Archive for Eylül, 2010

Finale Yürürken

Dünya Basketbol Şampiyonası 2010 Türkiye. Bu cümleyi hayatımız sonuna kadar hatırlayacağız. Nasıl Avrupa Basketbol Şampiyonası 2001 Türkiye’yi unutmadık. Bu cümle, bu şampiyona da unutulmaz olacak. Turnuvaya geldiğimiz yolda, önceki şampiyonalarda yapılan onca hataya inat; takım bu sene inanılmaz bir birlik beraberlik içinde hareket ediyor. Turnuva başından beri oynanan maç sayısı 7, galibiyet sayısı da 7. İddia ediyorum dünya 92 Dream Team’den beri böyle domine bir takım görmedi. Her rakibe ciddi fark atıyoruz, hem oyun olarak hem skor olarak. Her defasında bu rakip ciddi bu rakip zorlu dikkat dedik ama Dev Adamlar öyle yürekli oynadılar ki bizi de susturdular. Rakibin o kadar da önemli olmadığını işin kafada bittiğini herkese gösterdiler.

Takıma baktığımız zaman geçen seneden bu yana değişen şey yılmadan, sıkılmadan savunma yapmaları ve bu savunma basketbolundan zevk almaları. Gerek bireysel, gerekse takım halinde savaşan tabiri caizse savunmadayken rakip kim olursa olsun rakibine meydan okuyan bir takım olmuşlar. Basketbolun doğrularını çok az yapmalarına rağmen öyle özverili, öyle isteyerek oynuyorlar ki başarı kaçınılmaz oluyor.

Yazının bu kısmında amacım göz önünde ki başarıyı gölgelemek yada karalamak değil. Bunu baştan belirteyim. Ancak bazı doğruları konuşmamız lazım eğer gerçekten finale yürümek istiyorsak.

Zaten zayıf olan rakiplerimize değinmeden geçicem.

Yunanistan maçıyla başlayalım; Yunanlar yıllardır çekirdek bir ekiple oynar ve milli takımdan ziyade artık bir kulüp takımı gibi ülkeydi. Ancak önce Alvertis ve Hatzivrettas, ardından da Giannakis’i kaybetmek resmen ruhlarını kaybettirmiş Yunanlara. Diamantidis formsuz ve sakatlıktan yeni çıkmış. Spanoulis bütün rakip savunmanın baskısı üzerinde ve yardımcısı yok. Calathes sistemin içine dahil olmaya çalışan ancak tam anlamıyla bir çaylak. Zisis hayatı boyunca sakatlıklar yaşamış, ona rağmen bu turnuva da az çok sistem içinde ayakta kalan bir adam. Yunan guardların durumu böyle olunca uzunlarına değinmeye bile gerek kalmadı, çünkü servis alabilecekleri bir dış adam kalmadı.

Rusya ikinci ciddi rakibimizdi; kendileri Türkiye’ye gelirken J R Holden ve Krilenko ile zaten kafadan takımın yarısını bırakıp geldiler. Guard mevkisinde Ponkrashov, Bykov ve Fridzon’a bel bağlamaları çaresizliklerinin bir diğer adıydı. Ancak yine de Ruslar disiplinli ve doğru bildiğinden ödün vermeyen bir sistem takımıydı. Kazandık ve yolumuza devam ettik.

Porto Riko maçına aslında pek değinmeye gerek yok. Yine de baktığımız zaman onların kaos basketbolu, düzensizliği bizi bozabilirdi. Buna izinvermedik. Arroyo sakatlanınca J J Barea yegane güvenebilecekleri guarddı. Barea’da temastan kaçmayan ve tempoyu seven bir guard olduğu için yorgundu. Onların sıkıntılarından faydalanarak kötü oynadığımız maçı sonu sıkıntılı olsa da iyi bitirdik.

Fransa buraya en eksik gelen takımlardan birisiydi. İlk maçlarında İspanya’yı yenmeleri onlara gruptan çıkma şansı tanıdı. O aldıkları ekstra galibiyet ve Yeni Zelanda karşısında 12 sayı farkla mağlup olunca 2. turda karşımıza çıktılar. Hiçbir kaynağa bakmadan Parker-Turiaf-Pietrus bir çırpıda saydığım eksikleri. Vitesi 5’e almış milli takımımıza 15 dakika dayanabildiler ve mağlup oldular.

Çeyrek final, rakip Slovenya; Slovenler en az bizim kadar tutkuları ve motivasyonlarıyla oynayan bir takımdı. Her maçtan önce okudukları milli marşta bile motivasyonlarını görebiliyordunuz. Ülkelerinden gelen ve her maç takımı çılgınca destekleyen yaklaşık 7000 taraftar takım için itici güç oluyordu. Çok doğru ve hoş bir basketbol oynuyorlardı. Eksikleri bolca vardı ve bu rotasyonda sıkıntı yaratmaktaydı Slovenlere. Baktığımız zaman Nesterovic-Lorbek-Smodis-Beno Udrih gibi adamlar çeşitli nedenlerden dolayı şampiyonaya gelemediler. Özellikle pota altındaki eksikler büyük sıkıntı yarattı Slovenlere. Artık zaman oyuncusu Brezec ilk beş oyuncusu olmak zorunda kaldı. Bütün eksiklerine rağmen onurlu bir şekilde mücadele ettiler ve çeyrek finale kadar yürüdüler. Ancak ne savunmamıza direnebildiler ne de çok ekstra soktuğumuz şutlarımıza. Bu büyük başarımızda rakiplerde ki eksiklerinde katkısı tartışmasız vardır!

