Posts tagged ‘Galatasaray’

Galatasaraylı

Son yazıyı 2010’da yazdıktan sonra 2012’nin sonlarına yaklaştığımız bu günlerde de eski yazılarımdan bir tanesini kullanarak,  aslında uzun ama dilde kolay olan 2 yıllık süreç sonrası maalesef çok emek isteyen bu blog alemine yeniden heves edip, bir arkadaşa bakıp çıkacağım edasıyla tekrar döndüm.  Şimdilik,  emekli olduktan sonra bir süre başka işlerle uğraşıp, azalan ilgi sonrasında da  kürkçü dükkanına dönüş için  yeniden yeşil ışık yakarak  tanıdıkların  kıyağıyla antrenman pistlerinde test aracına atlayıp en iyi tur zamanları için dönen Formula 1 sürücüsü gibiyim. Performans beğenilirse, önümüzdeki yarışlarda podyumu zorlayabiliriz.

Nedense her yazdığım cümle uzadıkça uzuyor. Nokta koymaya kıyamıyorum bazen. Buna engel olamayınca da cümle başıyla sonu çok farklı yerleri ziyaret etmiş olabiliyor. Yine de  orta  yolu bulup anlatmak istediğimi aktarabiliyorsam yeterlidir.

Gelelim mevzuya.

Şimdi biraz sitem gibi olacak ama o zaman da nasıl dolduysam artık günümüz taraftarına kızarak  önceden  yazdığım bu yazıya denk gelince buraya kopyalayıp bir kez daha paylaşmak istedim. Ben, her ne kadar Galatasaraylı  taraftar üzerinden yazdıysam da diğer  takım taraftarları  rolleri değiştirip kendilerine uyarlayabilir.

Not: mümkünse yazıdaki youtube linklerini zamanı geldiğinde açın, izleyin ve sonra okumaya devam edin.

14 yıl…

o dönemin sonlarına doğru dönseniz, üzerine sarı-kırmızı’yı çekivermiş birini bulup sorsanız ‘ şampiyon olmak ne demek?’ minvalinde.. derdi ki ‘ şampiyonluk mu? şampiy… kusura bakmayın ama hatırlayamayacak kadar uzun zaman oldu.’
evet, kaçmayın oradan. bulmuşken böyle birisini usanmadan sorun.
-inanç nedir?
+galatasaray.
peki ey yüce insan, sen söyle! inanç varken umutlar tükenir mi?


ne kadar ısrar ederseniz edin, zorlayın. o,  sadece Galatasaray! diyecektir.  o  çok bekledi…

dalga geçercesine, sinirleri alnmışcasına umursamadan. tek bildiği yoldan, sevdasından sapmadan! inanç ve sevginin kutsal karışımından mıdır nedir bilinmez ama yıllar sonra, o gün geldiğinde…

7 haziran, 1986/87

takribi 50.000 küsür kişi, şampiyonluk maçı, hep bir ağızdan; ‘ seni sevmeyen ölsün!’
cevat… muhammet…

maç başladı. daha 20 dakika geride kalmadan frikikten attı biriciğimiz, cevatımız. akabinde dakikalar elli küsüre geldiğinde muhammet… attı be! ne attı be!.. skor olmuş mu 2-0 ? sami yen coşmuş mu durmamacasına?
an geldi eskişehirspor golü buldu. tamamıyla buz kesmişti her ne kadar tavrından taviz vermemeye çalışsa da mabed. az değil. kalmış 15-20 dakika… simovic’in elleri belki de hiç bu kadar titrememişti. sorsanız cevat’a, belki de hayatının en anlamlı golüydü. uğur, hiç böylesine yorulmamıştı. sahaya çıkan bütün aslanlar inancıyla oynadı. bu nasıl bir inanç? şu bahsettiğimiz, dönemin taraftarında bulunan, sevgi ile bağlılığın kutsal karışımında ortaya çıkan inançtan.

