Yazar Arşivi

Zil Çaldı, Gol Geldi

Bu yazı  maç analizi içermemektedir.

Kolajlar

İvan Pavlov; Nobel ödüllü Rus fizyolog, ünlü psikolog, fizikçi hekim.  Bence köpeklerin ağızından salya aktırtan adam… Hikayeyi herkes biliyor işte. Zile basıyor, o sırada köpeğe et veriyor. Bunu sürekli  yapınca bir süre sonra et vermediği halde zile basıldığında köpeğin salyaları akmaya başlıyor falan.. Mide üzerine de araştırmalar yapan harika biridir de  kendisi ama Rennie’yi bilmez mesela. Mourinho da beni.. Chelsea daha 10 dakika olmadan golü bulunca mideme kramplar girmeye başladı fakat böyle maçlarda erken yenilen gol her zaman daha iyidir. Eğer yiyeceksen, erken yiyeceksin. Bu günlük hayattaki beslenme kurallarında da böyle. Mesela Akşam 8’den sonra yersen çıkartamazsın. Gol de böyle bir şey işte. 80’den sonra yersen çıkartman zor. Zorlarsan belki.. Dikkat et, kontra yemeyesin. Yağlı gelebilir…

Eboue’nin Galatasaray’ın sağında, chelsea’nin solunda kaptırdığı top bir anda çizgiden hoop ceza sahasına girince fernando torres sadece dokundu. İyi yedik ?

En büyük açığımız kalemizde golle sonuçlandı. Maç boyunca da bu kadar büyük bir hatamız olmadı. Bu arada kedigillerden Muslera’nın yaptığı hiçbir şey hata olarak kabul edilmiyor benim nazarımda. O hariç… Kaldı ki hata yapar yapmaz telafi de eden ender kalecilerden. Allah bize bağışlasın inşallah onu. Maça adeta 1-0 yenik başladık ama dengeleyeceğimiz aşikardı. Hayır, ortada bunu düşündürtecek somut bir oyun yoktu o dakikalarda ama Galatasaray Avrupa’da her takımla başa baş oynar. Kadro olarak değil belki ama düşünce, ruh, hırs olarak. Bu böyle.

Hakan Balta bek oyuncusu olmasına rağmen ağır kalıyorken, stoper olarak da hem ağır hem de hamlesiz olması en büyük zaafımızdı belki ama o hatadan çabuk dönüldü. Hajrovic 30. dakikayı ya gördü, ya göremedi derken oyundan alındı. Kendisi adına  büyük talihsizlik ama turu bu kadar çabuk kaybedemeyiz diye fısıldadı kulağına Mancini. Gönlünü aldı izet’in.  İşte tam da burada Mancini diyorum. Bu kadroyu sahaya sürdüm ama erkenden değişiklik yaparsam geri vites yapmış gözükür müyüm, karizmam çizilir mi, tükürdüğümü yalar mıyım  düşüncelerinden uzak, işi için egolarına benzin döküp yakabilen dürüst bir beyefendi. Oyunu iyi okuyup hajrovic yerine Yekta ile orta alanı güçlendirmesi maçı dengeledi ve hatta Melo önderliğindeki Galatasaray orta sahada bariz üstünlük kurup dikine dikine gitti chelsea cephesine. Korkusuzca, savaşarak!

Maçla alakalı en fazla bu kadar teknik konuşabilirim.  Dakika dakika, koşu mesafeleri, isabetli pas, gol girişimi falan bir yere kadar. Eğer onları ballandıra ballandıra yazıp çizerek anlatacak olsaydım tabii ki abartıyorum ama lig tv’ye yorumcu olurdum zaten. Gerek yok şimdilik. Kısacası, Hocamız Mancini zile basınca istediğini almak için hazır hale gelip, siper alan bir Galatasaray kurmak üzere. Ha kurdu, ha kuracak. Ya da eli kulağında. Boş yere mücadele etmiyoruz, bir akıl hocası önderliğinde, ne yapmak istediğimizi bilerek, maçın temposunu ayarlayarak sonuca gitmeye çalışıyoruz. Yani aslında biz olması gerekeni yapmayı öğrenmeye başlıyoruz. Eğer şampiyonlar ligi’nde Chelsea’ye karşı oynuyorsanız, ve hatta Mourinholu Chelsea’ye karşı oynuyorsanız  futbol  çekilir düzeyde bir oyun olmaktan çıkar. Kabusa dönebilir.

Peki öyle oldu mu? Ben kendi gördüğümü söyleyeyim, sizinkiler size kalsın. Galatasaray ataklarını sindirip kontrayla gol bulmak isteyen bir chelsea vardı sahada. Bu chelsea, şampiyonlar ligi’nin gediklisi, ingiltere’nin en pahalı ikinci takımı olan chelsea…

Kısa keserek sonlara geliyorum. Roberto Mancini Galatasaray’a Üniversiteyi okutacak olan hoca. liseyi falan başarıyla geçtik tamam da üniversiteli olduk artık. Üniversite  farklıdır. Kızlar teklif eder falan…

Sene başındaki hepimizi üzen yönetim ve fatih terim arasındaki tatsızlıklardan sonra büyük bir kesim Roberto Mancini’ye sanki suçlu oymuşcasına tavır aldı. Bunlardan bir kısmı yavaş yavaş kendisine ısınmaya başlarken, diğer yanda  bir şey olsa da eleştirsek diye pusuda bekleyenleri mevcut. Yapmayın çocuklar… Ya da,

Pavlov’un köpeği bile olamadan, kendisi gibi olmaya, davranmaya çalışmayın bari be :(

Şubat 27, 2014 at 4:20 am Yorum bırakın

Galatasaraylı

Son yazıyı 2010’da yazdıktan sonra 2012’nin sonlarına yaklaştığımız bu günlerde de eski yazılarımdan bir tanesini kullanarak,  aslında uzun ama dilde kolay olan 2 yıllık süreç sonrası maalesef çok emek isteyen bu blog alemine yeniden heves edip, bir arkadaşa bakıp çıkacağım edasıyla tekrar döndüm.  Şimdilik,  emekli olduktan sonra bir süre başka işlerle uğraşıp, azalan ilgi sonrasında da  kürkçü dükkanına dönüş için  yeniden yeşil ışık yakarak  tanıdıkların  kıyağıyla antrenman pistlerinde test aracına atlayıp en iyi tur zamanları için dönen Formula 1 sürücüsü gibiyim. Performans beğenilirse, önümüzdeki yarışlarda podyumu zorlayabiliriz.

Nedense her yazdığım cümle uzadıkça uzuyor. Nokta koymaya kıyamıyorum bazen. Buna engel olamayınca da cümle başıyla sonu çok farklı yerleri ziyaret etmiş olabiliyor. Yine de  orta  yolu bulup anlatmak istediğimi aktarabiliyorsam yeterlidir.

Gelelim mevzuya.

Şimdi biraz sitem gibi olacak ama o zaman da nasıl dolduysam artık günümüz taraftarına kızarak  önceden  yazdığım bu yazıya denk gelince buraya kopyalayıp bir kez daha paylaşmak istedim. Ben, her ne kadar Galatasaraylı  taraftar üzerinden yazdıysam da diğer  takım taraftarları  rolleri değiştirip kendilerine uyarlayabilir.

Not: mümkünse yazıdaki youtube linklerini zamanı geldiğinde açın, izleyin ve sonra okumaya devam edin.

14 yıl…

o dönemin sonlarına doğru dönseniz, üzerine sarı-kırmızı’yı çekivermiş birini bulup sorsanız ‘ şampiyon olmak ne demek?’ minvalinde.. derdi ki ‘ şampiyonluk mu? şampiy… kusura bakmayın ama hatırlayamayacak kadar uzun zaman oldu.’
evet, kaçmayın oradan. bulmuşken böyle birisini usanmadan sorun.
-inanç nedir?
+galatasaray.
peki ey yüce insan, sen söyle! inanç varken umutlar tükenir mi?


ne kadar ısrar ederseniz edin, zorlayın. o,  sadece Galatasaray! diyecektir.  o  çok bekledi…

dalga geçercesine, sinirleri alnmışcasına umursamadan. tek bildiği yoldan, sevdasından sapmadan! inanç ve sevginin kutsal karışımından mıdır nedir bilinmez ama yıllar sonra, o gün geldiğinde…

7 haziran, 1986/87

takribi 50.000 küsür kişi, şampiyonluk maçı, hep bir ağızdan; ‘ seni sevmeyen ölsün!’
cevat… muhammet…

maç başladı. daha 20 dakika geride kalmadan frikikten attı biriciğimiz, cevatımız. akabinde dakikalar elli küsüre geldiğinde muhammet… attı be! ne attı be!.. skor olmuş mu 2-0 ? sami yen coşmuş mu durmamacasına?
an geldi eskişehirspor golü buldu. tamamıyla buz kesmişti her ne kadar tavrından taviz vermemeye çalışsa da mabed. az değil. kalmış 15-20 dakika… simovic’in elleri belki de hiç bu kadar titrememişti. sorsanız cevat’a, belki de hayatının en anlamlı golüydü. uğur, hiç böylesine yorulmamıştı. sahaya çıkan bütün aslanlar inancıyla oynadı. bu nasıl bir inanç? şu bahsettiğimiz, dönemin taraftarında bulunan, sevgi ile bağlılığın kutsal karışımında ortaya çıkan inançtan.