Artık yarı finaldeyiz ve rakip Sırbistan. Sırplar her yaş grubunda istisnasız bizi yenen bir takım. Turnuvaya ufak tefek sıkıntıları saymazsak bizimle birlikte en tam gelen takım Sırplar. 12 kişilik rotasyonu dibine kadar kullanan ve her isimden katkı alan bir takım. Bütün oyuncuları Yugoslav alt yapı eğitiminin getirisi olarak basketbolu çok iyi bilmekte ve muhteşem görev adamı. Her turnuva yıldızını sistem içinden çıkaran Sırplar bu yılda Savanovic’i hediye ettiler bizlere. Anlatmak istediğim şu; ilk defa bu kadar büyük bir sistemle ve eksiksiz bir kadroyla karşılaşacağız. Kısalarından Teodosic dahil çekinmemekle birlikte; Krstic-Savanovic-Macvan-Keselj-Velickovic gibi adamları savunabileceğimizden emin değilim. İspanyollar büyük baskı kurmalarına rağmen Sırplardan tam 92 sayı yediler. Kimse o maçta İspanyollar için kötü savunma yaptı diyemez ama Sırplar en büyük baskıların bile altından muhteşem hücum sistemleriyle kalktılar. Biz tartışmasız turnuvanın en iyi savunma yapan takımıyız; Sırplar da yapıları gereği en doğru şutu bulan takımı. Çok zor bir maç olacak. Bekle bizi final gümbür gümbür geliyoruz havasına girdik ki, çok tehlikeli sonuçlar doğurur. En önemli detaysa Tanjevic’in karşısında ilk defa kendi jenerasyonundan bir isim olan İvkovic olacak. Sırp takımının yapacaklarından daha önemlisi İvkovic’in yapacaklarıdır benim gözümde. Sırpları bir adım önde görmekle birlikte yanılmayı Allah’tan diliyorum.

Eylül 9, 2010 at 12:12 pm 4 yorum

Türkiye-Slovenya Maçına Dair

 Bir önceki dünya şampiyonası değil daha bir sene önce 2009 eylülde polonya’da karşılaştığımız ve 69-67 kaybettiğimiz maç hafızamızdayken ne oldu da 95-68 gibi bir skor çıktı ortaya maddeler halinde sıralamaya çalışalım;

 – Tanjeviç’ten başlamak isterim, 2009 avrupa şampiyonası boyunca (ve daha öncesinde) rotasyon konusu en büyük eleştiri unsuru olmuştu, dışarıdan bakıldığında saha içinde ve dışındaki kimsenin keyif aldığı izlenimi görülmüyordu. (en azından bu dünya şampiyonasında herkesin keyif aldığı gün gibi ortada) Fazla kurcalama hocam bozuluyor bak sonra diyesim geliyor hep.  

– Bunu söylemek için basketbol dahisi olmaya gerek yok; iyi savunma ile yenemeyeceğimiz takım yok. Sahada yer alan 5’in 4’ü için dış atış yapmak üstelik yüzdeli atmak çocuk oyunu gibi adeta. Bu yüzden içeriden oynayamasak da dışarıdan atmamız sayesinde hücumda bizi durdurmak çok kolay olmamaktadır. Lakin dışarıdan atmak her basketbolseverin bildiği gibi en son başvurulması gereken çaredir. (kaleyi içeriden fethetmek gerekir diyerek klasikleştireyim de tam olsun.)

 – 2009 dan farklı olarak Lakoviç, Nachbar, Beciroviç yada Dragiç’in ne yaptığı yada ne yapamadığı üzerinde durmak çok doğru gelmiyor bu maç değerlendirmesinde (yapmak lazımsa illa ki Lakoviç’i o maç kilitlemiştik bu maçta da varlık göstertmedik, Nachbar o maç 16 sayı atmıştı bu maç da 16 sayı attı, buradan yola çıkarak bir yere varamayız onu demek istiyorum); çünkü bizim oyuncularımızı da tek tek ön plana çıkarmak çok doğru olmayacaktır. Takım olarak ilk periyotta yalnızca dış atışlara yönelip savunmayı yumuşak tutmamız korkutmuş olsa da beklenen-istenen anlayış ikinci periyotla beraber topu içeriye indirmemiz ve etkili savunmamızla birleşince daha 15. dakikalardan sonra maçın kaderi çizilmiş oldu ve öngördüğüm şekilde rahat kazandık. (ki bu benim düşüncem maçtan önce cnyvz arkadaşımızın Kuş Bakışı 12 Dev Adam başlıklı yazısının yorum kısmında yer almaktadır.) Ayrıca farkın açılmasıyla beraber asla o kadar boş pozisyon verdirmeyip en az 10 sayı daha attırmayabilirdik bu da sloven cephesinden böyle biline  .

 – Yukarıda cümle içerisinde geçen yüzdeli dış atış konusunu açmak gerekirse; sahada aldığı dakika göz önüne alınınca Kerem Tunçeri, Ömer Onan, Ender Arslan, Sinan Güler, Hidayet Türkoğlu, Ersan İlyasova takımımız için çok büyük şans hem dışarıdan yüzdeli atmaları hem de topla dışarıda buluşup içeriden kendisini tutan oyuncuyu (eşleştiği yada match up ne dersen ona) dışarı çıkararak Semih Erden-Ömer Aşık’ın işini kolaylaştırmaktadır.

 – Sonuç olarak doğruları ne kadar yaptığımıza paralel olarak; skor olarak da keyif olarak da hem oyuncularımız hem tribünler hem ekranları başında izleyenler halinden oldukça memnun. Yolumuz açık olsun (her ne kadar yolun sonuna -yarı finale- gelmişsek de, iki maç kaldı şunun şurasında kupaya uzanmaya )

          

 – Sözü Tanjeviç’ten açmışken Tanjeviç’le bitirelim derim; Mehmet Okur konusunda kendisini eleştirmemizin en büyük nedeni hem içeriden etkili olması hem de tıkandığımız noktada yukarıda yazdığım gibi dış şutu yüzdeli atabilmesiydi. (sakatlık nedeniyle 2010 için değil tabii ki eleştirim önceki başarısız turnuvalara yönelikti.)

 – Not: Yarı finalde karşılaşacağımız Sırbistan’ın yaş ortalamasına ve hangi jenerasyonu oluşturmuş olduğuna bir bakalım ve 2004 yılından bu yana kurula(maya)n jenerasyon hakkında ileride birkaç satır karalamak boynumuzun borcudur diyerek bitirelim.