ali sami yen, şu an 30.000 bile değil. o zaman ise günümüzde bile olmayan 30.000’in 2 katı kadar ağlayan galatasaraylı vardı orada. göz yaşlarının ilk defa sel olduğunu görmüştü kimisi.

sen, günümüzün modern galatasaraylısı! uefa kupası’nı, süper kupa’yı gördün. üst üste şampiyonluklar yaşadın. sen hiç 14 sene bekledin mi ha nankör? kitle iletişim araçlarının sunmuş olduğu rahatlıkla evinden, cebinden, iş yerinden takım desteklerken düşündün mü yağmuru, çamuru, 365×14’ ü ?
senin bir kuşak üstün efendidir. bu tavrına ağzını dahi açmaz. lakin seni ciddiye de almaz. saygı, hoşgörü, ruh, ayrıcalık ve en mühimi o inanç kalmamış yahu sizlerde. isim mi vardı? marka mı, tek tip pankart, taraftar, tezahürat mı vardı? rakip oyuncuya tutulan lazer, atılan su şişesi mi vardı? maçlardan sonra teker teker analiz mi vardı ? kanal bolluğu mu vardı be nankör? ah ulan nankör, kıymet bilmiyorsunuz. metrobüs ile, şahsi arabanızla, son model toplu taşıma araçları ile maçlara geliyorsunuz. yine de nankörlük yapıp ardınıza bakmak istemiyorsunuz. metin’i düşünmek varken küme düşmeyi bile göze alıyorsunuz. hani o hırs? 14 senenin götürdüklerini topladığın zaman ne çıkıyor biliyor musun? kocaman bir hırs yumağı. galatasaraylı babana, amcana sor sen bunu. o hırs akıllarına geldiğinde yaşlarına bakmaksızın çıkarlar sahaya. top diye oynarlar seninle. galatasaraylının hırsı da, inancı da, özgüveni de bunu gerektirir. şereftir o’nu sevmek. yükselecek arş’a kadar…

eski toprak hakikaten mütevazı. paraydı, puldu, yıldızdı… umursamaz. futbolcunun yıldızı o taraftar sayesinde oluşurdu. senin ata taraftarın böyleydi işte. peki ya şimdi niye burnu dik gezmek?
şimdi okudumuş olduğunuz galatasaray futbol takımı’nın tarihini sadece biz türkler olarak düşünmeyin. geçmişimizde gönül veren ecnebiler de mimardır. gönlüyle oynayan ecnebiler de… ben onlardan birini bile hatırlamayı unutursam utanıyorum. peki ya sen nankör galatasaraylı? bu umutsuzluk, umutsuzluğunun sebebi nedir yüce galatasaraylı?

azıcık şerefin, birazcık galatasaraylı yüreğin varsa her koşulda takımına güvenmeyi bil. hiç kimsen yokmuş, bu renkleri koruyacak başka biri daha yokmuşcasına savun takımını. göğsünü ger onun için. fakat bunu yaparken yine de bil ki milyonlarca omuz omuza verdiğin yoldaşın var. birbirinizi tanımadığınız halde farklı zamanlarda, ayrı mekanlarda ağladığınız, sevindiğiniz, koca bir yolun sonunu senelerce de olsa beklediğiniz ortak yanınız var. siz, galatasaraylısınız!

dedesinden, amcasından, babasından kalan sarı-kırmızı tohumu bir şekilde yeşillendirmeye çalışan, solduğu ve kuruduğu zamanlarda dahi geçmişini düşünüp gözyaşlarıyla ıslatarak canlandıran kardeşinizden sevgilerle… 17  Ağustos 2010

 

