Archive for Ekim, 2010

Kenan Sofuoğlu için Önce İtalya’dayız. ( bir yarış hikayesinden ötesi )

‘’24 eylül Cuma,25- cumartesi, 26-pazar’’

  1. ( çıtırdan giriş yapalım )

Geç kaleme aldığım bir yazı diyeceğim ama öyle de değil. Aslında 20-25 gün geçmiş üzerinden. Bir huyum var vazgeçemediğim. Daha önce gitmediğim bir yere gidiyorsam ve orayı çok beğeniyorsam önce bir toparlanmasını bekliyorum zihnimin. Çekmiş olduğum fotografları, kendine özgün yaşanan anıları, keyfi, an’ı bekletiyorum bir süreliğine.  Sonradan açıp notlara, fotograflara bakmak bir kez daha götürüyor o güzel yerlere. Kısa bir sürede, daha unutmaya yakınken bir kez daha hatırlıyorum, gitmiş oluyorum oralara bu sayede. Çıtırdan anlattım ki bu huyumu, yaşananları bir an önce anlatacağıma  söz verdiklerim, ulan Mustafa,  gittin o yarışlara, ülkelere haydi  yaz ki okuyalım diyenlerin  ufak da  olsa bir seçeneği olsun beni  affetmelerine dair. Beklettim bir hayli fazla zamandır.

Neyse efendim,  Kenan Sofuoğlu için, şampiyonluğunu görmek için 24 Eylül Cuma günü  Atatürk Havalimanı’na  sabah erkenden ayak basma sözü verdik arkadaslarımızla. Öncesinde, saatler 06.30 gibiyken florya’da 40 çeşitli bir kahvaltıya arz-ı endam ettik.  Boğazına düşkün biriyim. Lezzetin peşindeyim. Hal böyleyken peşinden gittiğimiz ağabeylerimiz, yanımızda tuttuğumuz kardeşlerimiz de bu yolun vazgeçilmezleri oluyor. Muhabbetin de, birbirine karşı olan saygının da, güzel güzel kahkahaların da kalbinin attığı yerlerdir yeme-içme sofraları.

Olabildiğince güzel anları anlatacağım. Giriş çıkış beklemelerini, pasaport kontrolünde geçen zamanı ( gerçi benim öyle bir problemim olmuyor. Fakat grubumuzda yeşil pasaport sahibi olmayan birkaç kişiyi beklemeden mi gitseydik yaaaniee?) atlayarak geçmenin derdindeyim…

24.09.2010 Bologna.

Birçok yerde gördüm ve görmeye devam ediyorum. THY’nin sunduğu imkanlar, bizdeki sistem, modernlik, rahatlık, internet ağı, ulaşılabilirlik, anlaşabilmek gibi imkanlar yoktu orada da.  Hani çok üzerlerine de gitmek gibi olmasın ama ilk 3 listesi yapılsa dünyada, ülkemiz temizinden o listenin gediklisi olur. Atatürk Havalimanı ile Bologna Havalimanı’nı değil karsılaştırmak, neyse bir karşılaştırayım;  bulutların üzerinde gallardo kullanmak ve  köy yolunda Lada Samara kullanmak. Bu ikisini samimi bir şekilde düşünün. Daha da kıyas yapmam. Bir çok ülkede böyle bu. Ha ama İstanbul’un farkı dersin, böyle olmak zorunda dersin vesaire… Bir şey diyemem.

İndik güzel güzel Bologna’ya. Havaalanı’nın en büyük artısı önceden oda ayırttığımız Sheraton’ın  hemen yanı başında olmasıydı. Sheraton konusuna da değineyim bu arada. Hani ismine bakarsın, dünyanın her yerinde Sheraton, Sheraton’dır  dersin. Yok öyle değilmiş. Yine bizdeki kalite yok anasını satayım.  Bu gözler ne gördü?- Pis aksanıyla İngilizce konusmaya çalışan İtalyan resepsiyonun, ‘’ eğer internet imkanından faydalanmak istiyorsanız bu sözleşmeyi imzalamalısınız.’’ Uyarısını. Sözleşmede iki seçenek var. 12 saatlik wireless kullanımı 15 euro. 24 saatlik wi-fi kullanımı 25 euro. Adamlar ayak üstü şoka soktu beni. Hani derler ya, ‘’yemişim parasını’’ aynen öyle. Parasını mesele ettiğimizden değil de, o ortalama üzeri otele verdiğimiz paranın yanında bu yaptıkları kazıklamaktan  başka bir şey değildi.  Önemli olan o da değil. Eğlenmeye, Kenan’ı desteklemeye gelmişiz.  Çıktık otelden. Bologna şehir merkezi’ne doğru gidelim dedik.  Hemen taksi çağırdık. Bembeyaz, son model taksiler geldi otel önüne.  Bindik.  Taksicinin taksimetresinde açılış fiyatı  7.5 euro yazıyor. Taksi dediğim araba da 6 kişilik. Ön koltuğa oturmak yasak.  Dedim ki  ( cümleye girişimi aktarıyorum. bizzat böyle konuştum. Yalan dolan yok )  ‘’ Sevgili piççccii sinyorrr, why 7.5 ?… ‘’

Abilerin sistemi duraktan çıkarken çalışmaya başlıyormuş. Geliş mesafelerini  de bize bindiriyorlarmış. Artı olarak 5 km ötedeki  Bologna piazza maggıore’ye ulaştığımızda da bindiğimiz kişi sayısı kadar kelle başı 1 euro daha alınıyormuş. Yani kısa bir hesap yapalım: otele gelip açılış fiyatını 7.5 euro’dan çakmak + 5 km yol + 4 kişinin kellesinden alınan 1’er euro = vardığımız zaman 25 küsür euro.

Günde en az 2 kere o yolu gidip geldiğimizi düşünün. Yemek, içmek, gezmek, eğlenmek derken bunu her gün tekrarladık. Bu sadece bizim taksinin masrafı. Peşimizden gelen 2 taksi daha oldu hep. Yani 10 türk, 3 taksi ile temizinden  450 euro bıraktı  3 günde sadece taksicilere.

Neyse diyelim buna da…  Ay’ın 24’ü hâlâ. Akşam olmuş yavaş yavaş. Akşam yemeği derdi de başlamış en masumane şekilde. Güzel şeyler var. Tam yemelik. İtalyan mutfağı güzel ama alışmak zaman alır diye düşünüyorum.  Biraz damak tadı farkımız var.  Fellik fellik en uygun yiyecekleri bulmak için girdik bir restorana. Güzeldi. Doyduk…

Cumartesi oldu. Bologna’dan Modena’ya doğru hareket ettik. Ferrari mağazası, Ferrari oteli, Ferrari kiralama, Ferrari ile ilgili her şey… orada da biraz eğlenelim derken 4 saati gömdük Modena’ya.  Harikulade bir ortam. Müthiş temiz, bakımlı, yeşilliği bol yollar, caddeler.. Orta yaşlı amcalar, teyzeler… Her yerden motor sesleri yükseliyor. Yanımızdan sürekli kırmızı ejderler geçiyor…  Bir bakıyorsunuz  50 küsür yaşında bir abimiz atmış eşini yan koltuğa. Güzel güzel geziyorlar. Arada bir gazlıyorlar. Araba Ferrari bu arada.  Öyle gençlerin altında pek göremezsiniz.  Genelde orta yaşlı ağabeylerde ateş gibi Ferrariler mevcut.

