Archive for Kasım, 2010

GALATASARAY:1 BEŞİKTAŞ:2

Hayatımda ilk defa zirveden bu kadar uzakta oynanan bir derbi maçına gittim dün. Galatasaray’da sıkıntılar malum; yönetim çatlak, futbolcular sakat vs.  Beşiktaş da bizim geçen sene geçtiğimiz tünele girmiş, çıkışı ararken ha bire duvara çarpıyordu haftalardır. Bu şartlar altında ne bir derbi heyecanı vardı ne de maçtan bir kalite beklentisi.. Zaten maça gelenlerin bir çoğu Sami Yen’de son derbi diyerek almıştı biletini. Bir de Beşiktaş maçı rahatlığı vardı üzerimizde ama bu sefer olmadı.

Hagi bizim için çok özel bir adam. Kötü bir şey söylemek eleştirmek zor ama anlayamadığım bazı şeyler var. Mutlaka Hagi’de bunların bir cevabı vardır ama ben bir çok ihtimali düşünüp bunların cevabını bulamadım. Hagi gerçekten Galatsaraylı bir adam. Bu zor zamanda görevi kabul etmesi para pul iş güç için değil tamamiyle bu nedenledir. Anlayamadığım şeyler Misimovic olayıyla başlıyor. Hoca Hagi olduğuna göre bu kararın onun tasarrufu olduğunu kabul ediyorum öncelikle. Taşın suyunu sıkmak için göreve geldikten sonra taşın en çok su çıkacak parçasını bu kadar çabuk koparıp atmasını algılayamıyorum mesela. Misimovic olmayınca Sabri’yi ortaya çekip sağ beke Ali Turan’ı çekmek zorunda kaldı. Quaresma’sız hücum yönü zayıf olan Beşiktaş’a alternatif yaratmaktan başka bir işe yaramadı bu hamle. Bütün planı geride bekleyip Guti’nin atacağı toplarla gol aramak olan Beşiktaş Ali Turan’ı görünce hemen Holosko’yu sola çekti ve hücumda maden buldu. Sonuç olarak da 20 metre Holosko’yu kovalayan Ali Turan ceza sahasında adamın ayağına kayma gereği hissetti nedense. Bunu halı sahada yapana bile ilk defa mı top oynuyorsun diye sorarlar. Forveti olmayan takımda Sabri’yi öne atıp orta yapması da beklenmiyeceğine göre Sabri’yi öne atmak bence bariz bir hataydı. Sahada Holosko’yla beraber en hızlı adam sendeyse ve mevkisi sağ bekse onu Holosko’nun karşısına koyarsın. Ama Misimovic olmayınca Mehmet Batdal’a da güvenemeyince kendi kendini buna mecbur etti. Yine de Barış alternatifi düşünülmeliydi kesinlikle. Takımda zaten yeteri kadar kendi mevkisi dışında oynamak zorunda kalan oyuncu varken Ali Turan’ı sağ bek daha sonra da Servet’i çıkarıp Cana’yı stopere koymak gereksizdi. Devre arasında ve gelecek transfer döneminde Hagi’nin yapacakları daha da önem kazandı artık. Çünkü yapılanlar, ‘ama takımı kendi kurmadı ki’ diyerek açıklanabilecek şeyler değil sanki.

Beşiktaş da dibe vurmuş bir halde çıktı bu maça. Ernst ve Aurelio ile orta sahalarını güçlü tutmaya çalışsalar da hem pozisyon verdiler hem de sezon başından beri hiç olmadığı kadar geriye yaslandılar. Fakat daha 8. dakikada attıkları penaltı golünün avantajını da iyi kullandılar. Bizim orta saha boşalınca Guti’ye öyle bir alan kaldı ki o kalitedeki bir adamın asist yapmaması mucizeydi. O da topu Nobre’nin kafasına koydu adeta. 60’ların futbolu diyen Schuster pek de modern bir görüntü çizmedi dün ama yine de Rijkaard’a ağıt yakan ben bu adamın Türkiye’de kalmasından yanayım, umarım Beşiktaş bunu becerebilir.

Maçın hakemi Cüneyt Çakır şampiyonlar liginde maç yönetiyor ama burada yaptığı işleri anlamak zor. Manasız sarı kartlar, aynı pozisyondan birine devam deyip 10 saniye sonra aynısına faul çalmak gibi tutarsız kararlar, avantaj uygulamaları çoğu kez hatalıydı. İlk yarıda aleyhimize, ikinci yarıda ise lehimize ama istediğimiz herkese aynı muamele. Demek ki hakemler ya renklerden sıyrılamıyorlar maçlara çıkarken ya da onlar da maç seçiyor.