Reklamlar

Kasım 29, 2012 at 7:20 pm Yorum bırakın

Anadolu Mutlu:2 – Çöküş Devam Ediyor: 1

Sivas’ın dayanılmaz soğuk havası da, buzlu zemini de bahane olamazdı 14 Ağustos 2010 akşamı için.  Bir bucuk sene geçti ama ben hâlâ gözle görülebilir bir ivmelenme ( 2009-2010 ilk 7 maçlık seri hariç) göremedim. Hani görsek  de ne olacak istikrar olmadıktan sonra?  Bunu da sorup sorup duruyorum kendime. Nihayet  ‘oldu‘  diyemedi Galatasaray’ı takip edenler. Bir futbolsever, futbol seyircisi için geçerli diyelim bu oldu, olmadı bahsi. Görünen köy kısacası… Ama  diğer taraftan Galatasaray  taraftarını hiç söylemeye gerek yok. Oldu ve olmadının çok ötesinde yaşadıkları. Onlar çilelerin çilesini çekiyor orta sahayı, defansif kopuklukları ve kaleci görünümlü  valeyi izledikçe. Galatasaray Futbol Takımı’nın dün gece Sivasspor karşısına deplasmanda sürdüğü kadrodan normal şartlarda, asıl olması gereken Galatasaray’da  ilk 11 olabilecekleri bir sıralayalım öncelikle:

Kewell, Arda, Neill. buraya kadar tamamdır.Yani garanti oynar onlar.  Ek olarak  Hakan Balta, Cana. (mecburen)

Yani artık şu durum (ilk 11)  Galatasaray Futbol Takımı’nın kadro anlamında ne kadar komik bir halde olduğunun bariz kanıtıdır. Aslında sadece kadro deyip de geçiştirmemek lazım. Vaktim ve Zamanım varken, bu satırlar da bana aitken bir şeyler diyeceğim var. Ey Yüce Galatasaray adının cüce yönetimi,

– Siyasetçi değilsiniz! Vaatlerde bulunmak sizin kuyunuzu kazar. (uefa kupasını alacağız. 5 yabancı gelecek vesaire…)

– Etik davranmıyorsunuz. Oyuncunuzu, teknik direktörünüzü küçük düşürüyorsunuz taraftarın gözünde.

-Yetkili kişinin işine son vermek için adeta bir akrep seçip, etrafını ateş ile sarıyorsunuz.

Bu kadar haysiyetsizlik ile,  acziyet ile, bilirimcilik ile bırak kulüp yönetmeyi, apartman bile yönetilemez.  Alt komşu, üst komşu birbiriyle başlar dedikoduya. Çayları da demlerler, atıp tutarlar bol keseden.  İşte bu hocam. İçinde bulunduğunuz pislik durum bu. Konuşan bol, vaadler durmaksızın devam ediyor, Sözde yapılanma-özde çuvallama…


Dönelim tekrardan dün akşamın saatli bomba tadında patlayan kadrosuna.  Kewell, Arda, Neill, Hakan Balta ve Cana dedik yukarıda. Şu görüntüde  Aykut Erçetin,  Ali Turan, Ayhan Akman, Emre Çolak ( olmamış, kızarmamış börek)  Mehmet Batdal ve Mustafa Sarp asla ilk 11 sürülemeyecek kapasitede futbolcular. Yoklukta diğerlerine nazaran göze hoş gelen bir Ayhan var. Hani o da olmasa defans ile hücum arasında kalan bağlantının hali ne olacak diyebilirsiniz. Yokluktandır işte efendim o. Bu işi yapabilecek kalburüstü oyuncuları örnek verebilirim ama bu sefer de paran varsa al diyebilecek kişileri bildiğim, tanıdığım için hiç gerek duymuyorum buna. Halbuki ne zararı var efendim güzel benzetmenin? Ah yiğidim, ne güzel futbolcu şu gerrard, pirlo demenin dezavantajını henüz görmedim bireysel anlamda. Tam tersine artısı oldu. Düşündükçe hayal gücüm genişledi. Bir gün baktım dualar kabul olmaya başlamış. Lincoln ile salatalar, mezeler soframıza konulmuş,  Elano ile de ana yemeğe geçmişiz. Sen şimdi bu sofranın tatlısını, bitter çikolata damlacıklı Keita’sını hiçbir bilgi verici  ufacık  açıklama yapmadan, sadece ‘ kendisi gitmek istedi. fiyat iyiydi ve gönderdik ‘ diyerek yollamış isen, artı bu huyuna da devam etmeye meyilli olduğunu ben seziyorsam; eşittir  ilk  seçimlerde tabiri caizse  ananız ağlayacak.