Eylül 8, 2010 at 10:16 pm 4 yorum

Arjantin – Brezilya Maçının Ardından

Doğu Avrupa’da bir Güney Amerika derbisi oynandı dün akşam. İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu’nda iki ezeli rakip çarpıştı.  Maçla ilgili en ilginç detay şüphesiz Brezilya coachu Magnano’nun Arjantin’de çalışması ve burda büyük başarılar yakalamasıydı. Maçla ilgili thisistebesttillwedobetter‘la gün boyu mesajlaştık ve yorumlarda bulunduk. Genel kanımız Brezilya’nın favori olduğu ve Huertas’ın çok formda olduğu maçın kilit adamı olacağı yönündeydi. Ancak kendisine hemen hemen her mesajımda gönlüm Arjantin’den yana ayrıca Prigioni > Huertas diyordum.

Karşılaşma başladı ve ilk çeyrekte gözlerin üstünde olduğu Huertas Prigioni ikilisi karşı karşıya geldi. Coach Magnano Arjantin’i çok yakından tanıdığı için Prigioni’nin yedeksiz olduğunun farkındaydı. İlk hücumlarda topları Huertas’la kullandılar ve Prigioni’ye 3 dakikada 2 faul aldırmayı başardılar. Huertas maça çok iyi başlamıştı ve Prigioni kenara geliyordu. Brezilya oyunun kontrolünü eline aldı, Barbosa’yı da devreye sokarak vurup gitmek istedi. Ancak Arjantin’in geri adım atmaya niyeti yoktu ve Delfino-Scola ikilisiyle maça ciddi manada asıldılar. Maç kafa kafaya gitti 40 dakika boyunca ancak Arjantin Prigioni’nin sazı ele almasıyla ve oyunda kaldığı her dakika üst düzey oynamasıyla birlikte belli dönemler hariç bütün maça hakimdi. Sadece vurup gidecek güçleri yoktu. Bench katkısı minimum olacağı beklenen Arjantin bu konuda da Brezilya’dan daha etkin olunca; Brezilya tamamen yıldızlarının eline kaldı. Huertas bence Magnano’nun Prigioni hamlesi olarak kullanmaya başladığı şutları soktuğunu görünce devam etti, aslında soktu da. Ama bu şutlar takım dinamiğini ve en önemlisi de Splitter’in ritmini bozdu. Splitter üzerinde Oberto’nun da harika savunmasını es geçmemek lazım.

Arjantin için maçtan önce ilk beş oyuncuları ne kadar bir arada oynarlarsa o kadar kazanma şansları çoğalır demiştim. Dünkü maça baktığımızda Oberto’nun uzun süre aldığını, Scola-Delfino’nun sadece 1 dakika dinlendiğini ve Prigioni’nin savunmada oturup hücumda oynadığını gördük. Arjantin adına doğrularda bunlardı. Eğer oyunun iki alanında da tempo yaparlarsa kendilerinden daha atlet olan ve daha genç olan Brezilya’yı yenmeleri mümkün değildi. Tam bu noktada Coach Hernandez’in kritik hamleleri girdi devreye. Mesela ilk 3 dakikada 2 faul alan Prigioni 3. faulunu maçın bitimine 4 dakika kala yaptı. Prigioni’yi savunmalarda yanına alan Hernandez, hücumlarda sahaya sürdü. Dünkü maçta Prigioni resmen NFL hücum takımı oyuncusu gibiydi. Bunun yanında Arjantin maçı Prigioni Scola ikili oyunlarıyla kazanırken, Brezilya her defasında bu ikili oyunlara savunma hatasıyla karşılık verdi. Yardıma gelen uzun hücum tehditi çok az olmasına rağmen Prigioni’nin üstünde kaldı ve Scola her defasında boş şut buldu. Turnuvada god mode on şeklinde oynayan Scola’da her defasında bunları cezalandırdı. Bunun dışında Delfino tam bir lider gibiydi ve takımı ne zaman sıkışsa taşın altına elini koydu. Gerek şutları gerek penetreleri görülmesi gereken bir solo performanstı. Ancak Arjantin’te en önemli nokta şuydu; sıcak adamın üstüne gittiler. Scola çılgın atıyorken onun üzerinden, Delfino solosunda onun üzerinden oynadılar. Hatta ekstra katkı veren Jasen’in üzerinden bile iki oyun oynadılar. Brezilya ise bütün takım dinamiklerini bozarak ve basketbolun doğrularına ihanet ederek Huertas ve Barbosa dışında neredeyse top kullanmadı.

Sonuç olarak hakeden ve doğruları yapan takım olan Arjantin kazandı. Maçtan önce dilediğim şey gerçekleşti. Sıra thisisthebesttillwedobetter‘ın dileği olan Sırbistan-İspanya maçının İspanya galibiyetiyle sonuçlanmasında.

Eylül 8, 2010 at 8:53 am 5 yorum

Kuş Bakışı 12 Dev Adam

 

Şampiyona başlamadan evvel bu kadrodan ve teknik heyetten pek umudum yoktu açıkcası. Biz Galatasaraylıların meşhur bir lafı vardır ‘’ Rapid maçıyla başladık’’ diye. İşte 12 Dev Adam’da Fildişi maçıyla başladı. Benim haricimde herkes bu takımdan oldukça umutluydu. Benim elimde ise umut beslememek için net veriler mevcuttu. Mevcut coaching ve federasyonla homojen bir yapı sağlanıp emin adımlarla başarıya yürülebileceğine inanmıyordum.

Herkes Tanjevic ve ekibinin turnuvalarda başarılı olduğunu savunuyordu. Ben ise aksine turnuvalarda başarısız olduğumuzu düşünüyordum. Tanjevic ile gidilen turnuvalarda alınan kazanılan dereceler aşağıdaki gibidir;

2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takımlı turnuvada 12. olduk

2006 Dünya Basketbol Şampiyonası: 24 Takım içinde 6. olduk

2007 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 Takım içinde 12. olduk

2008 Olimpiyat Oyunları: Katılamadık

2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 Takım içinde 8. olduk.