O gün kiraladım ben de bir tane Ferrari F430 F1 Coupe.  İstanbul’da tecrübe etmişliğim vardı birkaç kez. İstanbul park ‘ta…  Modena’da ayrı bir heyecan oldu tabii ki. Fakat adamların size güvenip, arabayı vermesi gerçekten inanılmaz bir şey. Sözleşmeye imza atıyorsunuz ama gözünüz korkmasın. Kaza yaparsam masrafları karşılarım diye bir madde falan yok. Sadece ‘’ bana bir şey olursa tüm sorumluluğu üzerime alıyorum.’’maddesinin altına imzayı çakıyorsunuz.  Önce yardımcı pilot veriyorlar yanına. 10 dakika test sürüşü var. Zaten saçmalarsan arabayı senden alıyorlar. Testi geçersen buyurunuz efendim diyerekten  anahtarları teslim ediyorlar.  Uzun uzun Modena asfaltlarında arabayla seviyeli bir ilişki kurduktan sonra Milano’ya geçmek istedim kırmızıyla. Kıyısından döndüğümü söyleyebilirim sadece.  Vazgeçtim… Sergen Yalçın’ın dediği gibi: ‘’ sıkıntı var’’ durumları yaşamamak için vazgeçtim. F430 f1 coupe isimli 4 tekerlekliye  sabredersen 340’ı görebilirsin.  Ha ama bana soracak olursanız  260-280  arasındaki ibreli sürtüşmeyi görür görmez hızımı kesip  dörtlüleri yakarak yol kenarına çektim.  Utanmasam ağlayacağım. O derece alışık olmadığım bir hıza ulaştım otobanda. Hayat bu kadar mı basit ulaaan diyerek 20 dakika kendime gelmeyi bekledim.  Yok arkadaş,  hiçbir şeye benzemiyor bu 260 ve 280 arasında kalma hadisesi. Yol üçgenleşiyor, renkler birbirine giriyor. Yol çizgileri dümdüz oluyor. Kesik kesik değil. Kilometre sayacı çat çat çat hızlı bir şekilde dönüyor.  Yola hakim olamaz hale geliyorsunuz. Müthiş bir kondisyon istiyor. Zaten taş çatlasa 20 saniye kalabildim o hızda.  O da ayrı bir fiyasko kendi adıma.  Her neyse, dediğim gibi çektim müsait ilk anda yol kenarına. O hızda uçak kalkıyor ulan dedim kendi kendime. Sonra insan olacağıma dair söz verip, sadece tv karşısında 300-360 km hızlara ulasılan Formula 1’ i izleyeceğime kendimi inandırdım.  Kısaca anılardan da bahsederken imola’ya uğrayıp sıralama turlarını izlediğimi araya sıkıştırarak Bologna’ya dönüş yaptığımı deklare ederim efendim…

Pazar: …

Aptal saptal kahvaltılara maruz kaldığımız sabah saatlerinden biriydi 26 eylül pazar günü de. Avrupa’da biz Türklerin yaşadığı en basit adaptasyon sorunlarından bir tanesi de budur. Bologna’dan İmola’ya doğru ilerliyoruz stresli bir şekilde. Geldik öyle böyle derken piste. Bekliyoruz Kenan’ın yarışını. Var daha 2 saat. O sırada da diğer yarışları izleyip,  7 x 5 metrelik  dev Türk Bayrağını nereye asalım diye fikir alışveriş yapıyoruz. Yarışa 20 dakika kala kararlaştırdık ve motorsporları tarihinde olmayan bir yere, Pitlane’in hemen üstüne asıverdik ay yıldızlı bayrağımızı.  Yurtdışında yaşayan gurbetçilerimiz de bayrağı görüp geldi yanımıza. İyi bir taraftar kitlesi çektik bölgeye. Bu işi de hallettikten sonra hemen pite girdim. Önce grid kontrolleri, sonra da Kenan’ın yanına gidiş…

Her zaman olduğu gibi yine çok sakindi Kenanımız. Yine sabitledi gözlerini asfalta. Takımı son kontrolleri yaparken, o da bir süre gözü açık biçimde daldı uzaklara…

Haydi Kenan, haydi şampiyon diyerek dilimden ne geliyorsa gazlayıcı tüm kelimeleri sıraladım.  O’nun da 22 tur boyunca gazlayacağını düşünerek..

Gerçi Şampyion yarıştan önce bir şey çok sık tekrarlıyordu: ” Çok zorlamayacağım. Birinci olmam çok da önemli değil burada. Yeter ki Laverty benim arkamda bitirsin yarışı. O benim arkamda kaldığı sürece İtalya’da 1. olmasam bile Fransa’da Şampiyonluğumu ilan edebilirim.” Fakat o da fazla dayanamadı ve biraz zorladı birinciliği işin açıkcası. Buna sebep olan en büyük nedenin de ‘biz’ olduğunu söyleyebilirim. Sırf desteklerimizi boşa çıkarmamak için 1. olmak istedi. Ben buna inanıyorum rahatlıkla. Bundan dolayı da pişman oldum. Çok pişman oldum hem de.

Derhal çıktım yine pitlane’in üst kısmına. Bizimle beraber olanları ve bayrağı kontrol etmek gerekiyor bu gibi durumlarda. Her an her türlü aksiliği çıkartmaları mümkün bizlere karşı. Cumartesi günü Kenan Sofuoğlu’nun takım odası önünde yaptığımız yaygaraya, tezahürata çok şaşırmıştı takım arkadaşları. Çok memnun da kalmışlardı aynı zamanda. Orada adımız çıkmış bir kere. Bunun sebep olduğu başka bir olayı da ilerleyen günlerde anlatacağım mümkünse.

Neyse biz yine dönelim pazar gününe. Yarış başladı ve çok nadir görülen cinsten bir çok geçiş yaşandı bu yarışta. Heyecandan buz gibi olduk. Her şey yolunda gidiyordu dışarıdan bakıldığı zaman. Fakat benle beraber izleyen herkese sordum ve hepimizin içinden geçen şey; ” son dakikaya kadar bir türlü gönlümüz rahat etmedi. Hep bir kaza olacak korkusuyla izledik.” olmuş. İşte korktuğumuz da son turda başımıza geldi maalesef. Adi, köpek Laverty eşşeği geçişin mümkün olmadığı o son virajda gereksiz yere çok yaklaştı Kenan’a ve kendisiyle beraner Kenan’ın da düşmesine neden oldu. Bundan daha vahimi ise o irlandalıyı kaldırmaya 6-7 tane yarış görevlisi koşarken, ilk düşme anının hemen akabinde Kenan Sofuoğlu’nun yanına bir kişi bile gitmedi. Kenan önce tek başına kaldırmayı denedi ama o kadar büyük bir yorgunluk var ki yarışmayan anlayamaz diyorum. Lütfettiler de bir tanesi gelip yardım etti Kenan’a son anda. Adalet bu ya, laverty önce kalkmasına rağmen! gazlayamadı. Kenan da bunu iyi değerlendirerek yine yarışı Laverty’nin önünde tamamlayarak kendisini ve bizi büyük sıkıntıdan kurtardı. Bu arada yarışı 3. sırada takip eden Kenan Sofuoğlu’nun takım arkadası, bu kaza sayesinde son 400 metrede 1. olarak podyuma çıktı.

Bu kazaya sebep olan Laverty’nin başka seçeneği yoktu. Şampiyonluk için elindeki en önemli ama en çirkef kozunu kullandı.  Tabii bu esnada biz ne kadar kendimizden geçtiysek artık hiç bilmiyoruz ama yanımızdaki tüm yabancılar uzaklaşmız bizden. Ben kendi adıma konuşacak olursam eğer, en son kendimi bulduğum yer; basın toplantısına doğru giderken Laverty’i getiren aracı ve içinde onu gördüğüm an ağır hakaretlerde bulunduğum geçiş alanıydı. Bir tane de sevgilisi var bu irlandalının. İyi ki sevgilime bir şey olmadı diyordu ayaküstü.  Gel de girişme  Cantona tekmesiyle suratına suratına…

Kenan Sofuoğlu öyle bir sporcu ki; Laverty’nin konuştuğu esnada tepkilerimizi bağıra bağıra sunarken ve yuhalerken bizi yatıştırarak ” abi boşverin. Hiç uğraşmaya değmez. Boşu boşuna adımızı kötülemeyelim.” diyebilenlerden. Bizim Kenan Sofuoğlu’na en çok yatıştırıcı etkisi göstermemiz gereken an içerisinde o’nun bizi yatıştırmasını artık nasıl yorumlarsınız bilemiyorum ama hakikaten kifayetsiz kalan kelimeler işte…

Yarıştan 4-5 saat sonra güzel bir akşam yemeği için araştırmalara başladık ve hakikaten çok da sağlam bir yer bularak damaklarımızı şenlendirmeye başladık. Zaten varız 3-5 kişi.  O gün de öyle geçti..

İtalya’yı böyle az çok anılarla anlatırken son birkaç şey söyleyeceğim ve sizler de şaşıracaksınız çok iyi biliyorum:

* Kenan Sofuoğlu’nun düşmesine sebep olan kaza nelere sebep olabilirdi?

– O kaza sonrasında Kenan’ın freni patlamış. Yani eğer bir tur erkenden olsaydı  o yarışı tamamlayamayacak ve şampiyonluk diye bir şey hayal olarak kalacaktı. Bunu Sofuoğlu’nun takımı haricinde hiç kimse bilmiyor. Bu bilinmeyen bilgiyi de buradan paylaşmak istedim. Bunu duyduktan sonra daha fazla sinirleneceğinizi çok iyi biliyorum. Eğer dediğim gibi sadece bir tur önce olsa gazlayamayacak ve şampiyonluğu Laverty’ye teslim edecekti.  Ne kadar keyif kaçıran bir durum değil mi?