Bunun bir diğer anlamı da  ‘siz ne kadar  dar görüşlü, belediye başkanı zihniyetinde insanlarsınız? ‘ olabiliyor. Bence tam da oldu. Yahu düşünsene, sen sadece işini gözle görülür şekilde mantıklı yapacaksın ve gelecek başarılar senin vadene ekelenecek. Rakibindi, seçimlerdi falan filan bunların hiçbiri seni ilgilendirmeyecek. Fakat sen ne yapıyorsun? Karşında, sana muhalif olan ilk kişiyi bir gram doğruluk payı, gerçekçi fikirleri ve projeleri  olmamasına rağmen yüceltiyorsun. Niye? Çünkü senin ve ekibinin  tek alternatifi o oluyor da ondan. Belediyeciliği de kattım işin içine ama vallahi benzetecek başka bir şey bulamadım. Türkiye’de Belediye Başkanları, yönettiği bölgeyi sömürür, imkanları kullanır, para kazanır, ekibini kurar, ekibini bozar… Bu böyle işler bizde. Yani genelde böyle işler diyelim biz.


Frank Rijkaard,

Olmadı hocam. Yapamıyorsun. Seni körü körüne savunanları da gördüm, at gözlüğü takarak dışlayanları da. Bana sorarsan pek bir numaranı göremedim. Şunun şurasında tek okuyucum senmişsin gibi düşünüp öyle yazıyorum Frank hoca. Bu yüzden içimi dökmemin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum. Söylemek istediğim bazı şeyler var. Mesela ben, senin geldiğin gün,  aylar önce bazı kitle iletişim araçlarında, dost meclislerinde;   ”Frank Rijkaard taş çatlasa 3 sene kalır bu takımda. Bunun ilk senesinde takıma uyum, yeni bir sistemi aşılamak ile geçer ve hüsran olur. İkinci senesi yapılanma ayağını tamamlamak ile devam eder ve sistem geyikleri sürer, sonuç alınamaz. Ha bu kadar yaşanılan şeye içerden dışardan tahammül edilirse bunlara ek olarak bir de 3. seneyi yaşar. İşte o zaman  muhtemel şampiyonluk gelir. Ha ama bakın bana kalsa istikrar derim, Galatasaray’ın geleceği derim 30 sene tutmak isterim bu adamı takımın başında. Ama olması da mümkün değil. Yine 2. senenin sonunda şutlanır, akabinde ya Hagi, ya Fatih Terim ya da Lucescu söylentileri çıkar. Bahsi geçen meşhur sistem de yine kaybolur gider. Biz yine, yeniden yapılanmaya başlarız.  ” demişim.  Yani bu dediklerim az çok demeden görüldüğü üzere…

Üzülüyorum elbette. Bir teknik direkörün hayatında alternatif yollar da olmalı.


Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Hasan Şaş;

Evet, sizlerden sadece biri dün akşam sahada olup Arda Turan’ın çok gereksiz bir anda çekmiş  olduğu şuttan sonra ona dönüp, yakasından tutup sarsarak bağırsaydınız, Arda bir sene boyunca kendine gelemezdi. Koca bir sezon şut çekmeye çekinir, takım yararına yapılabilecek her şeyi denerdi.  Gelelim buradan Arda’nın Emre Çolak’a sitemine. Uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Tek merak ettiğim konu, ”acaba Emre ne kadar umursayacak Arda’yı?”


Galatasaray Futbol Takımı,


Geçen sezon dahil bu sezon ile birlikte en gözüme çarpan değişikliği kendi yarı sahasına çekilerek gerçekleştirdi. Ali Sami Yen’de, deplasmanda farketmeksizin son derece pısırık, ısırmadan, agresiflikten yoksun bir futbol aşılanıyor bu takıma. Bu da GALATASARAY görmüş bünyeleri, özellikle beni müthiş sinirlendiriyor, öfkeli bir insan haline dönüştürüyor. Adeta düşman askerler bölgemi ele geçirmiş ve  insanların aklını çelip kötüye kullanıyor hissine kapılıyorum. Gün geçtikçe eriyen, uyumsuz, pas yapamayan, sözde 4-3-3 ‘ü top şişirerek oynuyor.