ali sami yen, şu an 30.000 bile değil. o zaman ise günümüzde bile olmayan 30.000’in 2 katı kadar ağlayan galatasaraylı vardı orada. göz yaşlarının ilk defa sel olduğunu görmüştü kimisi.

sen, günümüzün modern galatasaraylısı! uefa kupası’nı, süper kupa’yı gördün. üst üste şampiyonluklar yaşadın. sen hiç 14 sene bekledin mi ha nankör? kitle iletişim araçlarının sunmuş olduğu rahatlıkla evinden, cebinden, iş yerinden takım desteklerken düşündün mü yağmuru, çamuru, 365×14’ ü ?
senin bir kuşak üstün efendidir. bu tavrına ağzını dahi açmaz. lakin seni ciddiye de almaz. saygı, hoşgörü, ruh, ayrıcalık ve en mühimi o inanç kalmamış yahu sizlerde. isim mi vardı? marka mı, tek tip pankart, taraftar, tezahürat mı vardı? rakip oyuncuya tutulan lazer, atılan su şişesi mi vardı? maçlardan sonra teker teker analiz mi vardı ? kanal bolluğu mu vardı be nankör? ah ulan nankör, kıymet bilmiyorsunuz. metrobüs ile, şahsi arabanızla, son model toplu taşıma araçları ile maçlara geliyorsunuz. yine de nankörlük yapıp ardınıza bakmak istemiyorsunuz. metin’i düşünmek varken küme düşmeyi bile göze alıyorsunuz. hani o hırs? 14 senenin götürdüklerini topladığın zaman ne çıkıyor biliyor musun? kocaman bir hırs yumağı. galatasaraylı babana, amcana sor sen bunu. o hırs akıllarına geldiğinde yaşlarına bakmaksızın çıkarlar sahaya. top diye oynarlar seninle. galatasaraylının hırsı da, inancı da, özgüveni de bunu gerektirir. şereftir o’nu sevmek. yükselecek arş’a kadar…

eski toprak hakikaten mütevazı. paraydı, puldu, yıldızdı… umursamaz. futbolcunun yıldızı o taraftar sayesinde oluşurdu. senin ata taraftarın böyleydi işte. peki ya şimdi niye burnu dik gezmek?
şimdi okudumuş olduğunuz galatasaray futbol takımı’nın tarihini sadece biz türkler olarak düşünmeyin. geçmişimizde gönül veren ecnebiler de mimardır. gönlüyle oynayan ecnebiler de… ben onlardan birini bile hatırlamayı unutursam utanıyorum. peki ya sen nankör galatasaraylı? bu umutsuzluk, umutsuzluğunun sebebi nedir yüce galatasaraylı?

azıcık şerefin, birazcık galatasaraylı yüreğin varsa her koşulda takımına güvenmeyi bil. hiç kimsen yokmuş, bu renkleri koruyacak başka biri daha yokmuşcasına savun takımını. göğsünü ger onun için. fakat bunu yaparken yine de bil ki milyonlarca omuz omuza verdiğin yoldaşın var. birbirinizi tanımadığınız halde farklı zamanlarda, ayrı mekanlarda ağladığınız, sevindiğiniz, koca bir yolun sonunu senelerce de olsa beklediğiniz ortak yanınız var. siz, galatasaraylısınız!

dedesinden, amcasından, babasından kalan sarı-kırmızı tohumu bir şekilde yeşillendirmeye çalışan, solduğu ve kuruduğu zamanlarda dahi geçmişini düşünüp gözyaşlarıyla ıslatarak canlandıran kardeşinizden sevgilerle… 17  Ağustos 2010

 

Kasım 29, 2012 at 7:20 pm Yorum bırakın

Bu Yıl Galatasaray’ı Biriktirdim

Mustafa İnci

Biriktirip, derledikten sonra geriye duyacağım son düdük sesiyle tümünü eksiksiz bir şekilde ateşe verebilmek için beklediğim gün olan otuz dördüncü haftanın bitmek bilmeyecek  ama bittiğinde de birazcık da olsa rahatlayacağıma inandığım son doksan dakikasına ayarladım çakmak taşını. İşte bu sevimsiz futbol yılının en iyi taktiğiydi. Akıllıca, belki de avutmaca…

Kafamın içinde hiç bu dönemde olduğu kadar rahatsız edici olamamış Galatasaray’a ait, ucu körelmiş bir kurşun kalemden çıkan karalamalara hedef olmuş kağıt parçaları, karanlık odada acemiye banyo ettirilmiş, içeriye ışık sızdırılmasına engel olunamamış hüzün ve hüsran belgesi niteliğinde yer kaplayan o an’ın tam seçilemeyen ve renklerin iç içe geçtiği anlamsız kareler, belki azıcık da olsa tebessüm ama çok çok ve çoook fazla karamsarlık notları var.

Beni güzel hayaller kurmaktan alıkoyan fısıltılar, bir türlü dindiremediğim fısıltıların her bir sonraki hafta biraz daha ses seviyesini yükseltmesi, fısıltıdan da öteye geçerek yoğun gürültülere dönüşmesi ne kadar acı vericiymiş meğer.
İşte tüm bunlardan kurtulmak için sindire sindire bekliyorum son doksan dakikayı.

Her şey elden birer birer kaçmaya başlayınca hedefleri küçülttük, küçülttük yerin dibine kadar küçülttük. Şöyle anlatayım, iyi geçen bir sezonun en can çekilen meyvesidir Fenerbahçe galibiyeti.  Biz amaçlarımızdan o kadar saptık ki her hedefimiz bir sonraki yıllara ukde kaldı. Güzel meyve diye nitelendirdiğim Fenerbahçe galibiyeti ise koca sezonun en büyük hedefi oldu maalesef.

Maalesef bunu da beceremedik !

Olsun… Artık  bu sezona ait  son doksan dakikayı bekliyorum.  İnşallah beynimde karalanmış bir halde yer kaplayan ve yakılmayı bekleyen buruşuk kağıtları ateşe verdiğimde, Galatasaray adı altında isim barındıran karalanmış insanlar da önce kül olur, sonra ufak bir rüzgar ile yok olur.

Amin!

Mart 20, 2011 at 8:42 pm Yorum bırakın

Kenan Sofuoğlu için Önce İtalya’dayız. ( bir yarış hikayesinden ötesi )

‘’24 eylül Cuma,25- cumartesi, 26-pazar’’

  1. ( çıtırdan giriş yapalım )

Geç kaleme aldığım bir yazı diyeceğim ama öyle de değil. Aslında 20-25 gün geçmiş üzerinden. Bir huyum var vazgeçemediğim. Daha önce gitmediğim bir yere gidiyorsam ve orayı çok beğeniyorsam önce bir toparlanmasını bekliyorum zihnimin. Çekmiş olduğum fotografları, kendine özgün yaşanan anıları, keyfi, an’ı bekletiyorum bir süreliğine.  Sonradan açıp notlara, fotograflara bakmak bir kez daha götürüyor o güzel yerlere. Kısa bir sürede, daha unutmaya yakınken bir kez daha hatırlıyorum, gitmiş oluyorum oralara bu sayede. Çıtırdan anlattım ki bu huyumu, yaşananları bir an önce anlatacağıma  söz verdiklerim, ulan Mustafa,  gittin o yarışlara, ülkelere haydi  yaz ki okuyalım diyenlerin  ufak da  olsa bir seçeneği olsun beni  affetmelerine dair. Beklettim bir hayli fazla zamandır.

Neyse efendim,  Kenan Sofuoğlu için, şampiyonluğunu görmek için 24 Eylül Cuma günü  Atatürk Havalimanı’na  sabah erkenden ayak basma sözü verdik arkadaslarımızla. Öncesinde, saatler 06.30 gibiyken florya’da 40 çeşitli bir kahvaltıya arz-ı endam ettik.  Boğazına düşkün biriyim. Lezzetin peşindeyim. Hal böyleyken peşinden gittiğimiz ağabeylerimiz, yanımızda tuttuğumuz kardeşlerimiz de bu yolun vazgeçilmezleri oluyor. Muhabbetin de, birbirine karşı olan saygının da, güzel güzel kahkahaların da kalbinin attığı yerlerdir yeme-içme sofraları.