* Peki bu kazaya sebep olan Laverty değil de Kenan olsaydı neler olurdu?

– O zaman kıyameti koparırlardı. Muhtemelen ceza da alırdı Kenan Sofuoğlu.

Bir Türk sporcusunun yaşadığı bu kadar zorluğa rağmen kendi kitle iletişim araçlarımızda dahi adam gibi Kenan Sofuoğlu haberi yapmayan, yampak istemeyen tüm patronlara, patronaj ilişkilere yazıklar olsun.  Yarışı takip etmesi için bir tek kişi bile göndermeyen gazetelere, televizyonlara yazıklar olsun. Kenan’ın kazasını ve buna kimin sebep olduğunu gazetelerden okudunuz ertesi gün. Bunun haberini, detaylarını  mail yoluyla biz gönderdik ülkem basınına. Ondan bile haberdar olamayacaklardı ne yazık ki ! Benim böyle bir görevim yok ama yine bazı şeyleri hatırlatmak için, insanlık olsun diye hiçbir kazancım olmadığı halde ilk haberi elden verdim.

Her şeye rağmen diyerek sözleştik İtalya’da. Haftaya Fransa’dayız. Magny cours’da şampiyonluk için bekleyeceğiz diyerek pazartesi günü bindik uçağımıza ve İstanbul’a döndük…

[ fırsat bulduğum ilk anda Fransa’ya gidişimizi, orada yaşadıklarımızı da aktaracağım. Fransa daha bir başka geçti. Daha heyecanlı ve stresliydi. ]

Yazan: Mustafa İnci ( tamsaha)

Ekim 30, 2010 at 11:24 pm 6 yorum

Galatasaray Medical Park 84 – 68 Tarbes GB

Kötü kaybedilen bir Cumhurbaşkanlığı Kupası ve tat vermeyen bir lig açılışından sonra bir nebze ilaç gibi gelen bir oyun ve farklı galibiyet. Maça fırtına gibi giren Sultanlar 10-2’lik seri ile rakibe ilk molayı aldırıyordu. Molanın dönüşünde etkisini artıran fırtına 21-2’lik skoru getiriyordu. Bu bölümde yapılan agresif savunma ve kazanılan topların hızlı hücumlarla bitirilmesi, skorun net özeti. Işıl’ın maestroluğunu yaptığı Sultanlar Fowles ve Augustus’un elinden sayılar buldu. Fowles ile ilgili ayrı bir yazı yazmak lazım, bu kadar etkili bir kadın uzuna sahip olmak gerçekten bir ayrıcalık. Oluşan 19 sayılık farkın ardından gelen oyuncu değişiklikleri ile değişen sahadaki beş, farkı açan beşe ayak uyduramayınca ilk çeyrek skoru 25-13 olarak yansıdı skorborda. İkinci çeyreğe savunma sertliğini artırarak giren Fransız ekibi karşısında bocalayan Sultanlar, bu bölümde farkın kapanmasına engel olamayarak soyunma odasına 4 sayı farkla galip gidebildiler: 38-34.

İkinci yarıya da maça başlar gibi başlayan Sultanlar farkı tekrar açmaya başladı ve Işıl, Fowles ve Augustus ile son çeyreğe 63-50 önde girmeyi bildi. Son çeyrekte de oyunun kontrolünü rakibe bırakmayınca İlk Euroleague maçımızdan 84-68’lik bir galibiyetle ayrılmış olduk.

Maçın skordan ve oyundan ziyade en sevindirici tarafı 10 sayı, 10 asist ile double-double yapan Kaptan‘ın dönüşü oldu. Savunmadaki gayreti ve kazanılan topları hızlı hücumlarla rakip potada sayı olarak görmemize yaptığı katkı görülmeye değerdi. Bu maç özelindeki hayal kırıklıkları ise, devşirme oynayan Michelle Campbell – nam-ı diğer Melisa Can’ın ve benzer bir durumda olan Doneeka Hodges‘ın fazla katkı yapamamaları oldu. Özellikle Melisa’nın kaçırdığı boş turnikeler ona hiç yakışmadı. Maçın iki yıldızı, Augustus ve Fowles’a ayak uydurdukları gün, bu takımı kimse durduramaz, benden söylemesi. Yerli rotasyonunda vasat olsak da yabancı rotasyonundaki kalite, bu sezon için pembe hayaller kurmamıza yeter de artar bile.

Avrupa’ya iyi başladık, iyi devam etmesi dileğiyle, maç istatistiklerini verelim:

Tuğba Palazoğlu    : (24:41, 11 sayı, 5 ribaund, 6 asist, 1 top çalma, 3 top kaybı)
Doneeka Hodges    : (17:11, 3 sayı, 3 ribaund, 1 asist, 3 top çalma, 2 top kaybı)
Ceyda Kozluca    : (05:01, 2 sayı, 1 asist, 1 top kaybı)
Bahar Çağlar    : (19:54, 8 sayı, 6 ribaund, 1 asist, 1 top kaybı)
Işıl Alben        : (27:19, 10 sayı, 4 ribaund, 10 asist, 2 top çalma)
Gülşah Gümüşay    : (10:22, 0 sayı, 1 ribaund, 1 top kaybı)
Gintare Petronyte    : (12:53, 8 sayı, 3 ribaund, 1 top çalma)
Melisa Can        : (20:06, 6 sayı, 2 ribaund, 2 top kaybı)
Nihan Anaz        : (05:48, 0 sayı, 1 top kaybı)
Seimone Augustus    : (29:38, 20 sayı, 7 ribaund, 1 asist, 2 top çalma, 4 top kaybı)
Sylvia Fowles    : (27:07, 16 sayı, 11 ribaund, 1 asist, 1 top çalma, 2 top kaybı, 3 blok)

1. ÇEYREK: 25-13
2. ÇEYREK: 13-21 (38-34)
3. ÇEYREK: 25-16 (63-50)
4. ÇEYREK: 21-18 (84-68)

yazan: thisisthebesttillwedobetter

Ekim 28, 2010 at 7:12 am Yorum bırakın

Efes Pilsen – Power Electronics Valencia

Bu adam, Nikola Vujcic! Euroleague’in babalarından, ligin ağır abilerinden. Yaş 32 olunca kadrosunu revize eden Olympiacos’ta tutunamadı. Split’te antrenmanlarına devam etti. Efes Pilsen İstanbul’a 2-3 gün önce falan getirdi bu usta ismi. Geçen yıl 7 yabancının sıkıntısını çok çektiler ama Vujcic ismi çok başka. Bu isme ben bile itiraz etmem, bu demek değil ki Efes’in yabancı tercihleriyle ilgili bir yazı gelmicek. Vujcic bugün; takımla doğru düzgün çalışmamışken sırf basketbol fundamentalı ve basketbol zekasıyla efsane Maccabi günlerinden kesitler sundu. Bu büyük ustayı saygıyla selamlayarak maç yazısına dalıyorum.

Efes ilk periyotta şöyleydi, böyleydi diyemiyorum çünkü skytürk’ün rezil yayını periyotu izlememi engelledi. Siyah ekrandan arta kalan vakitte gözlemlediğim kadarıyla Efes hücumda kısırlık yaşıyordu. Bu dakikalarda savunmasıyla ayakta kaldı Efes. Perasovic ilk defa takımına bu kadar hakim ve oyuncularına süre konusunda adaletli davrandı. Kerem Tunçeri her zaman ki gibi maestro gibiydi; Thornton tartışmasız benim için maçın yıldızıydı. Maç sıkıştığı anlarda Efes savunmada sıkıntı yaşamaya meyilliyken, savunma rebolarını tek tek topladı Thornton. Rebolarının dışında hücumda ceza şutlarını affetmedi ve bire birleriyle Valencia savunmasını çaresiz bıraktı. Maçta momentum Efes lehine döndüyse ve Valencia oyundan düştüyse bunda en büyük pay Thornton’undu. Vujcic çok uzun süre almamasına rağmen oynadığı dakikalarda inanılmaz zekasını gösterdi, ayrıca mücadele olarak da elinden gelenin en iyisini verdi. Hatta oyunda değilken bile saha kenarından heyecanı rahatlıkla gözlenebiliyordu Vujcic’in. Igor Rakocevic iki ucu keskin bıçak; inanılmaz bir şutör ve hücumcu. Ama bunun yanında her saniye top kaybı yapabilecek bir adam Rakocevic. Kendisinin basketbol sözlüğünde üst üste iki dribbling top kaybına denk geliyor. Maç içersinde öyle iki an denk geldi ki daha pozisyon başlangıcında top Rako’nun elindeyken kardeşime top kaybı yapıcak dedim ve Rako beni mahçup etmedi! Halbuki böyle bir hücum yeteneği Tunçeri’ye ayak uydursa topu ona teslim etse, sadece perdelerden çıkıp şut bile atsa her maç 20 sayısı garanti. Roberts Partizan’dan geldiğini sonunda hatırladı, rakibin azman pivotlarına nefes aldırmazken guardlara alıştıktan sonra pick n roll’lerde etkili olacağını bir iki pozisyonda gözümüze soktu.