Sivasspor, Galatasaray karşılaşmasına gelirsek bunca yazılandan sonra pek bir konuşulası yok kendi adıma.  Son  2 yıldır gelenekselleşmeye az kalan öne geçip yaslanma taktiğinin chapter‘larını  hafta hafta atlıyoruz. Bu konuda ders kitaplarının chapterları oluruz. Hiç şüphem yok.  Bol pozisyon verilen, sonuca gidilemeyen, alternatifsiz tek taktik anlayışı ile devam eden maçlardan bir diğeri idi. Sivas adına diyecek  çok fazla analizim yok. Çünkü iyi ve oturaklı bir Galatasaray olmadığı için kayda değer bir şeyler söylemem zor oluyor onlar adına da. Bol pozisyon buldular, gerektiği kadarını atıp 3 puanı aldılar.

NOT: Bu arada bu kadar uzun yazıya tahammül eden olduysa sonsuz teşekkür ederim. Başlığı atıp, hakkında yazmam gerekenleri en son satıra bırakarak okyuyucu çekmeye çalışan internet gazeteciliği yaptığımı hissettim ister istemez. Böyle düşünmemişsinizdir umarım. Sivasspor- Galatasaray maçı adı altında  söylemek istediğim, gözüme çarpan aksaklıkları belirterek son noktayı koymuş bulunmaktayım.


Ağustos 15, 2010 at 2:06 am 3 yorum

Keko’nun Arda’sı…

Ben herkesin Arda’sı olmak istiyorum demişti. Sanırım bu resim onun en güzel örneği.

Bir küçük kalbin Keita hızında çarpmasına vesile olmak, bir küçük kalbin Kewell kadar güzel gülümsemesine vesile olmak, bir küçük kalbin kocaman köşesine Baros’un sıfatı gibi Kral bir iz bırak önemli bir hadisedir.

İşte bu yüzden Galatasaray Türkiye’dir!

Mart 20, 2010 at 11:02 pm Yorum bırakın

Dediler ki…

Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmeyen kalmasın. Olmayacak; çünkü daha güçlü, daha güzel, daha sağlam, daha güvenli bir Galatasaray var artık. Çünkü o var artık.

Yazın yeni yeni bittiği aylardır bizim buralarda ekim. Hala yaz durur, sanki bir gitme diyen olsun diye bekler. Ama ayrılık amansız gelir kapıya. Bu sefer erken gidiyordu yaz. Öyle zamanlardı işte, gitti aslanların diyarında bir kral. Yazın koynunda gitti sanki. Ne çok sevdiğim yaza ne ona dur diyemedim. 

O vakitten beri üşümeye erken başladım. Ve o vakitten beri ayaz ortasında, yüzüme çarpan rüzgarla harp ederek oturuyordum kaldırım taşında. Gelen geçen baktı epey zaman deli sanıp. Yok ben köşe kapmaca oynadım aslında. O köşeden döner gelir dedim koştum, yok öbür köşe dedim..

Derken yoruldum. Tekrar oturdum soğuk taşa. Düşündüğümden daha da uzun sürüyordu bu ayrılık. Sonra sesler duyuldu uzaktan. Gittikçe daha da yaklaşan sevinç çığlıkları duydum. Çocuklar bağrışıyorlardı; kraaall, kralll geliyor! Görmeliydiniz o sokağı. Kalktım ayağa seyre daldım. Bayraklar asıldı balkonlara. Boş sanılan evlerin ışıkları yandı. Müzikler duyuldu çeşit çeşit. Çocuklar oyunu kuruyordu…

Ve dediler ki yaz erken geliyormuş. Kral yazın habercisi imiş.

Dediler ki bulutlara haber salın çekilsin önünden güneşin, Kral gelmiş.

Dediler ki Kral gelmiş, kış bitmiş.

