Yazar Arşivi

Arjantin – Brezilya Maçının Ardından

Doğu Avrupa’da bir Güney Amerika derbisi oynandı dün akşam. İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu’nda iki ezeli rakip çarpıştı.  Maçla ilgili en ilginç detay şüphesiz Brezilya coachu Magnano’nun Arjantin’de çalışması ve burda büyük başarılar yakalamasıydı. Maçla ilgili thisistebesttillwedobetter‘la gün boyu mesajlaştık ve yorumlarda bulunduk. Genel kanımız Brezilya’nın favori olduğu ve Huertas’ın çok formda olduğu maçın kilit adamı olacağı yönündeydi. Ancak kendisine hemen hemen her mesajımda gönlüm Arjantin’den yana ayrıca Prigioni > Huertas diyordum.

Karşılaşma başladı ve ilk çeyrekte gözlerin üstünde olduğu Huertas Prigioni ikilisi karşı karşıya geldi. Coach Magnano Arjantin’i çok yakından tanıdığı için Prigioni’nin yedeksiz olduğunun farkındaydı. İlk hücumlarda topları Huertas’la kullandılar ve Prigioni’ye 3 dakikada 2 faul aldırmayı başardılar. Huertas maça çok iyi başlamıştı ve Prigioni kenara geliyordu. Brezilya oyunun kontrolünü eline aldı, Barbosa’yı da devreye sokarak vurup gitmek istedi. Ancak Arjantin’in geri adım atmaya niyeti yoktu ve Delfino-Scola ikilisiyle maça ciddi manada asıldılar. Maç kafa kafaya gitti 40 dakika boyunca ancak Arjantin Prigioni’nin sazı ele almasıyla ve oyunda kaldığı her dakika üst düzey oynamasıyla birlikte belli dönemler hariç bütün maça hakimdi. Sadece vurup gidecek güçleri yoktu. Bench katkısı minimum olacağı beklenen Arjantin bu konuda da Brezilya’dan daha etkin olunca; Brezilya tamamen yıldızlarının eline kaldı. Huertas bence Magnano’nun Prigioni hamlesi olarak kullanmaya başladığı şutları soktuğunu görünce devam etti, aslında soktu da. Ama bu şutlar takım dinamiğini ve en önemlisi de Splitter’in ritmini bozdu. Splitter üzerinde Oberto’nun da harika savunmasını es geçmemek lazım.

Arjantin için maçtan önce ilk beş oyuncuları ne kadar bir arada oynarlarsa o kadar kazanma şansları çoğalır demiştim. Dünkü maça baktığımızda Oberto’nun uzun süre aldığını, Scola-Delfino’nun sadece 1 dakika dinlendiğini ve Prigioni’nin savunmada oturup hücumda oynadığını gördük. Arjantin adına doğrularda bunlardı. Eğer oyunun iki alanında da tempo yaparlarsa kendilerinden daha atlet olan ve daha genç olan Brezilya’yı yenmeleri mümkün değildi. Tam bu noktada Coach Hernandez’in kritik hamleleri girdi devreye. Mesela ilk 3 dakikada 2 faul alan Prigioni 3. faulunu maçın bitimine 4 dakika kala yaptı. Prigioni’yi savunmalarda yanına alan Hernandez, hücumlarda sahaya sürdü. Dünkü maçta Prigioni resmen NFL hücum takımı oyuncusu gibiydi. Bunun yanında Arjantin maçı Prigioni Scola ikili oyunlarıyla kazanırken, Brezilya her defasında bu ikili oyunlara savunma hatasıyla karşılık verdi. Yardıma gelen uzun hücum tehditi çok az olmasına rağmen Prigioni’nin üstünde kaldı ve Scola her defasında boş şut buldu. Turnuvada god mode on şeklinde oynayan Scola’da her defasında bunları cezalandırdı. Bunun dışında Delfino tam bir lider gibiydi ve takımı ne zaman sıkışsa taşın altına elini koydu. Gerek şutları gerek penetreleri görülmesi gereken bir solo performanstı. Ancak Arjantin’te en önemli nokta şuydu; sıcak adamın üstüne gittiler. Scola çılgın atıyorken onun üzerinden, Delfino solosunda onun üzerinden oynadılar. Hatta ekstra katkı veren Jasen’in üzerinden bile iki oyun oynadılar. Brezilya ise bütün takım dinamiklerini bozarak ve basketbolun doğrularına ihanet ederek Huertas ve Barbosa dışında neredeyse top kullanmadı.