Son paragrafı Ender Arslan meselesi için açmak istiyorum. Ender’in kötü guard olduğunu sadece ben mi görüyorum bilmiyorum ama Perasovic’i bu konu üzerinden eleştirenleri anlamak mümkün değil. Coach Ender’le Tau’da da çalıştı ve tanıdığı bir isim. Ender kesinlikle o seviyelerin oyuncusu değil, takımda kalmasının nedeni de yabancı kısıtlaması nedeniyle Wisniewski’nin TBL’de oynayamayacak olması. Ender eleştirilerinin bir diğer özneside Wisniewski’nin bekleneni henüz verememiş olması.

Efes Pilsen maçı 20’nin üstünde bir farkla kazanabilecekken 79-63 bitirdi.

yazan: cnyvz

Ekim 27, 2010 at 7:58 pm 1 yorum

FENERBAHÇE:0 GALATASARAY:0

Galatasaray yıllardır kazanamadığı Kadıköy’e her sene bu sefer kazanıcaz inancıyla gidiyor fakat 10 yıldır bunu başaramıyordu. Bu sene de henüz fikstür belli olur olmaz herkes ilk olarak Kadıköy deplasmanının tarihine bakmıştı. Öyle ya bu sene o seneydi artık. Ama işler Galatasaray için kötü başlamıştı ve bir türlü toparlanamayınca da Frank Rijkaard-Johan Neeskens ikilisi gönderilmiş yerlerine tüm taraftarın kabul edeceği tek isim olan Gheorghe Hagi getirilmiş Tugay Kerimoğlu da altyapıdan Hagi’nin yardımcılığına terfi etmişti. Ve tüm bu değişikliklere derbiden sadece 5 gün önce başlanmış ve 3 gün kala da sonlandırılmıştı. İşte tüm bu şartlardan ötürü Fenerbahçeliler zaten Kadıköy’de bir şekilde galip geldiklerini bildiklerinden tarihi farktan bahsederken, Galatasaray adının ne demek olduğunu özümsemiş insanlar ise o işin o kadar kolay olmadığını biliyor ve belki de bu 10 yıllık süreçteki en inançlı halleriyle bekliyorlardı maçı.

Maçın başlamasıyla ölü dedikleri Galatasaray’ın inancını gören Fenerbahçeli futbolcular sahada, taraftarlar ise tribünde şok olmuşlardı. Sahada Galatasaray takımı tribünde de taraftarı bir anda üstünlüğü ele geçirmiş, Kadıköy’deki o psikolojik eşik aşılmıştı ve Kadıköy’deki en büyük sorun olan futbolcuların kapasitelerinin çok altında kalma sorunları da yoktu artık. Burası Sami Yen burdan çıkış yok sesiyle inleyen Kadıköy’de Galatasaray had bildiriyordu adeta.

Hagi orta sahayı Ayhan, Mustafa Sarp, Lorik Cana üçlüsüyle sert tutup önlerine sağ tarafa Elano’yu sol tarafa da Misimovic’i koyarak Baros’un yokluğunda forvet oynattığı Pino’yu bu ikilinin atacağı toplarla kaçırmak istemiş ve mümkün olduğunda da orta sahayı Pino’nun yanına sızması için görevlendirmişti. Nitekim Elano da Misimovic de kanatlardan orta yapmak yerine ya Pino’yu ya da geriden gelen adamı(genellikle Sarp oldu bu) yerden attıkları toplarla buluşturmayı denediler. Pino’nun üstün performansı sayesinde de bu toplarla ilk yarıda özellikle tehlike yaratmayı başardı Galatasaray ama golü bulamadı.

Hücum tarafında çok fazla planı yoktu Hagi’nin zaten alternatifi de yoktu. Baros, Kewell, Arda kadroda bile yoktu. Bu 3 ismin öneminden bahsetmeye gerek yok sanırım. İşin savunma yönünde ise en uçtaki Pino’dan itibaren herkes müthiş çaba gösterdi. Lugano ve Yobo ikilisinden top almak için 1 2 metre kadar yanlarına yaklaşan Emre’nin oyununu o noktada Pino bozdu. Pino’nun yetişemediği veya geçildiği durumlarda ise Emre ve Alex Cana-Ayhan-Sarp üçlüsünün arasında kayboldu. Haliyle oyunu kanatlara yıktılar fakat o zaman da sağda Sabri-Elano, Stoch-Caner ikilisine üstünlük sağlayıp solda da Misimovic-Hakan Balta ikilisi, Gökhan-Dia ikilisiyle başabaş mücadele edince Fenerbahçe adeta çaresiz kaldı.

Hagi, daha sonra Misimovic-Barış değişikliği ile orta sahayı daha da sertleştirdi. Aykut ise Alex’i oyundan alarak ve de Semih’i oyuna sürerek karşılık vermek istedi ama Fenerbahçe’nin bu haliyle fizik gücü yüksek takımlarla başedebilmesi hiçbir değişiklikle sağlanamazdı. Hagi’nin belki de en büyük yanlışı Elano’yu ortaya çekmek adına Sabri’yi öne çıkarıp beke Serkan’ı sokması oldu. Stoch ilk kez bu andan sonra sıfıra inmeyi başardı ama onun da bu driblingleri yapacak gücü yoktu o dakikalarda.

Galatasaray Kadıköy’den hem hücumda hem de savunmada mükemmele yakın şekilde yardımlaşarak çıkmayı başardı, galibiyeti de kaçırdı. Hagi 2 günde bu takıma motivasyondan başka bir şey veremezdi o da onu yaptı. Her ne kadar dizilim bambaşka olsa da Fenerbahçeli oyuncuların biraz da sinirle yaptıkları agresif preslerden yardımlaşarak küçük üçgenlerle çıktı Galatasaray tıpkı Rijkaard’ın onlardan istediği gibi. Yani dünkü maçta Rijkaard’ın katkısını inkar etmemek; motivasyon ve özgüven eksiği olan takıma da bunları 2 günde aşılayan Hagi ye de teşekkür etmek gerekir.

Son olarak maç sonunda yaşanan Sabri’nin üçlü çektirme olayını beraberliğe bile seviniyorlar şeklinde değerlendirenlere de değinelim. Ben stattaydım. Hiç kimse beraberliğe felan sevinmiyordu. O üçlü çekerkenki coşku, ölü denilen Galatasaray’ın yıllardır kendisine sıkıntı yaratan Kadıköy’de ayağa nasıl kalktığını görenlerin duyduğu gururdan kaynaklanıyordu. Beraberliğe bile sevindi diyenler ellerindeki tek başarı olan Galatasaray’ı Kadıköy’de sürekli yenmek olanlardan başkası değildir. Buna itibar edenler de Galatasaraylı değildir.

yazan: hadomer

Ekim 26, 2010 at 1:19 pm Yorum bırakın

FENERBAHÇE-GALATASARAY: 0-0

Galatasaray adına aslında pek de iç açıcı değildi durum maç başlayana kadar. Fenerbahçe daha bir özgüveni yüksek çıkıyordu yeşil zemine. Peki Galatasaray’ın galibiyeti kaçırdığı, Fenerbahçe’nin ise taraftarları için hayal kırıklığı yarattığı bu maçın beklentilerin aksine sonuçlanmasında etkili olan faktörler nelerdi?