Olabildiğince güzel anları anlatacağım. Giriş çıkış beklemelerini, pasaport kontrolünde geçen zamanı ( gerçi benim öyle bir problemim olmuyor. Fakat grubumuzda yeşil pasaport sahibi olmayan birkaç kişiyi beklemeden mi gitseydik yaaaniee?) atlayarak geçmenin derdindeyim…

24.09.2010 Bologna.

Birçok yerde gördüm ve görmeye devam ediyorum. THY’nin sunduğu imkanlar, bizdeki sistem, modernlik, rahatlık, internet ağı, ulaşılabilirlik, anlaşabilmek gibi imkanlar yoktu orada da.  Hani çok üzerlerine de gitmek gibi olmasın ama ilk 3 listesi yapılsa dünyada, ülkemiz temizinden o listenin gediklisi olur. Atatürk Havalimanı ile Bologna Havalimanı’nı değil karsılaştırmak, neyse bir karşılaştırayım;  bulutların üzerinde gallardo kullanmak ve  köy yolunda Lada Samara kullanmak. Bu ikisini samimi bir şekilde düşünün. Daha da kıyas yapmam. Bir çok ülkede böyle bu. Ha ama İstanbul’un farkı dersin, böyle olmak zorunda dersin vesaire… Bir şey diyemem.

İndik güzel güzel Bologna’ya. Havaalanı’nın en büyük artısı önceden oda ayırttığımız Sheraton’ın  hemen yanı başında olmasıydı. Sheraton konusuna da değineyim bu arada. Hani ismine bakarsın, dünyanın her yerinde Sheraton, Sheraton’dır  dersin. Yok öyle değilmiş. Yine bizdeki kalite yok anasını satayım.  Bu gözler ne gördü?- Pis aksanıyla İngilizce konusmaya çalışan İtalyan resepsiyonun, ‘’ eğer internet imkanından faydalanmak istiyorsanız bu sözleşmeyi imzalamalısınız.’’ Uyarısını. Sözleşmede iki seçenek var. 12 saatlik wireless kullanımı 15 euro. 24 saatlik wi-fi kullanımı 25 euro. Adamlar ayak üstü şoka soktu beni. Hani derler ya, ‘’yemişim parasını’’ aynen öyle. Parasını mesele ettiğimizden değil de, o ortalama üzeri otele verdiğimiz paranın yanında bu yaptıkları kazıklamaktan  başka bir şey değildi.  Önemli olan o da değil. Eğlenmeye, Kenan’ı desteklemeye gelmişiz.  Çıktık otelden. Bologna şehir merkezi’ne doğru gidelim dedik.  Hemen taksi çağırdık. Bembeyaz, son model taksiler geldi otel önüne.  Bindik.  Taksicinin taksimetresinde açılış fiyatı  7.5 euro yazıyor. Taksi dediğim araba da 6 kişilik. Ön koltuğa oturmak yasak.  Dedim ki  ( cümleye girişimi aktarıyorum. bizzat böyle konuştum. Yalan dolan yok )  ‘’ Sevgili piççccii sinyorrr, why 7.5 ?… ‘’

Abilerin sistemi duraktan çıkarken çalışmaya başlıyormuş. Geliş mesafelerini  de bize bindiriyorlarmış. Artı olarak 5 km ötedeki  Bologna piazza maggıore’ye ulaştığımızda da bindiğimiz kişi sayısı kadar kelle başı 1 euro daha alınıyormuş. Yani kısa bir hesap yapalım: otele gelip açılış fiyatını 7.5 euro’dan çakmak + 5 km yol + 4 kişinin kellesinden alınan 1’er euro = vardığımız zaman 25 küsür euro.

Günde en az 2 kere o yolu gidip geldiğimizi düşünün. Yemek, içmek, gezmek, eğlenmek derken bunu her gün tekrarladık. Bu sadece bizim taksinin masrafı. Peşimizden gelen 2 taksi daha oldu hep. Yani 10 türk, 3 taksi ile temizinden  450 euro bıraktı  3 günde sadece taksicilere.

Neyse diyelim buna da…  Ay’ın 24’ü hâlâ. Akşam olmuş yavaş yavaş. Akşam yemeği derdi de başlamış en masumane şekilde. Güzel şeyler var. Tam yemelik. İtalyan mutfağı güzel ama alışmak zaman alır diye düşünüyorum.  Biraz damak tadı farkımız var.  Fellik fellik en uygun yiyecekleri bulmak için girdik bir restorana. Güzeldi. Doyduk…

Cumartesi oldu. Bologna’dan Modena’ya doğru hareket ettik. Ferrari mağazası, Ferrari oteli, Ferrari kiralama, Ferrari ile ilgili her şey… orada da biraz eğlenelim derken 4 saati gömdük Modena’ya.  Harikulade bir ortam. Müthiş temiz, bakımlı, yeşilliği bol yollar, caddeler.. Orta yaşlı amcalar, teyzeler… Her yerden motor sesleri yükseliyor. Yanımızdan sürekli kırmızı ejderler geçiyor…  Bir bakıyorsunuz  50 küsür yaşında bir abimiz atmış eşini yan koltuğa. Güzel güzel geziyorlar. Arada bir gazlıyorlar. Araba Ferrari bu arada.  Öyle gençlerin altında pek göremezsiniz.  Genelde orta yaşlı ağabeylerde ateş gibi Ferrariler mevcut.

O gün kiraladım ben de bir tane Ferrari F430 F1 Coupe.  İstanbul’da tecrübe etmişliğim vardı birkaç kez. İstanbul park ‘ta…  Modena’da ayrı bir heyecan oldu tabii ki. Fakat adamların size güvenip, arabayı vermesi gerçekten inanılmaz bir şey. Sözleşmeye imza atıyorsunuz ama gözünüz korkmasın. Kaza yaparsam masrafları karşılarım diye bir madde falan yok. Sadece ‘’ bana bir şey olursa tüm sorumluluğu üzerime alıyorum.’’maddesinin altına imzayı çakıyorsunuz.  Önce yardımcı pilot veriyorlar yanına. 10 dakika test sürüşü var. Zaten saçmalarsan arabayı senden alıyorlar. Testi geçersen buyurunuz efendim diyerekten  anahtarları teslim ediyorlar.  Uzun uzun Modena asfaltlarında arabayla seviyeli bir ilişki kurduktan sonra Milano’ya geçmek istedim kırmızıyla. Kıyısından döndüğümü söyleyebilirim sadece.  Vazgeçtim… Sergen Yalçın’ın dediği gibi: ‘’ sıkıntı var’’ durumları yaşamamak için vazgeçtim. F430 f1 coupe isimli 4 tekerlekliye  sabredersen 340’ı görebilirsin.  Ha ama bana soracak olursanız  260-280  arasındaki ibreli sürtüşmeyi görür görmez hızımı kesip  dörtlüleri yakarak yol kenarına çektim.  Utanmasam ağlayacağım. O derece alışık olmadığım bir hıza ulaştım otobanda. Hayat bu kadar mı basit ulaaan diyerek 20 dakika kendime gelmeyi bekledim.  Yok arkadaş,  hiçbir şeye benzemiyor bu 260 ve 280 arasında kalma hadisesi. Yol üçgenleşiyor, renkler birbirine giriyor. Yol çizgileri dümdüz oluyor. Kesik kesik değil. Kilometre sayacı çat çat çat hızlı bir şekilde dönüyor.  Yola hakim olamaz hale geliyorsunuz. Müthiş bir kondisyon istiyor. Zaten taş çatlasa 20 saniye kalabildim o hızda.  O da ayrı bir fiyasko kendi adıma.  Her neyse, dediğim gibi çektim müsait ilk anda yol kenarına. O hızda uçak kalkıyor ulan dedim kendi kendime. Sonra insan olacağıma dair söz verip, sadece tv karşısında 300-360 km hızlara ulasılan Formula 1’ i izleyeceğime kendimi inandırdım.  Kısaca anılardan da bahsederken imola’ya uğrayıp sıralama turlarını izlediğimi araya sıkıştırarak Bologna’ya dönüş yaptığımı deklare ederim efendim…

Pazar: …

Aptal saptal kahvaltılara maruz kaldığımız sabah saatlerinden biriydi 26 eylül pazar günü de. Avrupa’da biz Türklerin yaşadığı en basit adaptasyon sorunlarından bir tanesi de budur. Bologna’dan İmola’ya doğru ilerliyoruz stresli bir şekilde. Geldik öyle böyle derken piste. Bekliyoruz Kenan’ın yarışını. Var daha 2 saat. O sırada da diğer yarışları izleyip,  7 x 5 metrelik  dev Türk Bayrağını nereye asalım diye fikir alışveriş yapıyoruz. Yarışa 20 dakika kala kararlaştırdık ve motorsporları tarihinde olmayan bir yere, Pitlane’in hemen üstüne asıverdik ay yıldızlı bayrağımızı.  Yurtdışında yaşayan gurbetçilerimiz de bayrağı görüp geldi yanımıza. İyi bir taraftar kitlesi çektik bölgeye. Bu işi de hallettikten sonra hemen pite girdim. Önce grid kontrolleri, sonra da Kenan’ın yanına gidiş…

Her zaman olduğu gibi yine çok sakindi Kenanımız. Yine sabitledi gözlerini asfalta. Takımı son kontrolleri yaparken, o da bir süre gözü açık biçimde daldı uzaklara…

Haydi Kenan, haydi şampiyon diyerek dilimden ne geliyorsa gazlayıcı tüm kelimeleri sıraladım.  O’nun da 22 tur boyunca gazlayacağını düşünerek..