Sonuç olarak hakeden ve doğruları yapan takım olan Arjantin kazandı. Maçtan önce dilediğim şey gerçekleşti. Sıra thisisthebesttillwedobetter‘ın dileği olan Sırbistan-İspanya maçının İspanya galibiyetiyle sonuçlanmasında.

Reklamlar

Eylül 8, 2010 at 8:53 am 5 yorum

Kuş Bakışı 12 Dev Adam

 

Şampiyona başlamadan evvel bu kadrodan ve teknik heyetten pek umudum yoktu açıkcası. Biz Galatasaraylıların meşhur bir lafı vardır ‘’ Rapid maçıyla başladık’’ diye. İşte 12 Dev Adam’da Fildişi maçıyla başladı. Benim haricimde herkes bu takımdan oldukça umutluydu. Benim elimde ise umut beslememek için net veriler mevcuttu. Mevcut coaching ve federasyonla homojen bir yapı sağlanıp emin adımlarla başarıya yürülebileceğine inanmıyordum.

Herkes Tanjevic ve ekibinin turnuvalarda başarılı olduğunu savunuyordu. Ben ise aksine turnuvalarda başarısız olduğumuzu düşünüyordum. Tanjevic ile gidilen turnuvalarda alınan kazanılan dereceler aşağıdaki gibidir;

2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takımlı turnuvada 12. olduk

2006 Dünya Basketbol Şampiyonası: 24 Takım içinde 6. olduk

2007 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 Takım içinde 12. olduk

2008 Olimpiyat Oyunları: Katılamadık

2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 Takım içinde 8. olduk.

Görüldüğü gibi hiçbir turnuvada çeyrek final ötesini görememişiz. 1952’den beri Olimpiyatlarda yokuz. Kimse kusura bakmasın ama Dünya Şampiyonasında 6.lık benim açımdan başarı değildir. Potansiyelsiz genç bir takım oluruz tamam ama biz tarihimizin en iyi jenerasyonuyla bunları yapabiliyorsak kimse başarıdan bahsetmesin.

Bugüne dönelim;

Turnuva Fildişi maçıyla başladı. İyi savunma zayıf rakip bileşeniyle rahat bi galibiyet aldık. Arkasından Rusya maçına çıktık, Blatt’ın takımı önemli oyuncularından yoksun gelmişti buraya. Burada olmasına rağmen de Khryapa’yı bizim maçta kullanamıcaklardı. Ayrıca en önemli kısaları Ponkrashov’da formsuzdu. Bütün bunları alt alta yazınca kazanmamız gereken maçı kazandık ve yolumuza devam ettik. Üçüncü maçımız grubun 1 numaralı favorisi Yunanistan’laydı. Zone’a oldukça tepeden başlamak ve ayakların üstünde kalmak Yunanistan maçının anahtarıydı. Savunmamızın delindiği pozisyonlarda ise Yunanlar gerek boş şutlardan gerekse ikili oyunlardan faydalanamadı ve rahat bir galibiyet aldık. Bu maçın önemi hem turnuva genelindeki rakiplere mesaj vermek, hemde Rus maçının ardından rehavet yaşamadan yolumuza devam etmekti ve başardık. Porto Riko maçında diğer maçlara oranla daha kötü görünsekte rahat tempoda maç kazanabileceğimizi gösterdik. Rakipte bize bela olabilecek tek oyuncu Barea oldukça yorgundu ve bizde Onan’la çok iyi kilitledik. Maç o kadar rahat tempoda oynandı ki Ersan İlyasova basketbolun doğrularına ihanet ederek saçma bir şut kullandı. Porto Riko daha tecrubeli bir takım olsa bize unutamayacağımız bir sürpriz yapabilirdi. Son maçımızı Çin’le oynadık. Rakip 4.lüğü bizde liderliği garantileyince formalite maçı oynandı. Az süre alan oyuncularımız oynama fırsatı buldu ve ezici bir galibiyet alarak ikinci tura moralli çıktık.