Dediler ki Kral gelmiş dost düşman duysun.

Evet KRAL gelmiş!

Mart 15, 2010 at 9:03 pm Yorum bırakın

KADER’in böylesi!

28 Şubat 2010 tarihini ve o gün oynanan Galatasaray-Kasımpaşa maçını bir yerlere not düşmeli. Sanırım şu an ben de onu yapıyorum. Zira bu çikolata tadındaki adam, ‘insan’ olmadığını kanıtladı. Kanıt teşkil eden bu şaheser foto yılın fotoğrafı olur, olmalı, olacak, bence oldu bile…

Sen varsan her şey başka Keita! Sen istersen çok şey değişir takımda. Sen bu takımın sanatçısısın. Ve sen sahneye çıkmadan hiçbir maç tam değil. Sen sahne almadan hiçbir şey bu denli göz alıcı değil.

Alnımıza yazılan Kader’imizsin!

YÜRÜYEDUR!

Mart 1, 2010 at 9:17 pm Yorum bırakın

Bize Her Sevdadan Geriye Kalan Sadece Galatasaray!

 

Aşktı o! Değiştiren tüm gecelerimi

Aşktı o! Beni durup yenileyen

Oydu, duygulu yapan hoyrat ellerimi

Oydu, dolu dizgin gidişime dur diyen

 ***

Bir bıçağın keskin yüzünde kan lekesiydim

Aşktı yine beni yıkayan, arıtan su

Böyle ak pak olacağımı bilir miydim?

İçimde açmasaydı o sevmek duygusu

 ***

Ben bir tutsağım şimdi sevgiye, gönüllü

Çözmeyin ellerimi, zincirlerim kalsın

Görsün prangalarım o doğacak günü

*** 

Ve bu dünyaya aşk dolu şiirlerim kalsın

Seninle her yerde güzel, her zaman yeni

İstemem, sensiz hatırlamasınlar beni.

***

not: ümit yaşar oğuzcan-aşktı o

Şubat 14, 2010 at 12:57 pm Yorum bırakın

Özel Hayat Mı O Da Ne?

Duymayan kalmadı sanırım. Arda sevgilisi ve arkadaşları için bir sinema salonunu kapattırmış. Bir gün boyunca bu konuşuldu bilimum forum, sözlük ve sitelerde. Ha tabii sevgili medyamızda da! Şüphesiz daha da konuşulur bu gereksiz hadise. Gereksiz çünkü bizleri ilgilendirmiyor. Arda’yı tanıyor olmamız, onun halka mal olmuş olması onun yerli yersiz her şeyini yargılayabilme hakkını bizlere vermiyor. Çünküsü de, açıklaması da çok basit; özel hayat! Özel kavramı hakkında pek fikrimiz yok maalesef toplumca. Daha bir gün önce FOX  Tv çok büyük bir iş yapmışçasına, buzladığı görüntülere arkadan eşlik eden iğrenç bir dış sesle, katil yakalamış haberci havasında Jo’nun gece dışarı çıkma görüntülerini yayınladı. Prim, reyting bütün bunlar biliyoruz da. Azıcık insan olmak da zor olmasa gerek. Futbolcunun da dışarı çıkan, gezen bir yaratık olduğunu bilmek istemeyenler varken, insan olmak zor. Hassasça yaklaşmak olup bitenlere, normali anormalleştirmemek zor işte, kahretsin kokuşmuş medyayla zor! Bir futbolcu dışarı çıkamayacak, çıktığı için ‘hain’ ilan edilecekse, tez vakitte kapatalım futbol denen oyunun dükkanını. Getirin şu kilitleri, vallahi getirin! Gına geldi yahu aynı teranelerden.