Galatasaray adına; Kaleci Aykut’tan başlamak gerekir herhalde. Aslında uzunca yazmaya gerek yok. İki pozisyonda başarılı oldu. Bu da zaten rakipten gelen toplam atak sayısı… Yani %100 ile oynadı Aykut bugün ve taraftarını memnun etti. Sabri oynadığı kanattan gelen hücumcuyu durduracaktı. Bundan şüphe duyulmuyordu Galatasaray cephesinde, öyle de oldu. Stoch baş edemeyince Sabri ile, daha rahat edebileceği Hakan Balta’nın karşısına geçti bir ara, yine olmadı. Stoch’un bu bölgeye geçtiği zamanlarda top ters kanatta kaldı genellikle. Topun oynandığı bölge olan sağ tarafta ise yine Sabri vardı tabi, karşısında da Dia… Dia da baş edemedi Sabri ile. Sonra başladığı düzene geçti Fenerbahçe. Hagi’nin kesin talimatı olduğu belliydi beklere, çıkmayacaklardı. Çıkmadılar da… Bekler aldığı her topu geri oynadı. Ufak da olsa topu kaptırma ihtimaline karşı yapılan bir hareketti bu. Mantıklıydı da, zira Dia ve Stoch’un bir kere bu halde yakalaması kusursuzluğu delebilir, klasik Fenerbahçe galibiyetlerinden birini daha ortaya çıkarabilirdi. Böylelikle Fenerbahçe’nin bu sene en etikili olduğu gol yolunu, yani kanatlarını tıkadı Hagi. Stoperlere gelince, Servet lig başından beri en iyi maçını çıkardı neredeyse. Orta sahadan ve Neill’den kendisine pek bir iş artmadı gerçi ama yine de hoca değişikliğinin en çok vitrin yaptığı adamlardan biriydi. ”Neill, Servet’in eforundan tasarruf ettirecek kadar iyiydi” demek bile yeterli aslında Neill’in maçtaki performansını anlatmak için. Tam bir stoper gibiydi. Korkmadan girdi, yeri gelince vurdu, topu oyuna soktu, liderlik etti. Her şeyiyle sahadaydı Neill ve bunu hissettirdi. Geriye orta saha kalmıştı, onu da o bölgeyi kalabalık tutmanın yanında, oyunun sıkıştığı anlarda top çevirmeye yönelerek  ve Fenerbahçe ataklarını karşı bölgede karşılayarak sorunsuz olarak kontrol altına aldı. Ayrıca Pino’yu kanatta kullanmayı tercih etmeyerek Mehmet Batdal’ın forvete geçmesine göz yummadı Hagi. Böylelikle ne hücumda yavaş kaldı Galatasaray, ne de savaşan adamlardan birini orta sahada kullanamamak gibi bir eksikliği yaşadı. Sarp-Ayhan-Cana üçlüsünün yanında moralli bir Elano’nun iş yapacağını tahmin ediyordu herkes, ama bu kadar iyi bir Elano da kimse beklemiyordu. Hagi’nin gelişi ona yaradı. Muhtemelen takımdaki en vasat adam olan Misimoviç de Hagi’nin aşısından faydalanacaktır kısa bir zaman sonra. Sarp-Ayhan-Cana demişken, en kötüleri Sarp’tı demeyi de eklemeliyiz. Pek bir varlık gösteremedi, yine sadece koştu. Cana ”şimdilik”,  Ayhan ise genel olarak verebileceğinin en iyisini verdi diyebiliriz. Pino da bugün beklentileri fazlasıyla karşıladı ve ileride topu tutan, götüren, şutlayan isim oldu. Çoğu kişi güvenmiyordu kendisine sene başında, ama şu söylenebilir ki  ”neredeyse” Keita kadar kıymetli bir oyuncu. Hagi değişiklikleri de zamanında yaptı, yorulan oyuncuları üzerinde direnmedi, orta sahadaki enerjinin azalmasına izin vermedi. Serkan girip, sağ beki teslim aldığında Sabri’nin önemini bir kez daha anladı izleyiciler. Stoch maç başından beri en rahat hareket alanını bu zamanlarda buldu. Sabri  geçtiği orta alanda enerjiyi biraz daha yükseltti. Emre Çolak ise şimdiden Hagi ile şansının artacağını hissetmiştir herhalde. O da kısa oynamasına rağmen iyiydi. Basit oynadı, sırıtmadı. Genel olarak, rakibi orta sahada karşılamanın ve özellikle son senelerde hiç olmadığı kadar sert oynamanın avantajı Fenerbahçe sayısının değişmemesi olarak yansıdı. Baros’un olmayışı ve Pino’nun Volkan tarafından çıkarılan topları ise Galatasaray hanesindeki sayının değişmesine engel oldu.

Fenerbahçe için de bir şeyler söylemek gerekirse: Hocası ne kadar ”rehavete kapılmak gibi bir şansımız yok” dese de Fenerbahçe sahaya öyle çıktı. Yani rehavet içinde… İlk 15 dakikadaki Galatasaray’ı görünce rehavetten kurtulsa da artık onun yerini tedirginlik almıştı ve Fenerbahçe’nin en büyük kaybı bu ilk 15 dakikadaki iki his arasında kayıp giden bir tek şeydi, o da özgüven… Defansında ara ara boşluklar vererek maçtaki Galatasaray ataklarına kapı araladı Fenerbahçe takımı. Dia’nın, karşısında Hakan Balta olduğunun farkına varma şansı da işte o ilk 15 dakikada, özgüven ile birlikte kaybolup gitti. Çünkü Hakan Balta maçın ilk 15 dakikalık bölümünde bir-iki pozisyonda Dia’nın hemen arkasında biterek ilk müdahaleyi yapmış, Dia’nın yüzünü döndürmeyerek hızlanmasına olanak vermemişti. Hal böyle olunca Dia tanımadığı rakibini gözünde büyüttü ve bir dahaki pozisyonlarda Hakan’ın üstüne gitmeyi tercih etmedi. Halbuki hocanın müdahalesi bu yönde olmalı, Dia’yı Hakan’ın üzerine gitmesi konusunda uyarması gerekirdi. Rakibin hocası 2(iki)  günde oyuncularına Fenerbahçe’yi ezberletmişken, Aykut Kocaman sadece Hakan Balta için bile bunu yapamamıştı. Aslında Dia’nın Galatasaray solunu rahatsız etmesi Hakan Balta’yı bir kere geçmesine bağlıydı. Zira bir de maçın büyük bölümünde Galatasaray sol açığından pek bir yardım alamamıştı defans bölgesi için. Stoch için söylebilecek fazla bir şey olduğunu düşünmüyorum. Karşısında Sabri vardı, olmadı! Alex çoğu derbi maçıncaki gibi kayıptı. Özellikle de orta sahası kalabalık rakibe karşı oynadığı derbilerde olduğu kadar. Emre bugün çalışsa da elinden geldiği kadar, Cana’nın dişini göstermesi frenledi kendisini. Zannediyorum Fenerbahçe’deki hiçbir maçında böyle sertlik görmemiştir. Lugano bu maç sonunda Yobo’ya çok şey borçlu oldu dersek, Lugano ve Yobo hakkındaki yorumları da kısa ve en net şekilde yapmış oluruz. Caner ve Topuz vasattı diyerek geçmeli bu ikiliyi de. Günün iki önemli adamı Fenerbahçe adına Gökhan Gönül ve kaleci Volkan’dı. Biri tıpkı Sabri ve Hakan gibi ”ileri çıkma!” talimatı almışken, bunun yanında bir de rakibinin öne geçmesini engelleyen müdahaleyi yaptı; diğeri ise tabelanın değişmesi engelleyen diğer müdahaleleri…

Ayrıca bu maçta Fenerbahçe’nin kötü oynadığını söylemek yanlış olur diye düşünüyorum. Yanlış olmasının yanında haksızlık da olur. Haksızlık olur; çünkü, ”Fenerbahçe kötü oynadı” demek Fenerbahçe’yi oynatmayan Galatasaray’ın hakkından da çalmayı  ifade eder.

yazan: vay acondios

Ekim 26, 2010 at 6:06 am Yorum bırakın

Deja vu!

Dün Fenerbahçe tribünlerindeki ‘’Deja vu’’ pankartı göze çarpmıştı ve haklı çıktı Fenerbahçe tribünleri.

Her şey aynıydı. Galatasaray kötü, Fenerbahçe iyi… Galatasaray kesin mağlup, Fenerbahçe baştan galip… ‘’Deja vu’’nun tamamlanması için artık maçın başlaması bekleniyordu. Maç başladı ve yine aynı şey oldu. Galatasaray tahmin edilenin aksine baskılı başlayıp ‘’buradayım’’ dedi, iyi oynadı, galibiyeti kaçıran taraf oldu ve maç başladığı skor ile bitti. Tıpkı 3 Şubat 2008’deki gibi…

yazan: vay acondios

Ekim 25, 2010 at 12:30 pm Yorum bırakın

Derbiye Saatler Kala

Bir belgeselde şöyle bir şey geçmişti, ”Çita müthiş bir canlıdır. Adeta koşmak için yaratılmıştır. Bütün bacakları kesilse de koşmaya devam edebilir.”