Gerçi Şampyion yarıştan önce bir şey çok sık tekrarlıyordu: ” Çok zorlamayacağım. Birinci olmam çok da önemli değil burada. Yeter ki Laverty benim arkamda bitirsin yarışı. O benim arkamda kaldığı sürece İtalya’da 1. olmasam bile Fransa’da Şampiyonluğumu ilan edebilirim.” Fakat o da fazla dayanamadı ve biraz zorladı birinciliği işin açıkcası. Buna sebep olan en büyük nedenin de ‘biz’ olduğunu söyleyebilirim. Sırf desteklerimizi boşa çıkarmamak için 1. olmak istedi. Ben buna inanıyorum rahatlıkla. Bundan dolayı da pişman oldum. Çok pişman oldum hem de.

Derhal çıktım yine pitlane’in üst kısmına. Bizimle beraber olanları ve bayrağı kontrol etmek gerekiyor bu gibi durumlarda. Her an her türlü aksiliği çıkartmaları mümkün bizlere karşı. Cumartesi günü Kenan Sofuoğlu’nun takım odası önünde yaptığımız yaygaraya, tezahürata çok şaşırmıştı takım arkadaşları. Çok memnun da kalmışlardı aynı zamanda. Orada adımız çıkmış bir kere. Bunun sebep olduğu başka bir olayı da ilerleyen günlerde anlatacağım mümkünse.

Neyse biz yine dönelim pazar gününe. Yarış başladı ve çok nadir görülen cinsten bir çok geçiş yaşandı bu yarışta. Heyecandan buz gibi olduk. Her şey yolunda gidiyordu dışarıdan bakıldığı zaman. Fakat benle beraber izleyen herkese sordum ve hepimizin içinden geçen şey; ” son dakikaya kadar bir türlü gönlümüz rahat etmedi. Hep bir kaza olacak korkusuyla izledik.” olmuş. İşte korktuğumuz da son turda başımıza geldi maalesef. Adi, köpek Laverty eşşeği geçişin mümkün olmadığı o son virajda gereksiz yere çok yaklaştı Kenan’a ve kendisiyle beraner Kenan’ın da düşmesine neden oldu. Bundan daha vahimi ise o irlandalıyı kaldırmaya 6-7 tane yarış görevlisi koşarken, ilk düşme anının hemen akabinde Kenan Sofuoğlu’nun yanına bir kişi bile gitmedi. Kenan önce tek başına kaldırmayı denedi ama o kadar büyük bir yorgunluk var ki yarışmayan anlayamaz diyorum. Lütfettiler de bir tanesi gelip yardım etti Kenan’a son anda. Adalet bu ya, laverty önce kalkmasına rağmen! gazlayamadı. Kenan da bunu iyi değerlendirerek yine yarışı Laverty’nin önünde tamamlayarak kendisini ve bizi büyük sıkıntıdan kurtardı. Bu arada yarışı 3. sırada takip eden Kenan Sofuoğlu’nun takım arkadası, bu kaza sayesinde son 400 metrede 1. olarak podyuma çıktı.

Bu kazaya sebep olan Laverty’nin başka seçeneği yoktu. Şampiyonluk için elindeki en önemli ama en çirkef kozunu kullandı.  Tabii bu esnada biz ne kadar kendimizden geçtiysek artık hiç bilmiyoruz ama yanımızdaki tüm yabancılar uzaklaşmız bizden. Ben kendi adıma konuşacak olursam eğer, en son kendimi bulduğum yer; basın toplantısına doğru giderken Laverty’i getiren aracı ve içinde onu gördüğüm an ağır hakaretlerde bulunduğum geçiş alanıydı. Bir tane de sevgilisi var bu irlandalının. İyi ki sevgilime bir şey olmadı diyordu ayaküstü.  Gel de girişme  Cantona tekmesiyle suratına suratına…

Kenan Sofuoğlu öyle bir sporcu ki; Laverty’nin konuştuğu esnada tepkilerimizi bağıra bağıra sunarken ve yuhalerken bizi yatıştırarak ” abi boşverin. Hiç uğraşmaya değmez. Boşu boşuna adımızı kötülemeyelim.” diyebilenlerden. Bizim Kenan Sofuoğlu’na en çok yatıştırıcı etkisi göstermemiz gereken an içerisinde o’nun bizi yatıştırmasını artık nasıl yorumlarsınız bilemiyorum ama hakikaten kifayetsiz kalan kelimeler işte…

Yarıştan 4-5 saat sonra güzel bir akşam yemeği için araştırmalara başladık ve hakikaten çok da sağlam bir yer bularak damaklarımızı şenlendirmeye başladık. Zaten varız 3-5 kişi.  O gün de öyle geçti..

İtalya’yı böyle az çok anılarla anlatırken son birkaç şey söyleyeceğim ve sizler de şaşıracaksınız çok iyi biliyorum:

* Kenan Sofuoğlu’nun düşmesine sebep olan kaza nelere sebep olabilirdi?

– O kaza sonrasında Kenan’ın freni patlamış. Yani eğer bir tur erkenden olsaydı  o yarışı tamamlayamayacak ve şampiyonluk diye bir şey hayal olarak kalacaktı. Bunu Sofuoğlu’nun takımı haricinde hiç kimse bilmiyor. Bu bilinmeyen bilgiyi de buradan paylaşmak istedim. Bunu duyduktan sonra daha fazla sinirleneceğinizi çok iyi biliyorum. Eğer dediğim gibi sadece bir tur önce olsa gazlayamayacak ve şampiyonluğu Laverty’ye teslim edecekti.  Ne kadar keyif kaçıran bir durum değil mi?

* Peki bu kazaya sebep olan Laverty değil de Kenan olsaydı neler olurdu?

– O zaman kıyameti koparırlardı. Muhtemelen ceza da alırdı Kenan Sofuoğlu.

Bir Türk sporcusunun yaşadığı bu kadar zorluğa rağmen kendi kitle iletişim araçlarımızda dahi adam gibi Kenan Sofuoğlu haberi yapmayan, yampak istemeyen tüm patronlara, patronaj ilişkilere yazıklar olsun.  Yarışı takip etmesi için bir tek kişi bile göndermeyen gazetelere, televizyonlara yazıklar olsun. Kenan’ın kazasını ve buna kimin sebep olduğunu gazetelerden okudunuz ertesi gün. Bunun haberini, detaylarını  mail yoluyla biz gönderdik ülkem basınına. Ondan bile haberdar olamayacaklardı ne yazık ki ! Benim böyle bir görevim yok ama yine bazı şeyleri hatırlatmak için, insanlık olsun diye hiçbir kazancım olmadığı halde ilk haberi elden verdim.

Her şeye rağmen diyerek sözleştik İtalya’da. Haftaya Fransa’dayız. Magny cours’da şampiyonluk için bekleyeceğiz diyerek pazartesi günü bindik uçağımıza ve İstanbul’a döndük…

[ fırsat bulduğum ilk anda Fransa’ya gidişimizi, orada yaşadıklarımızı da aktaracağım. Fransa daha bir başka geçti. Daha heyecanlı ve stresliydi. ]

Yazan: Mustafa İnci ( tamsaha)

Ekim 30, 2010 at 11:24 pm 6 yorum

15 Kasım 2009 ( Galatasaray Sözlük Vezirspor’da )

[Olduğu gibi yapıştırmış olduğum bir anı olacak aşağıda okumuş olacağınız yazı. Gecenin şu saatlerinde fotoğrafı görür görmez aklıma geldi ve konu hakkında hiçbir şey yazmamıştım daha öncesinde. Bir borç olarak gördüm diyebilirim bu yazıyı. Tüm Galatasaraylı dostlarımızın, abilerimizin, kardeslerimizin şerefine olsun.. ]

 

 