2.Tur Rakip Fransa;

Fransa gruplara İspanya galibiyetiyle sükseli bir başlangıç yapsa da devamını getirememiş ve son maçında lakayıtlığı sonucu Yeni Zelanda’ya 12 sayı farkla mağlup olarak rakibimiz oldu. Maçın düşük skorlu ve savunmaların konuşacağı bir karşılaşma olmasını bekliyordum ama Fransa hiçbir hamlemize cevap veremedi ve tarihi bir mağlubiyet aldı. En önemli oyuncuları De Colo-Gelebale-Batum-Pietrus’tan istedikleri verimi alamadılar. Rakipte ayakta kalan tek isim Diaw oldu. Bizde ise Hido’nun muhteşem oyunu ayakta alkışlanırken, Sinan Güler ve Kerem Tunçeri’de çok üst düzey oynadılar. Yalnız gerek grup gerekse bu maçta dikkatimi çeken detay; tempo düşükken yarı sahada hiçbir şey üretememiz. Her hücum el üstü atışlara kalıyoruz ve ilginçtir atışların zorluk katsayısı yükseldikçe isabet oranımız da aynı oranda yükseliyor. Sete sette üst düzey post oyunu olan uzunumuz olmadığı için sıkıntı yaşamamız kaçınılmaz gibi duruyor. Ancak bu eksiğimizi pick n rollerde agresif bir şekilde potaya giderek ve penetre edip boş şut yaratarak giderebiliriz. Biz bunları çok az uyguladık.

Çeyrek Final Rakip Slovenya;

Turnuva başından beri milli takımımızla birlikte en sıkı takip ettiğim takım Slovenya. Hatta öyle sıkı takip ediyorum ki neredeyse fan’ıyım diyebilirim. Taraftarlarının bağlılığı,takımın yüreği,oynadıkları ders niteliğindeki basketbol  en önemlisi motivasyonları ve basketbol tutkuları beni kendilerine bağlayan detaylar. Buraya gelirken Nesterovic ve Lorbek gibi iki önemli uzunlarını getiremediler ancak Brezec sınırlı kapasitesini yüreğiyle birleştirip önemli işler yaptı. Diğer uzunlarıysa tanıdık bir isim Vidmar. Beno Udrih hazırlık kampı boyunca Lakovic’in kendisinden fazla süre almasından şikeyet etti ve kamptan ayrıldı. Coach Memi Becirovic ekolünün başarılı temsilcilerinden. Guardları Dragic-Lakovic oldukça formda. Bence en önemli oyuncuları olan Boki Nachbar ise bu turnuvada çok fit ve motive. Yedekten gelip her şart altında takıma maksimum katkı veren Klobucar ve Slokar gibi oyuncuları var.

Hepsinden önemlisi de tam bir takımlar. Çok doğru basketbol oynuyorlar ve oyunun her iki alanında da birlikte hareket ediyorlar. Biz keskin bir savunma takımıyız, iyi bir savunmamız bizi ciddi manada yukarı taşıyabiliyorken; Slovenler bizden bir level aşağıda bir savunma ve bir level yukarıda bir hücum takımı. Dengeli ve güçlü bir ekip, sahada ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar ve her kilidi açacak anahtarlara sahipler.

Maçtaki kritik eşleşmeler;

Dragic – Tunçeri

Lakovic – Onan

Nachbar – Türkoğlu

Bu eşleşmelerde rakibini hücumda yavaşlatan kazanır.