Görüldüğü gibi hiçbir turnuvada çeyrek final ötesini görememişiz. 1952’den beri Olimpiyatlarda yokuz. Kimse kusura bakmasın ama Dünya Şampiyonasında 6.lık benim açımdan başarı değildir. Potansiyelsiz genç bir takım oluruz tamam ama biz tarihimizin en iyi jenerasyonuyla bunları yapabiliyorsak kimse başarıdan bahsetmesin.

Bugüne dönelim;

Turnuva Fildişi maçıyla başladı. İyi savunma zayıf rakip bileşeniyle rahat bi galibiyet aldık. Arkasından Rusya maçına çıktık, Blatt’ın takımı önemli oyuncularından yoksun gelmişti buraya. Burada olmasına rağmen de Khryapa’yı bizim maçta kullanamıcaklardı. Ayrıca en önemli kısaları Ponkrashov’da formsuzdu. Bütün bunları alt alta yazınca kazanmamız gereken maçı kazandık ve yolumuza devam ettik. Üçüncü maçımız grubun 1 numaralı favorisi Yunanistan’laydı. Zone’a oldukça tepeden başlamak ve ayakların üstünde kalmak Yunanistan maçının anahtarıydı. Savunmamızın delindiği pozisyonlarda ise Yunanlar gerek boş şutlardan gerekse ikili oyunlardan faydalanamadı ve rahat bir galibiyet aldık. Bu maçın önemi hem turnuva genelindeki rakiplere mesaj vermek, hemde Rus maçının ardından rehavet yaşamadan yolumuza devam etmekti ve başardık. Porto Riko maçında diğer maçlara oranla daha kötü görünsekte rahat tempoda maç kazanabileceğimizi gösterdik. Rakipte bize bela olabilecek tek oyuncu Barea oldukça yorgundu ve bizde Onan’la çok iyi kilitledik. Maç o kadar rahat tempoda oynandı ki Ersan İlyasova basketbolun doğrularına ihanet ederek saçma bir şut kullandı. Porto Riko daha tecrubeli bir takım olsa bize unutamayacağımız bir sürpriz yapabilirdi. Son maçımızı Çin’le oynadık. Rakip 4.lüğü bizde liderliği garantileyince formalite maçı oynandı. Az süre alan oyuncularımız oynama fırsatı buldu ve ezici bir galibiyet alarak ikinci tura moralli çıktık.

2.Tur Rakip Fransa;

Fransa gruplara İspanya galibiyetiyle sükseli bir başlangıç yapsa da devamını getirememiş ve son maçında lakayıtlığı sonucu Yeni Zelanda’ya 12 sayı farkla mağlup olarak rakibimiz oldu. Maçın düşük skorlu ve savunmaların konuşacağı bir karşılaşma olmasını bekliyordum ama Fransa hiçbir hamlemize cevap veremedi ve tarihi bir mağlubiyet aldı. En önemli oyuncuları De Colo-Gelebale-Batum-Pietrus’tan istedikleri verimi alamadılar. Rakipte ayakta kalan tek isim Diaw oldu. Bizde ise Hido’nun muhteşem oyunu ayakta alkışlanırken, Sinan Güler ve Kerem Tunçeri’de çok üst düzey oynadılar. Yalnız gerek grup gerekse bu maçta dikkatimi çeken detay; tempo düşükken yarı sahada hiçbir şey üretememiz. Her hücum el üstü atışlara kalıyoruz ve ilginçtir atışların zorluk katsayısı yükseldikçe isabet oranımız da aynı oranda yükseliyor. Sete sette üst düzey post oyunu olan uzunumuz olmadığı için sıkıntı yaşamamız kaçınılmaz gibi duruyor. Ancak bu eksiğimizi pick n rollerde agresif bir şekilde potaya giderek ve penetre edip boş şut yaratarak giderebiliriz. Biz bunları çok az uyguladık.

Çeyrek Final Rakip Slovenya;

Turnuva başından beri milli takımımızla birlikte en sıkı takip ettiğim takım Slovenya. Hatta öyle sıkı takip ediyorum ki neredeyse fan’ıyım diyebilirim. Taraftarlarının bağlılığı,takımın yüreği,oynadıkları ders niteliğindeki basketbol  en önemlisi motivasyonları ve basketbol tutkuları beni kendilerine bağlayan detaylar. Buraya gelirken Nesterovic ve Lorbek gibi iki önemli uzunlarını getiremediler ancak Brezec sınırlı kapasitesini yüreğiyle birleştirip önemli işler yaptı. Diğer uzunlarıysa tanıdık bir isim Vidmar. Beno Udrih hazırlık kampı boyunca Lakovic’in kendisinden fazla süre almasından şikeyet etti ve kamptan ayrıldı. Coach Memi Becirovic ekolünün başarılı temsilcilerinden. Guardları Dragic-Lakovic oldukça formda. Bence en önemli oyuncuları olan Boki Nachbar ise bu turnuvada çok fit ve motive. Yedekten gelip her şart altında takıma maksimum katkı veren Klobucar ve Slokar gibi oyuncuları var.

Hepsinden önemlisi de tam bir takımlar. Çok doğru basketbol oynuyorlar ve oyunun her iki alanında da birlikte hareket ediyorlar. Biz keskin bir savunma takımıyız, iyi bir savunmamız bizi ciddi manada yukarı taşıyabiliyorken; Slovenler bizden bir level aşağıda bir savunma ve bir level yukarıda bir hücum takımı. Dengeli ve güçlü bir ekip, sahada ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar ve her kilidi açacak anahtarlara sahipler.

Maçtaki kritik eşleşmeler;

Dragic – Tunçeri

Lakovic – Onan

Nachbar – Türkoğlu

Bu eşleşmelerde rakibini hücumda yavaşlatan kazanır.

Son olarak şunu ekleyeyim yazıma; bu maç finalin adı ne olursa olsun turnuvadaki en güzel maç olacak. İspanya Sırbistan Abd’nin olduğu yerde erken final demek haksızlık olur ama finalden güzel olacağını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Çarşamba akşamı için bütün işlerinizi iptal edin ve 12 Dev Adam’ın en az kadar kendileri kadar dev olan Slovenler’le oynayacağı maçı kaçırmayın.

