyundan keyif alınır.


Tek tek oyunculara değinmek istemiyorum. Arda olsun, Elano olsun, Mustafa, Servet ve diğer hepsi elinden geleni en iyi şekilde yapabiliyor. Muhakkak daha da iyi yapacakları günleri göreceğiz. Bu arada bir Baros var ki harikulade. Pozisyondan kaçmaz, her ortaya göre konumunu alır, rakip defansı aşırı ama olabildiğince aşırı yorar. Maç esnasında eminim ona karşı oynayan defans 10 yıllık yorgunluğu bir gecede üzerinde hissediyordur. İkili mücadelelerde çok diri. Ve hatta ona karşı mücadelede zayıf kalan rakip oyuncular yere düştüğünde otomatik olarak Baros’un rakibini ittiği zannediliyor. Yok aslında böyle bir durum. İllaki bazı pozisyonlarda olur itiş kakış ama Baros gerektiği gibi davranıyor.

Yineliyorum, tek bir oyuncuya övgülerde asla bulunmuyorum. Hepsi birbiri için oynuyor. Yani dolaylı yoldan herkes takım için…

Ek olarak goller14. ve 89. dakikalarda Milan Baros, 61. dakika da Elano, 34. dakikada Makukula kendi kalesine attı. Kayserispor’un golünü ise 30. dakikada Makukula kaydetti.


Ağustos 23, 2009 at 11:18 pm Yorum bırakın

Plase

insan evladına halı sahada bu kadar plase atılmaz, ayıptır.

biz yemekten usandık sen atmaktan usanmadın be Haldun Üstünel…

Çakal

Çakal

bugün basın toplantısında yine gülümsüyordu çakal çakal.

beklemedeyiz(!).

Haziran 22, 2009 at 6:38 pm 2 yorum


Temmuz 2020
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 78.659 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best