Taraftar nihayet tepkiyi doğru yere yöneltti ve yönetimi istifaya davet etti. Bu sürede kaybettiklerimize daha çok yanarız. Koltukların sökülmesi ise taraftarın çıldırmasından dolayı değil, Ali Sami Yen’den hatıra almak içindi bunu not düşelim. Adnan Polat kadar da kimse bu taraftarı kandırmamıştır sanıyorum. Artık tek beklentimiz bu şerden hayır çıkması olacak ama ne olursa olsun biz mabetten ayrılırken son iki derbiyi kaybetmiş olarak ayrılacağız. Oysa biz orda kimleri devirdik, kimler korkarak geliyordu, kimler galibiyet yüzü görememişlerdi. Guti’ye Beşiktaş formasıyla nasip oldu mesela…

yazan: hadomer

Reklamlar

Kasım 29, 2010 at 2:48 pm Yorum bırakın

“Més Que Un Partido”


Bir maçtan daha fazlası… Bu büyük futbol olayı için temelde söylenebilecek ilk cümle. Peki, dünyanın en formda iki takımının maçını, bu seviyede gerilimli kılan nedir? Veya, ne idi?

Bölüm 1: Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

1930’ların son yılları; İspanya, iç savaşın doğurduğu bir kaos içerisinde… Milliyetçilerle, cumhuriyetçiler savaşıyor; İspanya tarihinin en kara dönemi epey kanlı geçiyordu. Dünyanın dört bir tarafından destek alan cumhuriyetçiler, dünyanın öbür yanını oluşturan Nazi Almanya’sı ve Faşist İtalya’nın desteğini almış olan General Franco’ya direnmeye çalışıyordu. Direnemediler… Ve General, Diktatör, Faşist Franco ülkenin başına geçti. Katalan ve Bask toplum, özgürlüklerini kaybetti. Dillerini konuşamaz, görüşlerini savunamaz oldular. Hatta bırakın savunmayı görüşlerini dile getiremezlerdi. İşte bu noktada, devreye Franco’nun bile susturamayacağı bir silah girdi. Futbol… Katalanlar, cumhuriyet yanlıları, eşcinseller, göçmenler, sol görüşlüler, liberaller, anti-militaristler ve daha nice Franco karşıtları, futbolu, Barcelona’yı kullanıp, öfkelerini kusabiliyor, görüşlerini belli edebiliyor, dillerini konuşup zaferler kazanabiliyorlardı. Hatta, durum o kadar enteresan bir hal almıştı ki; Camp Nou, adeta Franco düşmanlarının kalesi haline gelmişti. Bunun sportif yansıması da doğal olarak Real Madrid nefreti olarak vücut buluyordu. Nereden baksanız “Real” Madrid. Franco da bunun farkındaydı. Elini süremeyeceği tek yer Camp Nou idi. Joan Gamper gönderildiği sürgünde öldürülmüş olsa da söylediği söz 1899’dan beri akıllarda: “Més que un club.” Barcelona, bir kulüpten daha fazlası olmuştur ve öyle kalmaya devam edecektir.

Bölüm 2: “Madridista” Boyutu…

Olayın Real Madrid cephesine döndüğümüzde ise, yıllardır süregelen suçlamalar ön plana çıkıyor. Di Stefano transferinden, hakem ve maç manipülasyonlarına, devlet yardımlarına, vergi muafiyetlerine kadar varan bu suçlamalar; Real Madrid’i karşımıza devletin şımarık çocuğu olarak çıkarıyor. Karşılaştığımız bu ithamların çoğu hala bir efsane olarak bilinse de, Real Madrid’in, Real Zaragoza’dan biraz daha “farklı” olduğu su götürmez bir gerçek. İşin “Madridista” boyutu ise yangına körükle gider cinsten. Real Madrid’in en büyük taraftar grubu olan “Ultras Sur”; aşırı sağcı olmasının yanısıra, Lazio’nun taraftar grubu olan “Irriducibili” ile kardeş grup olmasıyla da yeterince antipatik bir görünüme sahip. Lazio taraftarını açıklamaya gerek duymuyorum. Bakınız; Paolo Di Canio (imam cemaat ilişkisi)