Yazıyı sonlandırmadan önce blog ekibine yeni katılan arkadaşlara hoş geldiniz diyorum. Herkesin bilgisi ve ekleyeceği yazılar bizler için çok önemli. Yeni gelenlerin hepsi birbirinden kıymetli ancak bir kişiye özel paragraf açmam lazım; thisisthebesttillwedobetter.. Üstadımla aynı blog ortamında yer almaktan duyduğum memnuniyeti kelimelere dökmem mümkün değil. Kendisi gerek sözlük ortamında gerekse diğer ortamlarda en saygı duyduğum insanların başında gelir. Engin bilgisinden faydalanmak çok güzel olacak. Aramıza hoş geldin ağabey..

Eylül 6, 2010 at 5:10 pm 6 yorum

Hesaplaşma Zamanı


12 Dev Adam, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonasında dolu dizgin devam ediyor yoluna. Önüne geleni deviriyor, dosta güven, düşmana korku salıyor. İlginç bir istatistik de göze çarpıyor bu turnuvada. EuroBasket 2009‘da yenildiğimiz tüm takımları burada yeniyoruz. İntikam alıyoruz bir yerde. Önce, Avrupa Şampiyonasının son maçında 66 – 89 yenilerek turnuvayı sekizinci bitirmemize neden olan Rusya‘yı 65 – 56; sonra, çeyrek finalde 74 – 76 yenilerek elendiğimiz Yunanistan‘ı 76 – 65 ve en son olarak da; beşincilik maçında 68 – 80 yenildiğimiz Fransa‘yı 95 – 77 yenerek geçen senenin intikamını aldık. Sırada, ikinci grup turunun son maçında 67 – 69 yenildiğimiz Slovenya var. Slovenya’yı da geçersek, 2009’un hesabını kapatmış oluyoruz. Ama ondan sonra Sırbistan-İspanya maçının galibi geliyor ki, her iki ekibi de EuroBasket 2009’da yenmiştik (İspanya’yı 63 – 60, Sırbistan’ı 69 – 64). Umarım tılsım tersine çalışmaz ve Slovenya’yı da, sonra gelecek takımı da eleyerek finale yürürüz.

yazan: thisisthebesttillwedobetter

Eylül 6, 2010 at 1:29 pm Yorum bırakın

GALATASARAY 2010-2011

2010-2011 sezonunun 3 haftasi geride kaldi. Sancili basladik her manada. daha once hic sahit olmadigim bir ruh hali icerisindeydi herkes. Bir cok kisi umudunu daha bastan yitirmis, kombineler satiliga cikmis, lig tv abonelikleri gozden gecirilmeye baslanmisti. Haklilik paylari da vardi bunu yapanlarin belki. Cunku gecen sene catir catir transfer yapan haldun ustunel yoktu. transferler de gecikince bu is Haldunsuz olmayacak galiba hissiyati iyice pekisti. Bence burada biraz kalanlara haksizlik yapildi. Tabi ki Haldun Ustunel isini cok iyi yapiyordu, Rijkaaard’i ikna etmesi bile bunun en buyuk gostergesi. Belli ki ikili iliskileri kuvvetli, ikna kabiliyet yuksek, genc ve modern gorunumlu bu adamin biraktigi izlenim transferlerde etkili olmustu. Belki tum bu ozellikler Adnan Sezgin’de yoktur ama Adnan Sezgin’de olmayan bir sey daha vardi; o da finansal guc. Gecen sene yapilan transferler secim yatirimiydi demiyorum, en nihayetinde bu sezon da gayet iyi ve yerinde transferler yapildi. Ama gecen sene secimin etkisiyle yapilmasi gereken isler zamaninda ya da cok gecikilmeden yapildi. Bu sene ise son dakikaya kadar beklenildi. Mali yapilanma, finansal stratejiler anlasilabilir ama transferler ne olursa olsun sezon oncesi hazirlik kampina yetistirilmeliydi.

Peki Avrupa’ya veda etmemize deger miydi transferde biraz olsun kar etmek adina gec kalmak? Ben hicbir sekilde elenmemiz isimize geldi, artik lige odaklanip seneye sampiyonlar liginde oluruz diye dusunulmus olabilir fikrine katilmiyorum. Yonetim o dusuncede olmus olsa, en basitinden Turk Telekom Arena kombinelerini 1,5 senelik satisa cikarmaz, gelecek seneki durumu beklerdi. Bence oradaki dusunce eldeki adamlarla bu turun bir sekilde gecilecegiydi. Yanlis da degil. Pino, Kewell, Cana sakatlanmasa; Hakan Balta ve Arda bu kadar formsuz olmasa o tur her turlu gecilirdi. Tabi burada da transfer zaten bu gibi durumlar icin yapilir dusuncesi geliyor insanin aklina ama yonetim bu kadar olumsuzlugun ayni anda tezahur etmeyecegini dusunup risk almayi uygun gordu bir anlamda. Bu da anlasilabilir bir durum. Gercekten de Kewell veya Pino oynasa veya Arda biraz formda olsa cok rahat gececegimiz bir rakipti. Her seye ragmen sadece Hakan Balta eskisi gibi olsa o hatayla turu yine kaybetmezdik.

Transferlerin gecikmesi, Rijkaard’in oynatmak zorunda kaldigi kadro akillara acaba yonetim Rijkaard’i istifaya mi zorluyor sorusunu akillara getirdi. Hatta ciddi ciddi konusulur oldu. Bu sirada Galatasaray’i karistirmaya yer arayan medya da her kotu gidiste oldugu gibi “Imparator Geliyor” alt basliklariyla “Galatasaray’da Fatih Terim Sesleri” mansetlerini atmaya baslamisti bile. Medyada Galatasaray; kaptani hocasinin kuyusunu kazan, yonetimi hocasini istifaya zorlayan, hocasi da oyuncularina ve yonetime inanmayan bir takim olarak gosteriliyordu. Medya bizi sasirtmamisti ama bu sefer bu oyuna gelmeye hazir bir kitle vardi. Bu asamada yapilan Misimovic ve Insua transferleri ve de baskanin aciklamalari tum bu izlenimleri silip atti. Baskanin aciklamalarini ben inandirici buldum acikcasi ama Rijkaard mevzusunda taraftarin bilincli davranip Rijkaard’a degil de Adnan Sezgin’e ve yonetime tepki gostermesi bu aciklamalarda etkili olmus mudur? Bu ihtimale ben her ne kadar inanmasam da bir kenara yazmakta fayda var. Baskanin, nisanda ne olursa olsun Rijkaard ile sozlesme yenilemek istiyorum sozu var cunku. o zaman bu tezin durumu netlesir ancak.