Evet, kötü durumda Galatasaray. En kötü lig başlangıçlarından birini yapmış, oyuncuların hocayı sabote ettiği dedikoduları arasında hocasıyla yollarını ayırmış, efsane isimlerinden birini derbiye sadece  50 saat kala takımın başına getirmiş, sakatlıklar nedeniyle önemli oyuncularından yoksun bir şekilde maça hazırlanmış. İşte böyle bir zamanda derbiye çıkacak Galatasaray. Bir kesime göre bu tabloda Fenerbahçe tarihi farka gidecekken-ki bu %90 lik bir kesim- kimilerine göre ise, ”derbiler üç ihtimalli maçlardır” tanımına istinaden böyle bir şey söylemek doğru olmayacak.

Böyle bir ortamı daha önce Şubat 2008’de görmüştük. Galatasaray Türkiye Kupası maçında Saraçoğlu’na çıkarken iddaa oranları 1.60 -yanlış hatırlamıyorsam- gibi düşük bir oran ile Fenerbahçe’yi favori gösterirken, Galatasaray tamamı yerli bir onbir ile sahaya çıkıyor ve mağlubiyet maç başlamadan üzerlerine damgalanıyordu.  Aslında o derbiden önceki durumun bugünküne ne kadar benzediğini Ekşi Sözlük’teki bir yazarın entrysinde görebiliriz;

”Yüzeysel olarak değerlendirilebilecek bir yaklaşımda bulunmak gerekirse;

Favori Fenerbahçe.

Galatasaraylılar’ın buna alınması, en azından bu şartlarda çok yersiz.

Yok iddaa bilmem kaç oran vermiş de, tarihin en düşük oranıymış da, bla bla bla.

Galatasaray, Fenerbahçe karşısına bugün reserve team ile çıkıyor. Muhtemel 11’e bir bakalım:

Orkun Usak

Uğur Uçar
Servet Çetin
Emre Güngör
Volkan Yaman

Serkan Çalık
Barış Özbek
Mehmet Topal
Arda Turan

Ümit Karan
Hakan Şükür

Bu kadroda yapılabilecek en radikal değişiklik; forvet hattından birini çıkarıp, Marcelo Carrusca veya İsmael Bouzid’i sahaya sürmek. sakatlıktan yeni çıkan ve maç kondisyonu olmayan Ayhan Akman en iyi ihtimalle ikinci yarıda oyuna girebilir.

Şu gördüğümüz isimlerden kaçı ilk 11 oyuncusuydu sezon başında?

Orkun Usak, Uğur Uçar ve Servet Çetin. yani 3.

Eksiklere bir bakalım (kulübeden bir kaleci aldığımızı varsayarak):

Aykut Erçetin: (eklenti+kulübede)

Sabri Sarıoğlu: kadro dışı
Rigobert Song: afrika kupası’nda
Semih Kaya: sakat
Sakan Kadir Balta: sakat

Hasan Şaş: sakat
Tobias Linderoth: sakat
Okan Buruk: sakat
Ayhan Akman: sakat+kulübede

Cassio Lincoln: sakat

Shabani Nonda: sakat

Peki bu takım Fenerbahçe’yi yenebilir mi?

Evet, hatta şampiyon bile olabilir..

Galatasaray yenilirse ne olacak?

Kalli ipe dizilecek. sahaya sürdüğü kadro ne olursa olsun yerden yere vurulacak.

Şimdiden söylüyorum, şu tabloya bakın ve utanın. (bkz: su testisi su yolunda kırılır)

Hadi bir de Fenerbahçe’nin muhtemel 11’ine bakalım:

Volkan Demirel

Gökhan Gönül
Diego Lugano
Edu Dracana
Roberto Carlos

Deivid de Souza
Selçuk Şahin
Marco Aurelio
Uğur Boral

Alex de Souza

Semih Şentürk (Mateja Kezman)

Hepsi formda.

Kariyerinin zirvesinde olan oyuncular var; Alex-Semih-Deivid gibi.

Ölü toprağını üzerinden daha yeni atmış oyuncular var; Kezman-Selçuk gibi.

Dünyanın en iyi sol beki var; Carlos gibi.

Hepsini tek tek anlatmaya gerek yok halbuki. eşleşmeler ortada.

Futboldan biraz anlayanlar adına Fenerbahçe’nin sahaya favori çıkması gayet doğal. Ve Fatih Terim’in bir sözü vardır, işte Galatasaray için aynen öyle bir maç:

(bkz: yenilmek kolay yenmek olay)”

Entry sahibi: tek ihtimali olan insanlarin hikayesi.

İşte başlamadan önce böyle bir tablonun oluştuğu maç, 0-0 bitmiş ve Galatasaray galibiyeti kaçıran taraf olmuştu. O gün Fenerbahçe’nin sahaya çıkan kadrosu Galatasaray’ınkinden ne kadar kaliteli ise bugün de ”en fazla” o kadar kalitelidir.-ki sakatlar yüzünden böyle bir durum vardır.

Galatasaraylılar’ın içinde mağlubiyeti maç başlamadan kabullenmiş olanların bulunması da ayrı bir tartışma konusu aslında. Bu kesim 2008 Şubat’ını görmedi mi? hatırlamıyor mu? Ya da futbolda hiçbir şeyin bu kadar net olmadığını bilmiyorlar mı?  Keybedecek hiçbir şeyi olmayan ya da kaybedecek çok şeyi olan takımların tehlikesinden bihaberler mi? Bir de parasını Fenerbahçe’nin galibiyetine yatıran Galatasaraylı ve mantıkçı! iddacılar var. Acaba bilmiyorlar mı hocası değişen takımın aynı hafta ne kadar tehlikeli olduğunun istatistiğini? diye düşünüyor insan. Belki haklı çıkacaklar ve 1’e 1.5 veren Fenerbahçe galibiyeti ile zengin! olup, ”mağlubiyetin tesellisi”ni alacaklar. Kimisi için bu kadar ucuz iken derbi maçlarının tesellisi, kimisi için uykusuz ve sessiz; uzun geceler ister.

Şimdi, nasıl ki çoğu kişi Fenerbahçe’nin kazanacağını söyleyebiliyorsa, hiç kimse de Galatasaray’ın kesinlikle kaybedeceğini söyleyemez.

Galatasaray büyük bir camiadır.  Adeta zirve için kurulmuştur. Bütün olumsuz şartlar üst üste gelse de rekabete devam edebilir.

yazan: vay acondios

Ekim 24, 2010 at 12:51 pm Yorum bırakın

Şölen Başladı

Turkish Airlines Euroleague 2010-2011 sezonu muhteşem bir açılış maçıyla başladı. Sürprizi bol bir ilk haftayla karşıladı bizi Avrupa’nın en görkemli kupası. İzleyebildiğim maçlara kısaca değineyim.

Olympiacos BC – Real Madrid;

Net favori maçtan öncede zaten yunan temsilcisiydi. Ancak maç içersinde Ettore Messina’nın temsilcisi Real Madrid’in bu kadar sürklase olmasını beklemiyordum açıkcası. Olympiacos Spanoulis ve Nesterovic hamleleriyle keskin bir final four takımı olmuş. Rasho belli ki avrupa basketbolunu özlemiş. Spanoulis-Teodosic-Papaloukas gibi bir guard rotasyonuna sahip olan Coach Ivkovic maç içersinde sürekli tempoyu elinde tuttu. Real Madrid’de geçen sene üzülen ve üzen Messina, bu seneye tahmin edileceği gibi bol transferle girdi. Gelenler gidenler baş döndürürken, Madrid ekibi hala takım olamamanın acısını çekti. D’or Fischer ve Clay Tucker hamlelerini sene başında da anlamsız bulmuştum hala da anlamsız buluyorum. Bu oyuncular Messina sisteminin çarkı olamazlar. Bu maçta Messina’nın Velickovic ve Garbajosa’ya kısıtlı süreler vermesi dikkat çekti. Maç içersinde çılgın Olympiacos guard rotasyonuna karşı çokca Pablo Prigioni’yi aradılar. Sonuç olarak zaten favori olmadıkları maçta rakiplerini fazla zorlayamadılar. 82-66

Fenerbahçe Ülker – Lietuvos Rytas;

Temsilcimiz Fenerbahçe Ülker rakibinden zaten bir kaç gömlek üstün bir takım. Sarı lacivertliler kurdukları homojen ve etkili kadronun ekmeğini maç boyunca yediler. Daha ilk yarıda fark 20 kapısına dayandı. Rytas tipik Litvanya takımı, tempolu ve pasa dayalı bir düzenleri var. Ancak rakipleri de en az kendileri kadar tempodan nemalanan ve Ukic gibi açık alanda çok etkili bir point guardı olan Fenerbahçe olunca sürklase olmaları kaçınılmazdı. Fenerbahçe Ülker zaten net favori olduğu karşılaşmayı deyim yerindeyse terlemeden 86-69 kazandı.