Son olarak şunu ekleyeyim yazıma; bu maç finalin adı ne olursa olsun turnuvadaki en güzel maç olacak. İspanya Sırbistan Abd’nin olduğu yerde erken final demek haksızlık olur ama finalden güzel olacağını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Çarşamba akşamı için bütün işlerinizi iptal edin ve 12 Dev Adam’ın en az kadar kendileri kadar dev olan Slovenler’le oynayacağı maçı kaçırmayın.

Yazıyı sonlandırmadan önce blog ekibine yeni katılan arkadaşlara hoş geldiniz diyorum. Herkesin bilgisi ve ekleyeceği yazılar bizler için çok önemli. Yeni gelenlerin hepsi birbirinden kıymetli ancak bir kişiye özel paragraf açmam lazım; thisisthebesttillwedobetter.. Üstadımla aynı blog ortamında yer almaktan duyduğum memnuniyeti kelimelere dökmem mümkün değil. Kendisi gerek sözlük ortamında gerekse diğer ortamlarda en saygı duyduğum insanların başında gelir. Engin bilgisinden faydalanmak çok güzel olacak. Aramıza hoş geldin ağabey..

Eylül 6, 2010 at 5:10 pm 6 yorum

Dünya Basketbol Şampiyonası 2010

Turnuvayı düzenlemeye hak kazandığımızda sevinçten havalara uçmuştum. Hep 2010′ un hayalini kurdum, gelecek mi o günler, 12 Dev Adam’ ı ve hayranı olduğum diğer ekolleri tribünden izleme şansına nail olacak mıyım diye hep düşündüm. Her şey hayal ettiğim gibi gelişmese de hayalini kurduğum o gün geldi. Turnuva 28 Ağustos’ ta başlıyor. Elbette ki İzmir’ de tribünde yerimi alacağım ve saati bana uygun olan maçları izleyeceğim. İstisnalar dışında çekişmeli ve sert bir turnuva olmasını beklemiyorum. Daha çok takım olanlar ve ekolünü sahaya yansıtanlar rakibini ezip geçecek.

Diğerlerine göre daha dikkatli izlenmesi gereken takımları sıralarsam; İspanya, Sırbistan, Yunanistan, Arjantin, Slovenya. Bu turnuva da kupanın Avrupa dışına çıkacağını tahmin etmiyorum. En önemli favorim de kardeş Gasol’ lü İspanya. En önemli starları olmamasına rağmen, ABD’ nin eksikleri sayesinde her takımdan bir adım öndeler. Onları zorlayabilecek takımlar Sırbistan ve Yunanistan gibi görünmekte.

Yazıyı sonuca bağlamak gerekirse, yıldız bakımından sönük ama sert ve savunmaların konuşacağı bir turnuva bekliyorum. Milli takımımıza çeyrek finalin ötesine şans vermiyorum, umarım yanılırım ama şu bilinmeli ki çeyrek final bile iyimser bir tahmin. İlerleyen günlerde gruplar ve takımlar adına detaylı değerlendirmeler yapacağım.

Ağustos 11, 2010 at 6:27 pm Yorum bırakın

Aklınızı Başınıza Devşirin

En baştan uyarayım, bu bir basketbol yazısıdır.

Emir Preldzic, genç sloven basketbolumuzu kurtarmak(!) için alelacele devşirildi. Bütün hesapları bir kenara bırakarak şunu konuşalım; Emir çok pozisyonlu bir oyuncu olmasına rağmen ana pozisyonu nedir? SF. Peki bizde SF oynayabilecek oyuncu var mı; Hidayet Türkoğlu, Evren Büker, Ersan İlyasova. Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. İlla ki birini devşireceksiniz center veya pg devşirin. Yada en iyisi aklınızı başınıza devşirin.

Pg mevkiinde Kerem Tunçeri güvenilecek şutu olan bir oyuncu değil, Ender Arslan güvenilecek bir basketbolcu değil, Engin Atsür uzun süreli sakat ayrıca penetreci ve yaratıcı değil, Sinan Güler malesef pg değil. Aslında Sinan’ ı buraya eklemek ona haksızlık ama dahi Tanjevic ısrarla Sinan ‘ı orada kullanıp elimizi kolumuzu bağlıyor. Bütün hücum varyasyonlarımız Hidayet’ in bireyselliğine bağlı kalıyor. En nihayetinde Hidayet’ te insan olduğu için tek başına bir yere kadar yetebiliyor.