Gelelim saha icine. Rijkaard’in sistemini tartismak cok yersiz. bu adamin dinini degistirebilecegi ama bu sistemi temel olarak degistirmeyecegi cok acik. Yani Rijkaard’a b plani yok elestirilerine katilmiyorum. Cunku Rijkaard’in esas amaci takima bir oyun sablonu yerlestirmek ve bunu takim ezberleyene kadar hic bir sartta degistirmemek. Bunu basardiktan sonra emin olun yeri geldiginde cift forvet de oynar ,Larsson-Eto’o veya Eto’o-Gudjohnsen ikililerini kullandigi gibi, orta sahada da degisikliklere gider. Ama dedigim gibi oncelikli amaci bu sablonu oturtup yillar boyu surecek bir ekolu yaratmak. Bunu bilerek takimin basina getiren yonetim buna uygun da transfer yapmak zorunda. Yonetim bunu bu sene gec de olsa gerceklestirdi. Insua transferini Hakan Balta’nin stopere cekilecegi fikriyle birlestiren herkes tam isabet olarak degerlendiriyor ama Misimovic’in 4 3 3’e uygunlugu konusunda soru isaretleri var. Ben ne Rijkaard’in Misimovic icin sistem degistirecegine ne de Misimovic’in bu sisteme ayak uyduramayacagi fikirlerine katiliyorum.

Yukarida Rijkaard’in 2006\2007 Barcelonasi ve bu seneki Galatasaray’inin mevcut kadrosu var. Galatasaray’in kadrosunda 7 yabanci var bu sekilde ama amacim dizilimi anlatmak. Sag tarafta veya ortada kimin yerine hangi Turk oyuncuyu oynatacagina Rijkaard karar verecek. Oyuncu kaliteleri acisindan da kiyaslamiycam tabi ki. Sadece aradaki benzerlikten yola cikarak bu seneki transferlerimizi de degerlendirmek niyetindeyim. Ufuk’un kaleye gecisi Valdes’in Rustu’den kaleyi almasi gibi oldu. Defans hatti zaten mumkun oldugunca ayagi top yapan adamlardan kurulu. Barca’da Thuram’in yerine Marquez’i de oynatiyordu. Bizde de oraya Hakan Balta’yi monte edecektir. Kaldi ki Puyol’un yerinde oynayan Neill Puyol’a gore ayagina cok daha hakim bir oyuncu. Puyol’un defansif yonu bu kadar kuvvetli olmasa topu oyuna sokamadigi icin muhtemelen yedek kalirdi. Ya da tam tersini dusunecek olursak Servet’in defansif yonu cok saglam olsa Insua transferine gerek kalmazdi. Orta sahaya baktigimizda Barca’nin orta sahasi bize gore cok daha kirilgan. Misimovic’in sisteme uymayacagini dusunenler Barca orta sahasinda Iniesta ve Deco’nun ayni anda sahada olabildigini gozardi ediyorlar. Belki onlar Misimovic kadar net birer 10 numara degiller ama Misimovic de durarak oynayan klasik bir 10 numara degil. o yuzden bu sisteme adaptasyon konusunda bir problem yasayacagini dusunmuyorum.

Bu noktada idrak edilmesi gereken en onemli nokta bu sistem her mevkide -kaleci de dahil- ayagi top yapan adamlar ister. Hucumdayken ucgenler kurup paslasan, savunmada ikili mucadeleye girmekten ziyade dogru yerde durup topu kazanan zeki oyunculara ihtiyac duyar. Oyle olmasaydi Xavi Deco Iniesta’dan olusan bir orta saha ve defansif ozellikleri neredeyse sifir olan Ronaldinho ve Messi ile Barca her mac problem yasardi. Ama top sizde kaldigi surece bu tur sorunlari yasamassiniz. Simdi bu haliyle Galatasaray’a baktigim zaman ben orta sahanin bu ozelliklere sahip oldugunu goruyorum. Barca’nin bu kadrosuna gore de Lorik Cana’dan dolayi defansif olarak da daha rahat olacaktir Galatasaray. Bu aradaki kalite farki acisindan gerekli olan bir durum zira Barca kadar topa hakim olmamiz mumkun olmayacaktir. Zaten Barca bile daha sonra bu yumusak orta sahasini once Yaya Toure simdi de Mascherano ile kuvvetlendirdi.

Her anlamda soru isaretleriyle basladigimiz bu sezonu ben sicrama tahtasi olarak degerlendiriyorum. Yapilan transferlerle olusan kadro derinligi ve taraftarin Rijkaard’a olan inancini gordukten sonra bu sene sampiyonlugun favorisi oldugumuzu dusunuyorum ve  bu kotu baslangici ileride hersey orada basladi diyerek anacagimiza inaniyorum.