15 Kasım. Daha var 2 gün doğmuş olduğum güne…

unutmak mümkün değil bu habersiz sürprizinizi.  ilk maç 3.lük 4. lük maçıydı. takım kaptanı olarak son taktikleri vermiş bulunmaktaydım ki içimde heves kalmadı. hırsım kurudu.  düşününce böyle olmustu. herkes zaten galatasaraylı. oraya gelenin amacı da belli. oynayanın da, izleyenin de… bırakmasını söyledim takımımıa. Evet arkadaslar. Maça asılmıyoruz :) ne tarz bir oyun şekli alırsa öyle bitsin minvalinde açıklamalarınmı deklare ediyordum. sağolsun takım beni can kulağı ile dinlemiş.  4. olarak taraftarımızı selamlıyorduk 75 dakikalık maç sonunda. sunderland taraftarının havası, rüzgarı esiyordu altunizade’nin 40 yıllık vezirspor’unda. Ben böyle bir şey görmemiştim o güne dek. Yıllar önce lise turnuvasında ilk sene elenmiştik. Hazırlıktık. 2.sene 1.sınıfken yine elenmiştik ilk maçta. 3.senemiz lise 2’ye denk geldi. ( denk geldi işte) yarı finalde elendik. son senenizde ise tecrübemizle ortalığın tozunu attırmıştık. Demek ki aynı arkadaslarla 4 sene beraber oynamak böyle bir şeymiş demiştim.  kupa kazanıdırır o 4 sene. same like 17 may  2000 galatasaray – arsenal …

o gün bir baktım 2000 kişilik okul, hatunlar, liseli 1 ler 2 ler, nesildaşlarımız türlü türlü kutlamalar yapıyor. osman müdür madalya için cuma gününü bekleyin diyor. okulun son günü giderayak alacağız altınları. düşünün işte.

neyse abi bu anıdan daha önemlisi vezir’deki doğum günü kutlamasıdır. ilk maç bitmiş. takımım 4.olmus ve finalde oynayacak iki takımdan birinin kalecisi yok. söz vermişim sizin kaleciniz olacağım diye maçtan bir gün önce. gel gör ki oldum da zaten. öyle böyle derken fena bir performans sergilemedim ve kupayı kazanan takımın kalecisi olarak yağmur altında tur attım. rakip takımın kalecisi ise hakikaten mahalli liglerde nam salmış biri olan ” KEKEME SPİKER ” idi. ona karşı kupayı kazanmış olmak apayrı bir güzelliktir hayatımın unutulmazlarında…

sahanın içerisindeyim henüz. 4 gol yemiştim sanırım ama iki maçı üst üste çıkarmış olmanın müthiş bir yorgunluğu var vücudumda. İkinci maç için her ne kadar kalelicilik yapmıs olsam da kasım havası ve beraberinde getirdiği, yanından hiç eksik etmediği gece yağmuru var çıtırdan.

şöyle göz ucuyla baktım tribünlere. Eyvah eyvah, şenliğe bak demekten alıkoyamadım dilimi. Hahaha naraları atmaya başladım. Çünkü kenarda maytaplar, balonlar falan artık o anda ne varsa yakılmış; ortalık yıkılmış bir vaziyette gülüşmeler vardı. Sandım ki şampiyon takımın seremonisi var. Fakat sevinemiyorum aslında. İçten içe sevinç var. Her ne olursa olsun, kendi takımım ile, kaptanlığını yapmıs olduğum takım 4. de olsa, bir başka takımın kaptanını kırmayarak kalelerini korumustum. Başarıda az da olsa bir payım olduğunu bilmek inanılmaz mutlu etmişti ruhumu. Ama dedim ya dışarıya belli edemiyorum tam manasıyla bu sevinci. Kaybeden takımımın oyuncuları kenarda üzüntülü otururken sevinemem öyle açık ara :)

 

neyse şampiyonluk kutlaması mı ? napan, ne eden derken içeriye doğru bir sürürkleme yaşadım. yaklasık 35 40 kişinin ortasında  vezir’in meşhur Kırmızı Odasına doğru yol aldım. Duvarda tablolar, posterler, eskiye dair…

ahandra, kırmızı odadaki beyaz masanın üzerinde bir güzel pasta. üzerinde iyi ki doğdun kaje yazıyor ama beyin algılamıyor. yorgunluk, üşüme hissi derken hala şampiyonluk pastası sanıyorum…

işte başladılar arkadaslar, abiler sağolsunlar iyi ki doğdun kaje demeye. çakozladım durumu icabında. tek tek öpmeler terli merli…  sağolsun tekrardan toka’mız ayarlamış. essgi ve lari destek çıkmış ve böyle bir unutlmaz gece yaşanmış.  Hem sözlük tarihinde gördüğüm en kalabalık gece, hem de şahsıma yapılan en beklenmedik sürprizdi o güne dek.

en yakınımdakileri saysam ugur abi, cem abi, onur abi, irfan abi, hakan abi… dahası var mıydı abilerimizden bilmiyorum, daha doğrusu şu an hatırlamakta güçlük çekiyorum ama kardeslerimiz de vardı. çok kişi vardı…

 

sonuna doğru gelirsek ani yazılan şu yazımın, unutlmazdı işte.
annesi yanında olmayan, babası, dedesi, akrabaları, sevdiği yanında olmayan, şu dünyadan göçmüş olanların hüznünü yaşayan kimler vardı aramızda o gece bilemem amam o 2 -3 saat içerisindeki aile ortamını, sevinci hep beraber yaşadık ya, işte o bile mutlu etmeye yetti. her şey unutulmuscasına bir gülümseme, tıkış tıkış bir kutlama… ah ulan, plansız programsız yazıyorum ama aklımdan çıkmamıs o gece. tam 15 dakika önce başladım yazmaya ve şimdi sonlandırmak üzereyim. Kalın sağlıcakla. en kısa zamanda, en güzel anlarda birlikte olmak dileğiyle öpüyorum ulaaaaan hepiniziiiiiiiii!!!!!!!!!

 

 

Eylül 20, 2010 at 9:48 pm Yorum bırakın

Sonbahar’da Galatasaray Konuşmak

 

Öylesine başlayan, güzel noktalara değinerek anlatılmak istenilen şeylere dokunduran hoş bir sohbet idi. Baktık ki messenger’ın bize sunmuş olduğu  kopyala-yapıştır izni var, yayınlayalım dedik. İlginc olur diye de düşünmedik değil. Sanıyorum bir ilk de olabilir. Messenger vasıtası ile konuş, sonra gel copy paste! Oh ne ala!..  Pek uzatmadan, Galatasaray sözlük’te ‘jupp’ olarak tanınan, kalemi kuvvetli, futbolu, teknik ekibi, oyuncuları  iyi yorumlayan bir izleyicidir  O. ( derhal not: yakında vakit buldukça burada da bir şeyler yazacaktır kendisi. Şimdiden müjdelemek istedim.)  Neyse, hemen konuya daldık zaten… 

Zevkle okursunuz umarım,

mustafa:

Bol bol Rijkaard eleştirisi de olur tabii artık. Neden olmasın ?

 sarp:

Olur tabii. Ama soğudum artık ya Rijkaard yazmaktan da…

mustafa:

 Ya bir de yazdığın zaman seni anlamayanlar olup, bir de üstüne sana çemkirenler olunca iyicene zıvanadan çıkabiliyor insan. Bu konuda anlayabiliyorum senin sıkıntını.

Sarp:

 Evet aynen öyle.  Polemiğe girmiorum artık. Okumadığım mesajlar var. Okusam belli yani sırf polemik amaçlı bir şey gelmiştir. Okuyacam, canım sıkılacak. Cevap yazacam,  iyice alevlenecek.  İplemiyorum pek.

mustafa:

 Bu da bir çözüm tabii ki. Anladığım kadarıyla  laf da anlatamıyorsun tepki verenlere. Bunun akabinde de  iyice stres sinir durumları işte değil mi?

sarp:

 Yanii.. Zaten benim derdim belli.  Rijkaard gitsin demekten ziyade Rijkaard’ın ilahlaştırılması.

mustafa:

 Yabancı hayranlığı ve domal dese domalacak olanlar vesaire.. Anlıyorum.

sarp:

 Aynen. Çok da matah bir hoca değil bence ama azıcık iplese burda başarılı olabilirdi.

mustafa:

 İkinci bir plan hiç görmedin ben onda. En çok kıl olduğum olayı o.

sarp:

 Misimovic’i 4-3-3 uğruna orta 3’lüde kaleden çok uzakta veya ileri 3’lünün sağ forvetinde oynatırsa kıyametler kopar. Farkında mısın?

mustafa:

Bu konuda paralel düşündüğümüzü söyleyebilirim.  Misimovic bir kere Wolfsburg’da  4- 3- 3 ile alakası olmayan bir sistemde başarılı oldu. Forvetin içinde gibi ama aynı zamanda arkada top dağıtan adam hüviyetinde. O’nun başarıya koşturduğu takımda bir Arda, Kewell, Keita yoktu. Hatta  4- 3- 3 dediğimiz sistemle bir gram bile alakası olan  kanat organizasyonu   yoktu o takımda.

 sarp:

 Ya şimdi Rijkaard savunmak uğruna bu kulübün tüm değerleri ile oynanıyor ya; Fatih Terim’e sallanıyor, eski topçularımıza sallanıyor, yönetime sallanıyor. Bunların hepsinin çeşitli kabahatleri var eyvallah da  safi Rijkaard’ı aklayacağız diye sallanmayan adam kalmadı.. Hatta yeniçeri komplosu da başladı, mevcut takıma da sallanıyor bir dolu.  Merak ediyorum, Rijkaard’a laf ettirmeyecez diye utanmasalar metin oktay’a bile dil uzatmaya hazır olan arkadaşlar, öküz altında buzağı arayan, takımda yeniçerilik var, şu, bu gibi şeyleri sürecek kadar uzun uzun düşünüp mazeret arayanlar Misimovic transferinde neden kulp aramıyorlar?Ayrıca buna ek olarak  senin de dediğin gibi Misimovic’in Rijkaard sistemiyle aslında alakası yok. Ya sistemi bozacak, bu da 4-3-3 müptelalarının çelişmesi olacak. Ya da Misimovic’i harcayacak. Bu sefer de adamı oynatmıyor, kötü yerde oynatıyor diye Rijkaard papaz olacak.

mustafa:

 Hah aynısını dün düşündüm.  O adamın harcanma olasılığı var ve bir süre sonra, ‘’ben böyle bir oyuncu istemedim’’  lafı medyada yer bulmaya başlarsa, o zaman olay biter. Ya da kopar. Belki de sarpa sarar.

sarp:

 Daha kimsenin bir şey dediği yok. Her şeyden Rijkaard lehine nema yaratmaya çalışanlardan; “Misimovic transferi, Adnanların Rijkaard’ı bitirme planıdır.” Şeklinde bir yorum bekliyorum açıkcası. Bakalım…

mustafa:

 Düşünsene, iş inatlaşmaya doğru giderse;  ‘’sistemime uygun oyuncu değildi ‘’ de diyebilir.

 

sarp:

 Yani gör bak 3-4 hafta geçsin, Misimovic’in rahatça ilk 11 çıkabilceği zamana gelelim, Rijkaard bunu kessin, ya da sağ açık falan oynatsın; ‘’ee..  Adam dediniz adam da var artık. Cana alıştı. Misimovic alıştı. Sarp ile Özbek yok artık kadroda falan.. Eee,  takım hala oynamıyor.’’ diyeceğiz  mesela.  Hemen bu teori atılacak ortaya. Emin sayılırım.

 Birisi Rijkaard taraftarı demişti bir ara.

mustafa:

 Doğrudur.

sarp:

 Çok güldüm, çok beğendim. Var bizde bir sürü…

mustafa:

 Hem de çok. Ve

sarp:

 Hayır sanki Arsene Wenger geldi.

mustafa:

  Hahahaha. Belki bir gün o da olur. Ne de olsa sistem adamı.

sarp:

 Rijkaard’ın yerli eşleniği Ertuğrul Sağlam’dır.

 Beşiktaş süresince pişti. Barça’da pişmek gibi düşün.

 Barça’ya göre Galatasaray neyse, o eşleştirmeden Beşiktaş’a göre Bursaspor da o’dur. Bütçelerin azalması, almak istediğin oyuncuların burun kıvırması anlamında bu eşleştirmeleri yapabiliriz.

mustafa:

 Ama ben şunu savunuyorum sadece. En az 3 sene kalırsa tamamdır benim için. Öyle al gönderci zihniyetin uzaklaşması adına 3 sene kalmasına razıyım. Başarısızlık anlamında tabii ki. Yani başarısız olsa bile en az 3 sene tahammül… Bu 3 sene içerisinde şampiyonluklar yasatırsa deme keyfimize. Zaten başarılı olmuştur diyebiliriz o durumda.

sarp:

 Dur şimdi 3 sene olayına da geleceğiz. Şimdi ben bu eşleştirme teorimi sözlükte yazsam nolur ?   damlarlar hemen “Bursaspor ile Galatasaray’ı eş tutuyor mesnetsiz herif.  Sen git fotomaç oku!” diye…  Uğraş dur ondan sonra.

mustafa:

 Yani, olur tabii ki. Olmaz böyle bir şey diyemem.  Bu, Galatasaray sözlük’te doğal karşılanan bir durum artık. Örnek güzeldi ama.  Ben tuttum. Yahu sonucta bu sistemin de uygun oyuncuları olmak zorunda. Barca’da eyvallah, olur. Alabilirsin dilediğin adamı. Bize gelince şu meşhur sistem,  patlak veriyor işte.

sarp:

 Heh! Düşünce sistematiğimizi kurmak adına eşleştirme bu. Çünkü bir şeyler  İsteyen adam, argo tabirle  ‘ sikinde’  olan adam; gidip Bursaspor’da önce 6.oluyor, ki büyüklerin peşine takılmaktır bu durum. Ertesi sene tarih yazıp şampiyon oluyor. Bir sonraki  sene de çatır çatır başlıyor lige. Aldığı adamlar da Rijkaard efendi’nin istese rahatlıkla getirebileceği kalibrede adamlar. Altyapıyı görmüş değerlendirmiş. Ozan İpek de genç transfer. Küçükken almışlar. Altyapı sayılır.. Volkan,  Sercan derken kaleye İvankov,  commandante kontenjanına da Ergic…  Oynatacak olduktan sonra adam bunlarla şampiyon oluyor. Bilmem mantık çerçevesinde anlatabiliyor muyum kendimi? Sonra çıkıp sen de ‘’ bu Sarp çok Rijkaard düşmanı deme. Hahaha…

 

 mustafa:

 Yok efendim, ne haddimize? Sadece büyük bir keyif ile aklınızdakileri sohbete dökmenizi gözlemliyorum.  Gayet keyifli oluyor dinlemesi… Ha şimdi gelirsek az önce bahsetmiş olduğun şampiyonluğa ve ertesi sene çatır çatır lige başlama durumuna; tek kelime ile koca bir alkış…  

Hatta bunu da dediğin gibi o bütce, o kadro ile yapıyor olması gururlandırıcı bir başarı. Yani Galatasaray’ın rahatlıkla kadrosuna katabileeceği adamlarla yapıyor bu işi desek tam olur.

sarp:

 O tanınmışlık ile bir de, kim takar Bursaspor’u?  Ergic’in alınması, hatta İvankov’un Kayseri’den getirilmesi bile başarıdır. Adam takımın eksiklerine göre nokta transfer istiyor. Kuş kadar bütçeyle tam isabet oyuncuları alıp getiriyor. Biz koskoca Galatasaray markasıyız, Avrupa’da oynayacağız, Rijkaard’ın kendi ismi de var,  ama bu efendi kalkıp da iki tane nokta transfer buyuramadı.

mustafa:

 Bir de bence görmezden gelinen kilit bir nokta var. Oyuncularına kazanma hırsını, oynama isteğini yükleme kabiliyeti.

sarp:

Evet. Ertuğrul da ruhlu adam. Terim gibi.

mustafa:

 Kesinlikle.  Şampiyon oldukları gece , tüm ülkece gördük o heyecanını gözlerinden, tavırlarından.

sarp:

 Motive etmekten ziyade oyuncunun ruhundan anlamak, oyuncuyu yönetebilmektir hocalık. Millet dyor ki Terim’in gaz futbolu keser sizi. Yahu Terim ile Ertuğrul aynı kategoride ama terim 2 gömlek hardcore.. Ertuğrul’unki  ideale yakın. Komutanlık yönetme sanatıdır zaten. Uygulanabilecek emri verebilemektir.

 Bizimki hiç anasını satayım… Bihter gibi takılıyor etrafta.

mustafa:

 Fatih Terim, halı sahada rakip oyuncuya komut veren bir adam. Bak buna tanıklık eden biri olarak söylüyorum sana. Rakip kaleciye ‘’öyle uçulur mu?’’  Ya da  ‘’bravo oğlum,  afferim ‘’ diyen bir adam.

sarp:

 Hah işte!

mustafa:

 Düşün artık.

 sarp:

İletişim kuran adam. Şimdi bizim elit taraftar buyuruyor ki avrupai olacağız. Güzel, olalım da

 sen en az 5 başarılı türk topçu kullanmak zorundasın.

mustafa:

  10 sene önce daha fazla Avrupai değil miydi Galatasaray ?

sarp:

Tabii…

Yineliyorum,  kaba hesapla 10 tane Türk topçuyla iyi anlaşmak zorundasın. Rijkard’ın bunu iplemediği ortada. Rijkaard’çılar da, Türklerle iyi geçinme düşüncesini köhne şark zihniyeti falan sanıyor maalesef.  Yahu bunun şarkçılıkla, garpçılıkla ne alakası var?  Kadrondaki oyuncularla iyi geçinmek demek, altlarına yatmak demek değilki.  Bu adamlar Türk, biz gönül adamıyız. Sohbet isteriz,  abi-kardeş iletişimi kuran her yöneticiyi baştacı ederiz.

mustafa:

 Aynen de öyle.  Genlerimizde bu var başta.

sarp:

 Bunu görüp de gerektiği kadar etkileşime giremiyorsa Rijkaard; stratejinin temelinden habersiz takılan bi gencodur benim gözümde. Elindekilerini ölçüp nerede kullanacağını bileceksin. En verimli olarak nasıl kullancağnı bilmelisin.. Strateji budur.  Komutanlık budur.

mustafa:

 Hay ağzını yidiğim ya…

sarp:

  Hahaha!..

mustafa:

Evet, katılıyorum. Ben de bunu düşünüyorum ama  Rijkaard öncesi,  bence eleştirilmesi gereken bir de yönetim var.

sarp:

 Var var!  Onlar da hatalı. Yönetim çok hatalı.

mustafa:

 Hani göz göre göre bazı şeylerin üstüne gitmemeliler diyorum.