Elimizde altın jenerasyonumuz, hatta Avrupa’ nın altın jenerasyonlarından 78-79 kuşağımız vardı. Tunçeri-Türkoğlu-Kutluay-Türkcan-Beşok-Okur gibi çok önemli oyunculara sahiptik. Daha geçen seneye kadar bunlardan faydalanma şansına da sahiptik, ama takımı gençleştiriyoruz 2010′ a hazırlıyoruz hedefimiz altın madalya yalanıyla yıllarca uyutulduk. Görüp görebileceğimiz en iyi jenerasyon Avrupa Şampiyonluğu bile göremeden kariyerinin sonuna geldi. Avrupa Şampiyonluğu az iş mi diyenler olabilir, ancak bu jenerasyon güle oynaya yapardı bu işi inanın.

Muhteşem federasyon başkanımızın her takıma bir devşirme kampanyasıyla, Efes’ te Dudley( allah var hem ülkede bulunma süresiyle hemde kriterliğe uygunluğuyla dudley haketti vatandaşlık ), Galatasaray’ da Shumpert, Fenerbahçe’ de Preldzic’ i izlicez bu sene. Sn. Demirel’ in haberi var mı; Hırvatların yeni kurallı gereği her takım aktif beşinde en az 1 adet 89 ve alt doğumlu oyuncu oynatmak zorunda. Bu ne demek; oyunculara resmi maç pratiği kazandırmak gerek. Bizde de büyük ihtimalle seneye her takımın aktif beşinde en az bir devşirme oyuncu bulundurma zorunluluğu oluşur. Yazık ki ne yazık.

Yazıldı mı çizildi mi başkan içimizdeki İrlandalılar maça gelmesin diyor. Biraz orjinal ol başkan, bu espri ilkokul çocuklarının dilinde artık. Eleştiriyorum seni Sn. Demirel, 20 yıldır federasyon başkanı olmana rağmen FIBA üzerinde zerre ağırlığımız olmadığı için eleştiriyorum. Milli takım her sene ileri gitceğine koşar adım geri gittiği için eleştiriyorum. En lazım olan zamanda milli takım head coachsuz 5 ay geçirdiği için eleştiriyorum. Başkan olarak her kulübe aynı mesafede duramadığın, uşaklık yaptığın için eleştiriyorum. Eleştiriye daha doğrusu doğrulara tahammulün olmadığı için eleştiriyorum. Tarihimizin en büyük turnuvasını organize edemediğin için, salonları ucu ucuna yetiştirdiğin için, milli takımla halkın arasındaki bağı kopardığın için eleştiriyorum.

Ben İrlandalıyım senin deyiminle başkan. Bir jenerasyonu yokettiniz Tanjevic’ le birlikte. Yerlerine bir tane oyuncu yetiştiremediniz. Şimdi goygoycularınızla, dalkavuklarınızla hayırlı turnuvalar dilerim.

Ağustos 10, 2010 at 8:51 pm Yorum bırakın

Lorik Cana

Tek isteğim var senden Lorik Cana; SAHADAKİ BİZ OL !

Temmuz 8, 2010 at 7:53 pm Yorum bırakın

Galatasaray Yönetimi

Çok salladım kendilerine dost meclislerinde yalan yok. Aslında hala da kalbim doğrulmuş değil, nedenini yazımda belirticem. Öncelikle son iki haftadaki gelişmeleri ele alalım.