Regal Barcelona – Cibona Zagreb;

Şampiyon şampiyon gibi başlamasa da, kendisine yakışır bir biçimde bitirdi maçı. Net favori Barcelona’ydı, ancak Ricky Rubio’nun inanılmaz hataları oyun kapasitelerini bazı anlarda neredeyse 2 kademe aşağıya çekiyor. Rubio özel bir adam, onu çok dikkatli kullanmak lazım. Pascual’ın bunu yapabildiğine inanmıyorum açıkcası. Beklediğimin aksine oldukça düşük skorlu geçen ilk yarıdan sonra Barcelona kendisini buldu ve farka koştu. Ama çok önemli bir konu var; Barca geçen sene daha yenilmez daha sağlam bir takım gibi görünüyordu. Bu sene ise zaafları olan ve yenilebilecek bir ekip gibi duruyorlar. Açık alanda yine Avrupa’nın en etkili takımılar ama iş yarı sahaya kaldı mı zorlanıyorlar. Kosta Perovic hamlesi ise skandaldan ötedir benim için. Cibona ise malesef ligin sırıtan takımlarından. Bir efsanenin kaynak yönetememe yüzünden bu hale gelmesi gerçekten üzücü. Maçın skoru 80-66.

CSKA Moskova – AJ Milano;

Haftanın sürprizlerinden biride bu maçta yaşandı. İtalyan takımı özellikle ilk yarıda inanılmaz şut soktu. Herkes attı, hele ikinci çeyrekte öyle bir yüzdeleri vardı ki Coach Bucchi bile 3 atacak sandım. İki yıldır Avrupa’da Partizan’la fırtınalar estiren Dusko ‘Dules’ Vujosevic’in kenarda çaresiz gözlerle maçı izlemesi içimi acıtan bir detaydı. Onun dışında Rus oyuncuların ağırlıkta olduğu bir kadro kurmaya çalışan CSKA eski korkutuculuğunda değil. Çok değil daha bir kaç sene evvel ligin abilerini evinden farklarla gönderen CSKA artık yenilmezliğini kaybetmiş ve final four seviyesinin bir basamak altına inmiş. İtalyan ekibi AJ Milano 3 yıldır yaptığı hamlelerin ve harcadığı paraların karşılığını bu sene F8 olarak alacak gibi. Ayrıca Siena’yı henüz izlememe rağmen ligde artık yalnız olmadıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Maçın skoru 73-88

Union Olimpija – Efes Pilsen;

Bir Efes Pilsen sempatizanı olarak canımı acıtan karşılaşma. Efes Pilsen’deki yönetememe sıkıntısı coaching hataları ve kadro zaafiyeti hakkında sabaha kadar yazabilirim. Kısaca maç üzerinden değinelim. Efes Pilsen sert bir centerı olmadan bu ligde maç kazanamaz, bu net biçimde görüldü. Grubun en zayıf takımı tartışmasız Olimpija, ama onlar bile Efes pota altını Pinkley ile delik deşik etti. Bir kere Efes rakibini izlememiş, oyuncu özelliklerinden bi haberlerdi. Gregory’nin her pozisyonda savunmacısı içine girdi, halbuki Gregory asla istikrarlı şutu olmamış ve rakibini bu yönüyle asla tehdit edememiş bir oyuncu. Arada mesafe bırakılarak savunulsa Gregory’den o kadar ekstra basket yenmezdi, eminim. Coach Perasovic, Rakocevic’i saha içinde dizginleyemedikçe çok dizini döver. Rako’nun ki nasıl bir rahatlıktır bilmiyorum, onun gibi keskin bir şutör sırf perdelerden bile çıkıp şut arasa eminim çok daha faydalı oynar. Oynamaya çalıştığı lakayıt ikili oyunlar beni bile çıldırttı. Roberts ve Dudley kesinlikle bu seviyenin oyuncusu değil. Raduljica dönse bile oraya transfer şart. Roberts gibi 4 numaraya yakın bir oyuncu yerine; pivot ağırlıklı oynayabilecek bir yabancı alınsaydı belki de Efes Raduljica’nın sakatlığında bu kadar sıkıntıya düşmezdi. Ellerinde Dudley-Gönlüm-Nachbar gibi 4 numarayı layığıyla oynayabilcek adamlar varken, üstüne bir de Roberts’i almak kumar değilde ne? Olimpija maçına dönersek; rakibin en efektif point guardı Ilievski normal sürede 8 dakika ve iki uzatma olmak üzere toplam 18 dakika 4 faulle oynadı. Perasovic tek bir oyun bile çizmedi üstüne, oyundan attırmak için. Sonunda da Ilievski, Jagodnik’le beraber canımızı yaktı. Maçın skoru 95-90.

Haftanın bütün skorları;

Group A Stats  
BC Khimki vs.Asseco Prokom 82-76  
Zalgiris vs. Partizan mt:s 73-62  
Caja Laboral vs. Maccabi Electra 94-78  
Group B Stats  
Olympiacos vs.Real Madrid 82-66  
Virtus Roma vs. Brose Baskets 83-65  
Unicaja vs. Spirou Charleroi 84-73  
Group C Stats  
Fenerbahce Ulker vs. Lietuvos R. 86-69  
Regal Barcelona vs. Cibona 80-66  
Montepaschi vs. Cholet Basket 76-44  
Group D Stats  
Union Olimpija vs. Efes Pilsen 95-90  
CSKA Moscow vs. AJ Milano 73-88  
Power Elec. vs. Panathinaikos 56-72  

 Skorlar Euroleague’in resmi sitesinden alınmıştır. Takım ve skor üstlerine tıklayarak resmi sitede ilgili sayfalara gidilebilir.

yazan: cnyvz

Ekim 22, 2010 at 9:15 pm Yorum bırakın

Etik Transfer

İki sezondur kafamı kurcalayan transfer üçgeninin sonlanmasıdır Kaya Peker. Efes Pilsen akıllı adamların yönettiği bir kulüptür. İki sezon önce takımın başında Ergin Ataman varken final serisi başlamadan hemen önce Efes Pilsen’in Mirsad Türkcan’la anlaştığı ve bu haberin Fenerbahçe Ülker yönetimini çok kızdırdığını duymuştum. Evet Efes daha sonra Ergin Hoca’nın da açıkladığı gibi Mirsad’la prensip anlaşmasına varmıştı. Olaya el koyan Aziz Yıldırım Mirsad’ı bir şekilde(!) ikna etmiş ve sözleşme yenilemesini sağlamıştı. O final serisinde Mirsad oynamamış ve Efes Pilsen 2-0 geriden gelip 4-2 seriyi kazanmış kupaya uzanmıştı.

Hikayeye devam edelim; Fenerbahçe Ülker bu sezon başına kadar Milli Takımında uzun rotasyonunu oluşturan Semih Erden-Ömer Aşık-Oğuz Savaş üçlüsüne sahipti. Efes Pilsen akıllı adamların yönettiği bir kulüp demiştik, Efesli yöneticiler rakibi yenmenin en kolay yolunun onu zayıflatmak olduğunun farkındaydı. Bu sefer de sezon ortasında Oğuz Savaş’la prensip anlaşmasına vardılar. İşte tam bu noktadan sonra Fenerbahçe Ülker yönetimi tam olarak satranca başladı. Sezon sonu gidecekleri daha devrede belli olan Semih Erden ve Ömer Aşık’ı takımda tutmak adına adım bile atmadılar, aksine Ömer’e oynamama cezası veriler. Efes Pilsen’in kapatılıp kapatılmayacağı sorusu gündemi meşgul ederken Kaya Peker’e ön potokolü imzalattılar. Efesliler hep söz alırken Fenerbahçeliler ön sözleşme imzalattılar!

Final serisi geldi; Ergin Ataman zaten yerli yabancı oyuncular konusunda sıkıntılar yaşıyordu. Kerem Gönlüm’in cezası yerle bir etmişti kafasındaki herşeyi sezon boyunca. Efes sezon boyunca plansızlığın kitabını yazmıştı. Tam bu noktada Ergin Hoca yerli oyuncuların katkılarına fazlaca bel bağlamıştı. Final serisi başladığında Ergin Hoca’ya sorulsa en güvendiği adam olarak Kaya’yı söylerdi eminim! Bir önceki final serisinin dönmesinde ve şampiyonlukta en büyük pay eli titremeden oynayan, yüreğini ortaya koyan Kaya’nındı. Final serisi başladı ve maçlar ilerliyordu ama Kaya bir türlü istenilen performansa ulaşamamıştı. Sonuç olarak Fenerbahçe Ülker şampiyon oldu. Ergin Ataman’ın hayal kırıklığı yüzünden okunuyordu!