 

sarp:

 Elano’da rezil olduk ama çaktırmıyoruz. Fazla konuşmuyoruz.

mustafa:

 Kesinlikle. Katılmamak ne mümkün?

sarp:

 Fenerliler de uyanmadı. Buradan yırttık diyebiliriz aslında. Biz diyorduk ‘’Lugano kapı kapı kulüp aradı. Bulamayınca size döndü.’’ Diye… Çok farkı yok.

mustafa:

 Üstüne bir de bizimkiler satma derdinde Elano’yu. Fenerbahçe yönetimi böyle bir şey istemediği gibi, ne yaparız da elimizde tutabiliriz dedi.

sarp:

Kesinlikle öyle.  Bizim yönetim satacak kulüp aradı da bulamadı. Ya, Avrupa’da ön elemede elendik. Sırf Fener de elendi diye ses çıkmıyor kimseden. Benim bildiğim, Avrupa takımlarını yenmek için vardık biz.

mustafa:

‘’ Amacımız,  İngilizler gibi toplu halde oynamak ve Türk olmayan takımları yenmek.’’ (araya sıkıştırayım hemen)

 sarp:

 Antalyaspor,  o Karpati’yi elerdi.  Aşağı yukarı Karabük, Buca falan hariç her süper lig takımı elerdi. Orta sahada Sarp-Barış-Ayhan! Yahu traş.. Palavra. Oyun anlayışın olsa, sistemin olsa, ya da ulan ben bu Doğu Avrupa takımlarını böyle değil de şöyle çözüyordum diye bir planı olsaydı Rijkaard’ın…

 Gördük herfileri. 20 dakika sıkıştırınca elleri ayaklarına dolanan heyecanlı gençler..  Hagi gibi Ergic gibi, Di Canio gibi bir generalleri de yoktu başlarında.  Anlamak mümkün değil ya! Bizim 10 kişiyle, Musa’yla,  Emre’yle,  Batdal’la  2-0,  3-0 eleyeceğimiz takıma elendik. Neymiş? Orta üçlüde Sarp-Barış-Ayhan varmışmış… Çok üzücü.

mustafa:

 Maalesef öyle bir durum yaşadık. Hatta şunu düşündün mü hiç bilmiyorum ama böyle bir şey düşünecek kadar bir duruma dahi sokulduysak çok acıyorum halimize. Olay şu ki; şimdi biz elendik karpati’ye eyvallah. Bari konuşmayalım üstelemeyelim kendimizi haklı çıkarmak adına. Ama ‘’özellikle elendik. Zaten bu kadro ile tutunamazdık.’’ Diyenleri de görüyoruz.  Üstüne ek olarak, ‘’işte lige asılalım.  Şampiyon olup yeni stadımızda Şampiyonlar Ligi’ katılalım’’ gibi…

 Aslında mantıken biraz katılıyorum. Ama bir Galatasaraylı olarak yediremem böyle bir şeyi asla! Ne demek yahu bu?  Galatasaray’ın 2 kulvarda yetecek gücü yok demek oluyor. Ben mi yanlış anlıyorum yoksa?  Ayıptır bu!

sarp:

 Evet be abi! Galatasaray dediğin zaman her türlü ilk 3 olması gereken kadroyu flaş takviyelerle anca 3.yaptı adam. Taraftar da lige asılırız diyor ya… Tottenham mıyız, Deportivo muyuz , Kayseri miyiz yahu?

mustafa:

 Hah! Aynen öyle.  Maalesef böyle zannetmeye başladılar.  

sarp:

 Aman Rijkaard’a laf ettirmesinler.  Valla ben onu bunu bilmem.  Bu takım Fenerbahçe’ye lig maçında bir daha yenilirse rüzgar tersine döner artık..  Avrupa’dan elen, Fener’e yenil…  Eee,  ne iş yapar abi Galatasaray hocası o zaman?  En güzel kombineye sahip olmak dışında ne anlamı var o kulübede oturmanın?

mustafa:

 Doğru tabii. Şimdi annemin bana bir sitem sözü vardı. Bundan yıllar önce, lise yılları… İşte dersleri umursamadığımız dönemler falan.  Klasik okul toplantısı olur bilirsin. Tüm sınıfların öğrencilerine atılan en büyük kazıktır bu toplantılar. Neyse, lise 1 ! Pazar günü gelmiş. Notları açıklıyor hocalar… Özünde iyi bir cocuk ama dersler pek iç açıcı değil  hanımefendi klişesine uğramış annem. Ek olarak matematik: 2,  fizik: 1, kimya: 3, biyoloji: 4 …  Diğerleri  bu sıralamayla gidiyor işte.

 Her neyse, annem demişti ki  ‘’oğlum bari bir derse iyi odaklan. Bir tanesini 5 yap! ‘’  Sitem doluydu elbette… Şimdi senin örnek ona benzedi. Avrupa yok, geçen senenin başarısızlığı var. Elle tutulur bir gelişme yok!  Bari artık lige odaklan, ya da Fenerbahçe’yi yenmesini bil. En oluru,  ligi kopart, Feneri de yen. o misal… Şuna odaklansak bari. Ben de memnun olsam, annem de, tüm Galatasaraylılar da.

sarp:

 He yani.. Öyle işte. Ekşi Sözlük’te var ya bir kalıp;

‘’ içki yok,  sigara yok, kumar yok, ne var lan it ?! ‘’ 

mustafa:

 Hahah evet…

 

Güzel bir Sonbahar sohbeti  oldu. Sonuna kadar sabırla okuyanlara da sevgilerimizi sunarken; asla körü körüne eleştiri olmadığını da belirtelim. Muhtemelen az çok vurgulayabilmişizdir yakındığımız durumu. Aslında ben bir şey yapmadım.  Dinleyerek geçti.

 

Son olarak değinmek istediğim bir şey var. Galatasaray Sözlük’ün kıymeti bilinsin. Oranın kurucusu olan iki kişi  gs ve hagi başta olmak üzere  ( ki kendilerini tanıyorum.  Tanıştık, sohbet ettik, eğlendik, kafa yorduk, maça gittik…) moderatörlerinden, yazarına kadar hepsi  bir şeylerin ucundan tutmuş, işi gücü olan, bilgili, aile ortamını koruyan kişilerden oluşuyor.  Tabii ki her ailenin yaramaz bir çocuğu olur. Fakat oranın sunmuş olduğu nimetlerden faydalandık çok fazlaca. İnsanlar, ağabeyler, kardeşler de tanıdık ora sayesinde. Karaborsadan 5 katı fazlasına satılan derbi maçı biletlerini bedavadan veren dostlar edindik. Yardımcı olduk, yardım alan olduk. Yeri geldi 7-8 saat aralıksız oturduk. Kendi adıma söylüyorum, 2 senem geçti o platformda. Kurulduğu gün haberi gelmişti. Bir uğradık, daha da çıkamaz olduk. Bundan da son derece mutluluk duyuyorum. Orada yazan, Galatasaray’ın bünyesinde çok önemli yerlere sahip kişileri de tanımış olduk.  Eski futbolcu ağabeyler, halı saha maçlarında bizi madara da etti. Devam da edecek…

Kaldı ki bu yazı da ( Galatasaray Sözlük )  hiçbir yere gönderme değildir. Sadece azıcık da olsa yazabildiklerimi tuşladım. Öylesine…

Eylül 6, 2010 at 12:50 am 1 yorum

Anadolu Mutlu:2 – Çöküş Devam Ediyor: 1

Sivas’ın dayanılmaz soğuk havası da, buzlu zemini de bahane olamazdı 14 Ağustos 2010 akşamı için.  Bir bucuk sene geçti ama ben hâlâ gözle görülebilir bir ivmelenme ( 2009-2010 ilk 7 maçlık seri hariç) göremedim. Hani görsek  de ne olacak istikrar olmadıktan sonra?  Bunu da sorup sorup duruyorum kendime. Nihayet  ‘oldu‘  diyemedi Galatasaray’ı takip edenler. Bir futbolsever, futbol seyircisi için geçerli diyelim bu oldu, olmadı bahsi. Görünen köy kısacası… Ama  diğer taraftan Galatasaray  taraftarını hiç söylemeye gerek yok. Oldu ve olmadının çok ötesinde yaşadıkları. Onlar çilelerin çilesini çekiyor orta sahayı, defansif kopuklukları ve kaleci görünümlü  valeyi izledikçe. Galatasaray Futbol Takımı’nın dün gece Sivasspor karşısına deplasmanda sürdüğü kadrodan normal şartlarda, asıl olması gereken Galatasaray’da  ilk 11 olabilecekleri bir sıralayalım öncelikle:

Kewell, Arda, Neill. buraya kadar tamamdır.Yani garanti oynar onlar.  Ek olarak  Hakan Balta, Cana. (mecburen)

Yani artık şu durum (ilk 11)  Galatasaray Futbol Takımı’nın kadro anlamında ne kadar komik bir halde olduğunun bariz kanıtıdır. Aslında sadece kadro deyip de geçiştirmemek lazım. Vaktim ve Zamanım varken, bu satırlar da bana aitken bir şeyler diyeceğim var. Ey Yüce Galatasaray adının cüce yönetimi,

– Siyasetçi değilsiniz! Vaatlerde bulunmak sizin kuyunuzu kazar. (uefa kupasını alacağız. 5 yabancı gelecek vesaire…)

– Etik davranmıyorsunuz. Oyuncunuzu, teknik direktörünüzü küçük düşürüyorsunuz taraftarın gözünde.