GALATASARAY adinin oldugu her yerde umut vardir!

yazan: hadomer

Eylül 6, 2010 at 12:12 pm Yorum bırakın

Sonbahar’da Galatasaray Konuşmak

 

Öylesine başlayan, güzel noktalara değinerek anlatılmak istenilen şeylere dokunduran hoş bir sohbet idi. Baktık ki messenger’ın bize sunmuş olduğu  kopyala-yapıştır izni var, yayınlayalım dedik. İlginc olur diye de düşünmedik değil. Sanıyorum bir ilk de olabilir. Messenger vasıtası ile konuş, sonra gel copy paste! Oh ne ala!..  Pek uzatmadan, Galatasaray sözlük’te ‘jupp’ olarak tanınan, kalemi kuvvetli, futbolu, teknik ekibi, oyuncuları  iyi yorumlayan bir izleyicidir  O. ( derhal not: yakında vakit buldukça burada da bir şeyler yazacaktır kendisi. Şimdiden müjdelemek istedim.)  Neyse, hemen konuya daldık zaten… 

Zevkle okursunuz umarım,

mustafa:

Bol bol Rijkaard eleştirisi de olur tabii artık. Neden olmasın ?

 sarp:

Olur tabii. Ama soğudum artık ya Rijkaard yazmaktan da…

mustafa:

 Ya bir de yazdığın zaman seni anlamayanlar olup, bir de üstüne sana çemkirenler olunca iyicene zıvanadan çıkabiliyor insan. Bu konuda anlayabiliyorum senin sıkıntını.

Sarp:

 Evet aynen öyle.  Polemiğe girmiorum artık. Okumadığım mesajlar var. Okusam belli yani sırf polemik amaçlı bir şey gelmiştir. Okuyacam, canım sıkılacak. Cevap yazacam,  iyice alevlenecek.  İplemiyorum pek.

mustafa:

 Bu da bir çözüm tabii ki. Anladığım kadarıyla  laf da anlatamıyorsun tepki verenlere. Bunun akabinde de  iyice stres sinir durumları işte değil mi?

sarp:

 Yanii.. Zaten benim derdim belli.  Rijkaard gitsin demekten ziyade Rijkaard’ın ilahlaştırılması.

mustafa:

 Yabancı hayranlığı ve domal dese domalacak olanlar vesaire.. Anlıyorum.

sarp:

 Aynen. Çok da matah bir hoca değil bence ama azıcık iplese burda başarılı olabilirdi.

mustafa:

 İkinci bir plan hiç görmedin ben onda. En çok kıl olduğum olayı o.

sarp:

 Misimovic’i 4-3-3 uğruna orta 3’lüde kaleden çok uzakta veya ileri 3’lünün sağ forvetinde oynatırsa kıyametler kopar. Farkında mısın?

mustafa:

Bu konuda paralel düşündüğümüzü söyleyebilirim.  Misimovic bir kere Wolfsburg’da  4- 3- 3 ile alakası olmayan bir sistemde başarılı oldu. Forvetin içinde gibi ama aynı zamanda arkada top dağıtan adam hüviyetinde. O’nun başarıya koşturduğu takımda bir Arda, Kewell, Keita yoktu. Hatta  4- 3- 3 dediğimiz sistemle bir gram bile alakası olan  kanat organizasyonu   yoktu o takımda.

 sarp:

 Ya şimdi Rijkaard savunmak uğruna bu kulübün tüm değerleri ile oynanıyor ya; Fatih Terim’e sallanıyor, eski topçularımıza sallanıyor, yönetime sallanıyor. Bunların hepsinin çeşitli kabahatleri var eyvallah da  safi Rijkaard’ı aklayacağız diye sallanmayan adam kalmadı.. Hatta yeniçeri komplosu da başladı, mevcut takıma da sallanıyor bir dolu.  Merak ediyorum, Rijkaard’a laf ettirmeyecez diye utanmasalar metin oktay’a bile dil uzatmaya hazır olan arkadaşlar, öküz altında buzağı arayan, takımda yeniçerilik var, şu, bu gibi şeyleri sürecek kadar uzun uzun düşünüp mazeret arayanlar Misimovic transferinde neden kulp aramıyorlar?Ayrıca buna ek olarak  senin de dediğin gibi Misimovic’in Rijkaard sistemiyle aslında alakası yok. Ya sistemi bozacak, bu da 4-3-3 müptelalarının çelişmesi olacak. Ya da Misimovic’i harcayacak. Bu sefer de adamı oynatmıyor, kötü yerde oynatıyor diye Rijkaard papaz olacak.

mustafa:

 Hah aynısını dün düşündüm.  O adamın harcanma olasılığı var ve bir süre sonra, ‘’ben böyle bir oyuncu istemedim’’  lafı medyada yer bulmaya başlarsa, o zaman olay biter. Ya da kopar. Belki de sarpa sarar.

sarp:

 Daha kimsenin bir şey dediği yok. Her şeyden Rijkaard lehine nema yaratmaya çalışanlardan; “Misimovic transferi, Adnanların Rijkaard’ı bitirme planıdır.” Şeklinde bir yorum bekliyorum açıkcası. Bakalım…

mustafa:

 Düşünsene, iş inatlaşmaya doğru giderse;  ‘’sistemime uygun oyuncu değildi ‘’ de diyebilir.

 

sarp:

 Yani gör bak 3-4 hafta geçsin, Misimovic’in rahatça ilk 11 çıkabilceği zamana gelelim, Rijkaard bunu kessin, ya da sağ açık falan oynatsın; ‘’ee..  Adam dediniz adam da var artık. Cana alıştı. Misimovic alıştı. Sarp ile Özbek yok artık kadroda falan.. Eee,  takım hala oynamıyor.’’ diyeceğiz  mesela.  Hemen bu teori atılacak ortaya. Emin sayılırım.

 Birisi Rijkaard taraftarı demişti bir ara.

mustafa:

 Doğrudur.

sarp:

 Çok güldüm, çok beğendim. Var bizde bir sürü…

mustafa:

 Hem de çok. Ve

sarp:

 Hayır sanki Arsene Wenger geldi.

mustafa:

  Hahahaha. Belki bir gün o da olur. Ne de olsa sistem adamı.

sarp:

 Rijkaard’ın yerli eşleniği Ertuğrul Sağlam’dır.

 Beşiktaş süresince pişti. Barça’da pişmek gibi düşün.