Sezon bitti, her gün transfer haberleri gelir oldu. Bir bakıldı ki Kaya Fenerbahçe’ye imza atıp, formayı sırtına geçirdi. Bilindiği gibi Kaya Fenerbahçe taraftarının ülkedeki en nefret ettiği basketbolcudur. Tam bu noktada camiası üzerinde büyük otoritesi bulunan Aziz Yıldırım devreye girdi ve Kaya Peker’in Emre Belözoğlu gibi kabullenilmesini sağladı. Kaya’da kendisine verilen rolü özür dileyerek ve armayı öperek layığıyla yerine getirdi. kaya’yı kadrosuna katan Fenerbahçe Oğuz’un kalmasını sağladı ve Lavrinovic hamlesiyle geçen yıldan daha sağlam bir uzun rotasyonuna sahip oldu. Efes ise yaşadığı çifte şokun ardından Telekom’dan Dudley’i aldı, Partizan’dan Roberts ve Zeleznik’ten Raduljica’yı transfer etti. İki takımda bakıldığında bir şekilde transferlerini tamamladı.

Değinmek istediğim son konu yöneticilik. Fenerbahçe’li yöneticiler bu süreçte Efes Pilsen yönetimine arka arkaya dersler verdi. Mirsad’ı takımda tuttu ve verim aldı, Oğuz’u kaptırmadı. Bunların yanı sıra Efes’in belkide en önemli yerli uzunu Kaya’yı ellerinden kaptı. Efesliler hep hamle yaptı, ilk adımları attı ama hamlelerinde başarılı olamadıkları gibi, transfer savaşında Fenerbahçelilere yenildi. İki büyük kulüp arasında etikliği tartışılacak bir transfer savaşı yaşandı ve bu savaşı net bir biçimde Fenerbahçe kazandı. ŞAH MAT!

yazan: cnyvz

Ekim 19, 2010 at 6:15 pm 2 yorum

Efes Pilsen – Pınar Karşıyaka

Sempatizanı olduğum Efes Pilsen, yaşadığım şehrin takımı Pınar Karşıyaka’yla memleketim Ordu’da karşılaştı. Benim açımdan da entresan bir maçtı yani. Bir de tribünde olabilsem tadından yenmezdi maç.

Beklediğim gibi kafa kafaya gitti maç. Efes büyük kısmını önde götürdü karşılaşmanın ama Karşıyaka’da sürekli maçın içindeydi. Maçın başında Jovo-Furkan ikilisiyle Efes’in pivotsuzluğunu çok iyi değerlendirdi Yeşil Kırmızılılar. Efes Pilsen’in pivotsuzluğu da apayrı bir yazı konusu aslında. Böylesine büyük bir yapı nasıl bu kadar para harcayıp eksik kadro kurar çok acaip.

Bu genç adama ayrı bir paragraf açmak lazım. Furkan Aldemir gözümüzün önünde yetişmiş, her geçen gün oyununun üstüne koyan bir oyuncu. Geçen yıl 4 ve 5 numaranın arasına sıkışmış oyununu, Efes Pilsen maçında gösterdi ki 5 numara olarak belirlemiş. Zaten fiziksel gelişimini de bu yönde devam ettirmiş. Kilo almış ve güçlenmiş Furkan, ama bunun yanında ayakları ağırlaşmış. Zaten kendisinde var olan müthiş rebound ön görüsünü bu sene de bizlere izlettirmekte. Efes Pilsen’in pivotsuz oynarken ve yurt dışında 3 aylık pivot ararken, Karşıyaka alt yapısından yetiştirdiği bu müthiş yetenekle 5 numarayı domine etti maç boyu. Burda Hakan Demir’e bir parantez açmak istiyorum; koç bugün Jovo-Furkan ikilisini bozmasa ve daha fazla sahada tutsa Karşıyaka kazanırdı. Son olarak Furkan’ın maçı 11 sayı 19 reboundla tamamladığını yazalım ve Efes cephesine dönelim.

Efes Pilsen’in pivotsuz olması akıl almaz dedik. Raduljica en az 2 ay daha yok deniliyor. Bu süre zarfında Efes o mevkiyi Fabricio Oberto ile doldurmak istiyor ama sözleşme süresinde henüz anlaşamadılar. Oberto 1 yıllık, Efes 3 aylık sözleşme istiyor. Efes için en güzel hamle gözlerinin önündeki Furkan Aldemir olur kanısındayım, zira Raduljica sağlıklı bir şekilde dönünce de sorunları bitmeyecek. Tek pivotla euroleague ve tbl yürümez, bu adam hiç mi dinlenmeyecek. Efes Pilsen’de geçen seneye göre en büyük değişiklik Rakocevic’in sahaya fizikende çıkmış olması. Rako geçen sene hayalet misali sahada gezmesinin acısını çıkarır gibi oynuyor sezon başında. Atıyor, attırıyor saha içinde lider gibi davranıyor. Ayrıca Wisniewski Efes guard rotasyonuna sertlik ve hareket getirmiş. Dudley-Roberts ikilisi ise bence hiç olmamış. Roberts gibi 4’e yakın bir 4,5 yerine; 5’e yakın bir 4,5 alınabilirdi diye düşünüyorum. Raduljica dönse bile Efes pota altı gerekli sertliğe ulaşamayacaktır. Perasovic Efes’e geçen sene unuttukları saha içi disiplini getirmiş ama eksikler nedeniyle neredeyse yarım kapasite ile oynuyorlar. Rakocevic’i de eski hocası Perasovic ile tekrar çalışmak çok olumlu etkilemiş. Sadece Rako sahadayken Sinan veya Wisniewski’den birini sahada tutmak Efes’i kısa rotasyonunda yumuşak kılmayacaktır. Aksi takdirde Rakocevic’in gölge savunması orada canlarını yakacaktır.

yazan: cnyvz

Ekim 10, 2010 at 6:09 pm Yorum bırakın

Üvey Evlat Basketbol

Dünya Basketbol Şampiyonası biteli şunun şurasında bir ay bile olmadı ama şampiyona sırasında basketbolla yatıp basketbolla kalkan ülkeden eser kalmadı. 9 Ekimde erkeklerde Türkiye Kupası başlıyor. Bu sene önünde bir şirket ismi yok. Kimse para harcamak istememiş anlaşılan, halbuki daha bir ay önce tarihimizin en büyük başarısını yaşadık hepberaber. Ateşi çabuk söndü dünya ikinciliğinin.

Kupaya isim sponsorluğunu geçtim, maçların TV’den yayınlanıp yayınlanmayacağı bile mechul. Henüz bir kanal çıkıp da bu işe bulaşmamış. Aynı şekilde Beko Basketbol Liginin de yayın konusu muallakta. Spormax’in adı geçiyor ama onlar da EPL maçlarının saatlerine göre BBL maçlarının saatlerine müdahale ediyorlar, saçma sapan saatlerde maç seyretmek zorunda kalıyoruz.

Amacın başarı olduğu spor organizasyonlarında, basketbolun, neden daha başarılı olduğu futbolun gölgesinde kaldığını aklım ısrarla almak istemiyor. Galatasaray Sözlükte yazmıştım bunu, burada da tekrarlamamın sakıncası yok. Türkiye basketbolda, hem kulüpler bazında hem de millî seviyede, futboldan daha başarılıdır. Kulüpler bazında ilk uluslararası kupa basketbolda alınmıştır; Koraç Kupası. Kupa alınmazdan önce bir sayıyla kaybedilen bir final var onu saymıyorum. Kupadan sonra da oynanan finaller, final-fourlar gırla. Kadın basketbolunda da bir kupamız var, hatırlamakta fayda var. Futbolda? Biri diğerinin sebebi olan iki kupanın dışında elle tutulur başka bir başarı yok, sadece bir-iki yarı final… Millî takımlar seviyesinde de farklı değil durum. Henüz futbolda bir turnuva düzenlemeye yaklaşamamışken, basketbolda bir Avrupa, bir de Dünya Şampiyonsına ev sahipliği yaptık. Futbolda her iki turnuvada aldığımız birer üçüncülüğe karşı basketbolda birer ikincilik kazandık.

Her konuda istatsitik ile yatıp kalkan canım ülkem, al sana istatistik. Bu kadar ilgi gördüğü halde futbolda alınan sonuç ve bu kadar başarılı olunmasına rağmen ilgiden pay alamayan basketbol…

yazan: thisisthebesttillwedobetter

Ekim 5, 2010 at 12:57 pm Yorum bırakın


Ekim 2010
P S Ç P C C P
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 78.777 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best