-Yetkili kişinin işine son vermek için adeta bir akrep seçip, etrafını ateş ile sarıyorsunuz.

Bu kadar haysiyetsizlik ile,  acziyet ile, bilirimcilik ile bırak kulüp yönetmeyi, apartman bile yönetilemez.  Alt komşu, üst komşu birbiriyle başlar dedikoduya. Çayları da demlerler, atıp tutarlar bol keseden.  İşte bu hocam. İçinde bulunduğunuz pislik durum bu. Konuşan bol, vaadler durmaksızın devam ediyor, Sözde yapılanma-özde çuvallama…


Dönelim tekrardan dün akşamın saatli bomba tadında patlayan kadrosuna.  Kewell, Arda, Neill, Hakan Balta ve Cana dedik yukarıda. Şu görüntüde  Aykut Erçetin,  Ali Turan, Ayhan Akman, Emre Çolak ( olmamış, kızarmamış börek)  Mehmet Batdal ve Mustafa Sarp asla ilk 11 sürülemeyecek kapasitede futbolcular. Yoklukta diğerlerine nazaran göze hoş gelen bir Ayhan var. Hani o da olmasa defans ile hücum arasında kalan bağlantının hali ne olacak diyebilirsiniz. Yokluktandır işte efendim o. Bu işi yapabilecek kalburüstü oyuncuları örnek verebilirim ama bu sefer de paran varsa al diyebilecek kişileri bildiğim, tanıdığım için hiç gerek duymuyorum buna. Halbuki ne zararı var efendim güzel benzetmenin? Ah yiğidim, ne güzel futbolcu şu gerrard, pirlo demenin dezavantajını henüz görmedim bireysel anlamda. Tam tersine artısı oldu. Düşündükçe hayal gücüm genişledi. Bir gün baktım dualar kabul olmaya başlamış. Lincoln ile salatalar, mezeler soframıza konulmuş,  Elano ile de ana yemeğe geçmişiz. Sen şimdi bu sofranın tatlısını, bitter çikolata damlacıklı Keita’sını hiçbir bilgi verici  ufacık  açıklama yapmadan, sadece ‘ kendisi gitmek istedi. fiyat iyiydi ve gönderdik ‘ diyerek yollamış isen, artı bu huyuna da devam etmeye meyilli olduğunu ben seziyorsam; eşittir  ilk  seçimlerde tabiri caizse  ananız ağlayacak.

Bunun bir diğer anlamı da  ‘siz ne kadar  dar görüşlü, belediye başkanı zihniyetinde insanlarsınız? ‘ olabiliyor. Bence tam da oldu. Yahu düşünsene, sen sadece işini gözle görülür şekilde mantıklı yapacaksın ve gelecek başarılar senin vadene ekelenecek. Rakibindi, seçimlerdi falan filan bunların hiçbiri seni ilgilendirmeyecek. Fakat sen ne yapıyorsun? Karşında, sana muhalif olan ilk kişiyi bir gram doğruluk payı, gerçekçi fikirleri ve projeleri  olmamasına rağmen yüceltiyorsun. Niye? Çünkü senin ve ekibinin  tek alternatifi o oluyor da ondan. Belediyeciliği de kattım işin içine ama vallahi benzetecek başka bir şey bulamadım. Türkiye’de Belediye Başkanları, yönettiği bölgeyi sömürür, imkanları kullanır, para kazanır, ekibini kurar, ekibini bozar… Bu böyle işler bizde. Yani genelde böyle işler diyelim biz.


Frank Rijkaard,

Olmadı hocam. Yapamıyorsun. Seni körü körüne savunanları da gördüm, at gözlüğü takarak dışlayanları da. Bana sorarsan pek bir numaranı göremedim. Şunun şurasında tek okuyucum senmişsin gibi düşünüp öyle yazıyorum Frank hoca. Bu yüzden içimi dökmemin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum. Söylemek istediğim bazı şeyler var. Mesela ben, senin geldiğin gün,  aylar önce bazı kitle iletişim araçlarında, dost meclislerinde;   ”Frank Rijkaard taş çatlasa 3 sene kalır bu takımda. Bunun ilk senesinde takıma uyum, yeni bir sistemi aşılamak ile geçer ve hüsran olur. İkinci senesi yapılanma ayağını tamamlamak ile devam eder ve sistem geyikleri sürer, sonuç alınamaz. Ha bu kadar yaşanılan şeye içerden dışardan tahammül edilirse bunlara ek olarak bir de 3. seneyi yaşar. İşte o zaman  muhtemel şampiyonluk gelir. Ha ama bakın bana kalsa istikrar derim, Galatasaray’ın geleceği derim 30 sene tutmak isterim bu adamı takımın başında. Ama olması da mümkün değil. Yine 2. senenin sonunda şutlanır, akabinde ya Hagi, ya Fatih Terim ya da Lucescu söylentileri çıkar. Bahsi geçen meşhur sistem de yine kaybolur gider. Biz yine, yeniden yapılanmaya başlarız.  ” demişim.  Yani bu dediklerim az çok demeden görüldüğü üzere…

Üzülüyorum elbette. Bir teknik direkörün hayatında alternatif yollar da olmalı.


Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Hasan Şaş;

Evet, sizlerden sadece biri dün akşam sahada olup Arda Turan’ın çok gereksiz bir anda çekmiş  olduğu şuttan sonra ona dönüp, yakasından tutup sarsarak bağırsaydınız, Arda bir sene boyunca kendine gelemezdi. Koca bir sezon şut çekmeye çekinir, takım yararına yapılabilecek her şeyi denerdi.  Gelelim buradan Arda’nın Emre Çolak’a sitemine. Uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Tek merak ettiğim konu, ”acaba Emre ne kadar umursayacak Arda’yı?”


Galatasaray Futbol Takımı,


Geçen sezon dahil bu sezon ile birlikte en gözüme çarpan değişikliği kendi yarı sahasına çekilerek gerçekleştirdi. Ali Sami Yen’de, deplasmanda farketmeksizin son derece pısırık, ısırmadan, agresiflikten yoksun bir futbol aşılanıyor bu takıma. Bu da GALATASARAY görmüş bünyeleri, özellikle beni müthiş sinirlendiriyor, öfkeli bir insan haline dönüştürüyor. Adeta düşman askerler bölgemi ele geçirmiş ve  insanların aklını çelip kötüye kullanıyor hissine kapılıyorum. Gün geçtikçe eriyen, uyumsuz, pas yapamayan, sözde 4-3-3 ‘ü top şişirerek oynuyor.


Sivasspor, Galatasaray karşılaşmasına gelirsek bunca yazılandan sonra pek bir konuşulası yok kendi adıma.  Son  2 yıldır gelenekselleşmeye az kalan öne geçip yaslanma taktiğinin chapter‘larını  hafta hafta atlıyoruz. Bu konuda ders kitaplarının chapterları oluruz. Hiç şüphem yok.  Bol pozisyon verilen, sonuca gidilemeyen, alternatifsiz tek taktik anlayışı ile devam eden maçlardan bir diğeri idi. Sivas adına diyecek  çok fazla analizim yok. Çünkü iyi ve oturaklı bir Galatasaray olmadığı için kayda değer bir şeyler söylemem zor oluyor onlar adına da. Bol pozisyon buldular, gerektiği kadarını atıp 3 puanı aldılar.

NOT: Bu arada bu kadar uzun yazıya tahammül eden olduysa sonsuz teşekkür ederim. Başlığı atıp, hakkında yazmam gerekenleri en son satıra bırakarak okyuyucu çekmeye çalışan internet gazeteciliği yaptığımı hissettim ister istemez. Böyle düşünmemişsinizdir umarım. Sivasspor- Galatasaray maçı adı altında  söylemek istediğim, gözüme çarpan aksaklıkları belirterek son noktayı koymuş bulunmaktayım.


Ağustos 15, 2010 at 2:06 am 3 yorum

Eski Yazılar


Ağustos 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,751 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best