Ben her zaman Adnan Polat ve ekibine güvenen bir taraftardım, ancak Haldun Üstünel’in istifası bu güvenimi ve sevgimi zedeledi. Haldun bizden birisiydi, taraftardı, profesyonelliğe inat Haldun Üstünel’di. O gidince bir umutsuzluk havası çöktü camiaya ve taraftara. İster istemez ben de etkilendim bu havadan. Adnan Sezgin üzerinden iğrenç espriler yaptım arkadaşlarla. Haldun’ un vedası kolay olmadı gönlümde. O sadece transfer yapan, herkesin hayran olduğu at kuyruklu değildi benim için; bir taraftarın modern yönetici siluetine bürünmüş haliydi. Haldun Üstünel’ i hep Galatasaray’ ın vizyonu olarak lanse ettim kendime ve çevreme.  İşte o Haldun Üstünel gidince sandım ki bittik biz. Bir de üstüne Abdul Kader Keita satılınca yönetime öfkem bir kat daha arttı.

Başkan basın toplantısı yapmış bugün, izlemedim. Aklı başında şeyler söylemiş. Galatasaray başkanına yakışır söylemlerde bulunmuş. En azından basına ‘ben sizi dövüyor muyum?’ diye sormamış. Hem de haketmelerine rağmen..

Keita’nın satıldığı haberini iş arkadaşlarımdan aldım. Değere baktım 8.150.000 € yazıyordu. O anda yönetimi vizyonsuzlukla suçladım, nedeni Keita’nın satılması değil, aldıkları değere futbolcu satmalarıydı. Ancak öğrendim ki Lyon’ a ödenecek olan 5.6 milyon €’yu da Katar kulübü ödeyecekmiş. Bütün bunları alt alta yazınca yaklaşık 14 milyon €’ luk bir değer ortaya çıkıyor ki; bu da yeterlidir nazarımda. Bir şok dalgası vurdu taraftarı, yönetim sessiz taraftar öfkeliydi. Transfer için adı geçen adamlar taraftarı mutlu edecek gibi görünmemekteydi. Tam bu noktada yine ters köşe oldu taraftar. Gelen isim Lorik Cana oldu.

Yönetimde kafamı kurcalayan başka gelişmeler de var; mesela Haldun Üstünel’ in istifası. Bu denli herkesin sevgilisi olmuş, açığı olmayan, taraftarıyla barışık ve vizyon sahibi bir yönetici bu şekilde ayrılmamalıydı. Bu ayrılıkla ilgili herkes bir teori attı ortaya, benim teorim ise; Yiğit Şardan üzerine kurulu. Son seçimde Adnan Öztürk lise topluluğunun açık desteğini arkasına almışken, Polat liste çalışmalarına devam etmekteydi. Bu noktada Adnan Polat lise oylarından pay alabilmek için Yiğit Şardan’ la bence açık bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma; Şardan’ın Polat’ın listesinden seçime girmesi üzerine kuruluydu. Bilenler bilir, Özhan Başkan ikinci döneminde benzer bir anlaşmayla Polat’ı listesine alarak seçimi kazanmıştı. Şimdi de Polat Şardan’ı alarak kazandı. Karşılığında da bir sonra ki dönemde Şardan’ı desteklerek başkan yapacak şekilde bir anlaşma içerisine girdi bu ikili. Peki taraftar ve camia Haldun Üstünel’ i başkan olarak görmek istermiydi. Bence en az Yiğit Şardan kadar isterdi. Tam bu noktada Yiğit Şardan Polat’tan aldığı destekle Üstünel’i devre dışı bıraktı. Böylece güçlü bir rakibini elemiş oldu. Hemde daha seçime 2 yıl varken. ( bu tamamen şahsi komplo teorimdir )

Birde basketbol şubesinin durumu var önümüzde. Oktay Mahmuti hamlesiyle heyecana kapılmıştık ancak malesef çabuk durulduk. Durmamak takımı takviye etmek lazım, hemde ligdeki rakipler tarihlerinin en güçlü kadrolarını kurmak için çabalarken. Bu durgunluk bu suskunluk bize yakışmıyor. Yerli yabancı çok önemli isimler almamız gerekmekte.