Hadi medyanın özelden anladığı ve futbolcunun özeline biçtiği paye bu kadar. Peki biz taraftarlara ne oluyor yahu! Arda’nın sinema kapatmasındaki biz taraftarlarca sorun teşkil eden kısım nedir? Nedir bu vıcık vıcık edilen meselenin bize kattığı/katacağı? Halbuki aslolan saha içinde olanlardır. Pek umursanmasa da doğrusu bu. Arda saha içinde yapamadığı onca şeyle eleştirilmek yerine saçmasapan bir mevzunun başrolü yapılıyor. Taraftarın alanı değil ki bu. Arda’nın sevgilisine sevgisini gösteriş şeklini kendimizce görgüsüzlük, kıroluk veya güzel bir jest olarak yorumlayabiliriz tamam. Ama tutup da bu durumu sorgulayıp konuyu kaptanlık ve saha içiyle bağlamak da neyin nesi? Arda’nın sevgilisiyle yaptıklarından bize ne yahu? Kaptanlığı da saha içi performansı da bu olayla ilgisiz demeye gerek mi var? Neyin kavgasıdır bu? Arda son dönemlerde kilo aldı, etkili şutları hala yok, çalım sevdası aldı başını yürüdü, mental eksikliler gırla… Bunlar konuşulacak asıl konular, taraftar açısından. Ve asıl bunlar doğrultusunda kaptanlığının getirisi/götürüsü  neden sonuç çerçevesinde değerlendirilmeli. Çünkü Galatasaray kaptanının görevi saha içinde performansını en üst seviyede tutmak ve takımına gönülden bağlı olmaktır. Öyleyse sinema kapattırması şu durumlardan hangisini eksi yönde etkiliyor? Ne zaman alakasız konuların ekseninden kurtulacağız bilmiyorum. Bir şeyi de ölçüsünde yapmayı ne zaman becereceğimizi biliyorum ama; hiçbir zaman. Evet ölçü konusu bizde umutsuz vaka. Ya hep ya hiç var bizde. Gri rengin varlığından dahi haberdar değiliz. Hemen kaharamanlar doğururuz zihinlerimizde ve yine hemen çekip kafasına sıkarız kahramanlarımızın. Enerjimizi harcadıklarımıza baktıkça üzülüyorum futbol adına. Bir süre sonra futbol konuşabilirliliğimizin ne seviyede ve çeşitte olacağı ise muamma. Güzele dair, iyiye dair her zerre azalıyor etrafta.

Arda’yı yıpratmak yersiz, o kendini fazlasıyla bu mevzu dışında yıpratıyorken hem de. Çünkü her Türk futbolcusu gibi aşırı duygusal bir yapısı var. Duygularının yürüttüğü adımları var onun. Daha da duygusal anlamda hırpalamanın zarardan başka ne getirisi var ki. Duygusallığı zaten ona fazlaca zarar veriyor. Tam bu noktada duygusallığın nesi kötü denilebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum . Bu işi yapanın az da olsa profesyonelleşmeye ihtiyacı var. Yalnız doğuştan x takımlıların profesyonelliği değil bahsettiğim tabii. Harbisinden bahsediyorum. Çünkü duygular fazlaca işin içine maydonoz olduğunda sağlıklı kararlar vermesi zorlaşıyor. Futbolu bazında söylüyorum. Ki bunun örneklerini de gördük. Kafasına taktıklarının onu saha içinde sistemden dışarı fırlatışı, saha dışında da demeçleri olgun görüntüsü altındaki hassas Arda’yı gösteriyor. Ama sıradışı insanlar farklıdır. Onun bamteli de duygusallığı işte. O yüzden Arda’nın Galatasaray’a en yararlı seviyeye gelmesi, o seviyeyi kaybetmemesi mevzusunda; hocasının, yönetimin, Arda’nın görevleri olduğu kadar taraftara da görevler düşüyor. Yanlışlarını eleştirmeyelim demiyorum. Aksine eleştirmemek yanlış, eleştiri geliştirir insanı. Amma velakin sevgilisiyle arasında olanları eleştiri çerçevisinde görmememiz, çerçeveleri kalınca çizip sınırımızı bilememiz görevlerimizden biri sanırım. Öyle değil mi kardeşşş?

Şubat 10, 2010 at 3:56 am Yorum bırakın

Eski Yazılar


Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,794 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best