Bölüm3: Bir Garip Transfer Öyküsü

“Don” Alfredo… “Seni tarihe yazsam sığmazsın…” şeklinde methiyeler düzülebilcek bir efsane. Pele’ye göre futbol tarihinin en büyük futbolcusu. Peki, bu zat-ı muhteremin Zidane’dan, Rivaldo’dan farklı olarak konumuzdaki önemi nedir? Cevabı açık: Real Madrid’e transferi…
Di Stefano, River Plate takımında oynarken, ekonomik kriz yüzünden patlak veren grev sonucu, birçok Arjantinli oyuncu gibi Colombiya’ya gider. Burada; Millionairos forması altında 294 maçta 267 gollük performansı, ona Avrupa kapısını açar. İlk hamleyi yapan Barcelona olmuştur. Çetin geçen pazarlıklar sonucu imzaya gelen Di Stefano’yu, Madrid’de bi adam beklemektedir. İsmi çok tanıdık: Santiago Bernabeu… Dönemin Real Madrid başkanı olan Bernabeu; Di Stefano’nun aklını çelip (muhtemel Franco etkisi…), Di Stefano’nun aynı anda Madrid için de imza atmasını sağlar. Bunların üzerine FIFA’da kararı İspanya Futbol Federasyonu’na bırakınca, Barça için yine hüzünlü bir düş kırıklığı kapıda belirmiştir… Federasyon’un kararı gariptir. Dört yıl sürecek sözleşmede Di Stefano ikişer yıl oynayacaktır iki ezeli rakipte. Dönemin, Franco destekli olduğu iddia edilen, Barcelona başkanı Marti Carreto, bu teklifi kabul eder. Fakat baskılara dayanamayıp, bir hafta sonra istifasını vermek zorunda kalır. Barcelona, “Ben oynamıyorum!” havasında, Di Stefano’nun haklarını cüzi bir miktar karşılığı Real Madrid’e devreder ve Di Stefano ilk El Clasico’da “hat-trick” yapar. İşte bu olay rekabeti tam anlamıyla alevlendiren neredeyse ilk sportif unsurdur. Bunu hatırlatmak için mi, yoksa sadece masum bir vefa örneği midir bilemeyiz ama Real Madrid’in yaptığı her transferin imza töreninde, “Don” Alfredo orda durmaktadır. “Unutmayın!” der gibi…
Acaba, “Sarı Ok” Di Stefano’nun orada oturmasını sağlayan spotif faktör nedir? Bu kısım Barcelona taraftarlarını en fazla yaralayan kısım. Çünkü Real Madrid tarihinin en önemli oyuncusu olarak kabul edilen Di Stefano, Real Madrid forması altında geçirdiği 11 sezonda; 8 La Liga şampiyonluğu, üst üste ve toplamda 5 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 1 Kral Kupası ve 1 Kıtalararası Kupa kazanır. 282 maçta 216 lig golü ve Raul’un ancak 2005’de kırdığı 58 maçta 49 Şampiyonlar Ligi golü atması, Franco’nun futbol tarihine -doğruluğu hala tartışılan- etkisinin en önemli örneğidir.

Bölüm4: Futbol Artık Egemen (!)
Günümüze yaklaştığımızda ise; bu rekabetin artık sportif etmenlerden beslenmeye başladığını görüyoruz. 1985-90 arası Lineker, Koeman ile Hugo Sanchez, Butragueno’lu müthiş maçlar; ardından Cruyff’un yenilmez çocukları; sonrasında Figo transferi ve bunun sonucunda patlak veren domuz kafası olayı; Real Madrid’in “çirkin” Ronaldinho’yu transfer etmeyişi ve sonuçları; I. Los Galacticos döneminin kayması ve belki de bunun altında dilek tutan Laporta’nın zaferi… Peki, sırada ne var? Muhtemel bir Mourinho şov, çok formda iki dünya yıldızı…
Ne olursa olsun, şunu bilmemiz lazım; bu iki takım uzağa tükürme yarışması da yapsa, bunun altında başka anlamlar da yatacak. Bunlar ne kadar acı anlamlar ve hatıralar olsa da, sporu ve futbolu güzel yapan, izlenir kılan da işte bu bahsetmeye çalıştığımız anlamlar.
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşçakalın… Metin Aktaşoğlu

Kasım 28, 2010 at 2:40 pm Yorum bırakın


Kasım 2010
P S Ç P C C P
« Eki   Ara »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,851 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best