Artısıyla eksisiyle yönetim değerlendirmem bu şekilde. Elbette hatalar yapılacaktır ancak bu hataları minimuma çekmek, ekip çalışmasını unutmamak, her branşta scoutinge yeterli önemi vermek kulübümüzü hakettiği noktalara daha çabuk taşıyacaktır. Bütün bunların ışığında yönetimden ilk beklentim Galatasaray’ı futbol kulübü değil, spor kulübü olarak yönetmeleridir.

Temmuz 8, 2010 at 7:24 pm 1 yorum

Mental Değişim

Bu yazı aslında bir bakıma deneme sürüşü olacak benim için. Ekip içine tamsaha tarafından davet edildim ve ilk postumu Galatasaray Cafe Crown üzerine karalamak istedim.

Galatasaray Cafe Crown denildiği zaman hep kaos gelirdi kamuoyunun aklına. Haksız da sayılmazlar, son yıllarda hangi yabancı iki yıldan fazla süre geçirmiş bu renkler altında. Yabancıları geçtim yerlilerde bile müthiş bir değişim söz konusuydu. Takım 2 yıl önce eurocup final four’u oynar, sezon bitiminde yerlisinden yabancısına dağıtılır. Aslında bütün bunlar olan bitenler, forma skandalı vs, bunlar herkesin bildiği şeyler. Üstüne çok konuşmaya, yazmaya ve irdelemeye gerek yok. Asıl mevzu son iki haftada takımda baş gösteren gelişmeler.

Herkes Cem Akdağ ile devam edilmesi gerektiğini yazarken, ben coaching değişiminin takıma faydası olacağını düşünmekteydim. Yönetimde benim gibi düşünmüş olmalı ki Cem Hoca medeni bir şekilde görevden alındı ve yerine kimsenin tartışamayacağı bir isim olan; Oktay Mahmuti getirildi.

Öncelikle iki hoca arasındaki farkları göz önüne alalım;

Cem Hoca insani ilişkileri ön planda tutan, oyuncularıyla yakın ilişkiler içerisinde bulunan, takıma duygusal yaklaşan ve motive etme özelliğini ön plana çıkaran bir coach iken.

Oktay Hoca sert ve agresif bir kişilik, oyuncularına yeri geldi mi gaddarca davranan, doğrularından asla taviz vermeyen, savunma ekolünü benimsemiş, hataya prim tanımayan yapısıyla dikkat çeken, çok iyi bir taktisyendir.

Bu değişimden şüphesiz takımda kalan oyuncular (ki sayıları çok az) nasibini alacak. Oyun içinde rahatken bir anda sistemin bir parçası haline gelecekler. Savunmayı motivasyonla yapan bir takımın oyuncularıyken, bir anda sistemsel savunma yapan bir takımın oyuncuları olacaklar.

Çok pozisyon bilirim; tek top kaybı yüzünden veya savunmada bire bir yenildiği için kenara alınan oyuncuları. Oktay Mahmuti böyle bir kişiliktir. Doğrusu kanundur ve onun kanunları değiştirilemez. Geçen sene oyundan memnun olan taraftarımız çoğu maçta takımını yalız bıraktı malesef, geçen sene öyle bir takımımız vardı ki; 99 yese 100 atıp maç kazanabilme yetisine sahipti. Bu sene öyle bir takıma sahip olacağız ki, belki de rakip 70′ i bulduğu zaman mağlubiyetimiz resmileşecek. Ama o rakip 70′ i göremeyecek.

Oktay Hoca yanında elbette birilerini getirecektir. İlk transferi de Ermal Kuqo oldu. İlk sezonunda beklentileri çok yüksek tutmamakla birlikte kaliteli isimleri takıma kazandıracağına da eminim. Kafamdaki tek soru işareti Oktay Hoca’nın sisteminin oturmasını camia olarak bekler miyiz? Ayrıca o sistem oturduktan sonra savunma takımını izlemeye sabrımız olacak mı?

Ancak herşeye rağmen; hücum maç kazandırır, savunma şampiyonluklar.

Haziran 9, 2010 at 8:13 pm 1 yorum

Yeni Yazılar


Ekim 2018
P S Ç P C C P
« Şub    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 78.140 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best