 Barça’ya göre Galatasaray neyse, o eşleştirmeden Beşiktaş’a göre Bursaspor da o’dur. Bütçelerin azalması, almak istediğin oyuncuların burun kıvırması anlamında bu eşleştirmeleri yapabiliriz.

mustafa:

 Ama ben şunu savunuyorum sadece. En az 3 sene kalırsa tamamdır benim için. Öyle al gönderci zihniyetin uzaklaşması adına 3 sene kalmasına razıyım. Başarısızlık anlamında tabii ki. Yani başarısız olsa bile en az 3 sene tahammül… Bu 3 sene içerisinde şampiyonluklar yasatırsa deme keyfimize. Zaten başarılı olmuştur diyebiliriz o durumda.

sarp:

 Dur şimdi 3 sene olayına da geleceğiz. Şimdi ben bu eşleştirme teorimi sözlükte yazsam nolur ?   damlarlar hemen “Bursaspor ile Galatasaray’ı eş tutuyor mesnetsiz herif.  Sen git fotomaç oku!” diye…  Uğraş dur ondan sonra.

mustafa:

 Yani, olur tabii ki. Olmaz böyle bir şey diyemem.  Bu, Galatasaray sözlük’te doğal karşılanan bir durum artık. Örnek güzeldi ama.  Ben tuttum. Yahu sonucta bu sistemin de uygun oyuncuları olmak zorunda. Barca’da eyvallah, olur. Alabilirsin dilediğin adamı. Bize gelince şu meşhur sistem,  patlak veriyor işte.

sarp:

 Heh! Düşünce sistematiğimizi kurmak adına eşleştirme bu. Çünkü bir şeyler  İsteyen adam, argo tabirle  ‘ sikinde’  olan adam; gidip Bursaspor’da önce 6.oluyor, ki büyüklerin peşine takılmaktır bu durum. Ertesi sene tarih yazıp şampiyon oluyor. Bir sonraki  sene de çatır çatır başlıyor lige. Aldığı adamlar da Rijkaard efendi’nin istese rahatlıkla getirebileceği kalibrede adamlar. Altyapıyı görmüş değerlendirmiş. Ozan İpek de genç transfer. Küçükken almışlar. Altyapı sayılır.. Volkan,  Sercan derken kaleye İvankov,  commandante kontenjanına da Ergic…  Oynatacak olduktan sonra adam bunlarla şampiyon oluyor. Bilmem mantık çerçevesinde anlatabiliyor muyum kendimi? Sonra çıkıp sen de ‘’ bu Sarp çok Rijkaard düşmanı deme. Hahaha…

 

 mustafa:

 Yok efendim, ne haddimize? Sadece büyük bir keyif ile aklınızdakileri sohbete dökmenizi gözlemliyorum.  Gayet keyifli oluyor dinlemesi… Ha şimdi gelirsek az önce bahsetmiş olduğun şampiyonluğa ve ertesi sene çatır çatır lige başlama durumuna; tek kelime ile koca bir alkış…  

Hatta bunu da dediğin gibi o bütce, o kadro ile yapıyor olması gururlandırıcı bir başarı. Yani Galatasaray’ın rahatlıkla kadrosuna katabileeceği adamlarla yapıyor bu işi desek tam olur.

sarp:

 O tanınmışlık ile bir de, kim takar Bursaspor’u?  Ergic’in alınması, hatta İvankov’un Kayseri’den getirilmesi bile başarıdır. Adam takımın eksiklerine göre nokta transfer istiyor. Kuş kadar bütçeyle tam isabet oyuncuları alıp getiriyor. Biz koskoca Galatasaray markasıyız, Avrupa’da oynayacağız, Rijkaard’ın kendi ismi de var,  ama bu efendi kalkıp da iki tane nokta transfer buyuramadı.

mustafa:

 Bir de bence görmezden gelinen kilit bir nokta var. Oyuncularına kazanma hırsını, oynama isteğini yükleme kabiliyeti.

sarp:

Evet. Ertuğrul da ruhlu adam. Terim gibi.

mustafa:

 Kesinlikle.  Şampiyon oldukları gece , tüm ülkece gördük o heyecanını gözlerinden, tavırlarından.

sarp:

 Motive etmekten ziyade oyuncunun ruhundan anlamak, oyuncuyu yönetebilmektir hocalık. Millet dyor ki Terim’in gaz futbolu keser sizi. Yahu Terim ile Ertuğrul aynı kategoride ama terim 2 gömlek hardcore.. Ertuğrul’unki  ideale yakın. Komutanlık yönetme sanatıdır zaten. Uygulanabilecek emri verebilemektir.

 Bizimki hiç anasını satayım… Bihter gibi takılıyor etrafta.

mustafa:

 Fatih Terim, halı sahada rakip oyuncuya komut veren bir adam. Bak buna tanıklık eden biri olarak söylüyorum sana. Rakip kaleciye ‘’öyle uçulur mu?’’  Ya da  ‘’bravo oğlum,  afferim ‘’ diyen bir adam.

sarp:

 Hah işte!

mustafa:

 Düşün artık.

 sarp:

İletişim kuran adam. Şimdi bizim elit taraftar buyuruyor ki avrupai olacağız. Güzel, olalım da

 sen en az 5 başarılı türk topçu kullanmak zorundasın.

mustafa:

  10 sene önce daha fazla Avrupai değil miydi Galatasaray ?

sarp:

Tabii…

Yineliyorum,  kaba hesapla 10 tane Türk topçuyla iyi anlaşmak zorundasın. Rijkard’ın bunu iplemediği ortada. Rijkaard’çılar da, Türklerle iyi geçinme düşüncesini köhne şark zihniyeti falan sanıyor maalesef.  Yahu bunun şarkçılıkla, garpçılıkla ne alakası var?  Kadrondaki oyuncularla iyi geçinmek demek, altlarına yatmak demek değilki.  Bu adamlar Türk, biz gönül adamıyız. Sohbet isteriz,  abi-kardeş iletişimi kuran her yöneticiyi baştacı ederiz.

mustafa:

 Aynen de öyle.  Genlerimizde bu var başta.

sarp:

 Bunu görüp de gerektiği kadar etkileşime giremiyorsa Rijkaard; stratejinin temelinden habersiz takılan bi gencodur benim gözümde. Elindekilerini ölçüp nerede kullanacağını bileceksin. En verimli olarak nasıl kullancağnı bilmelisin.. Strateji budur.  Komutanlık budur.

mustafa:

 Hay ağzını yidiğim ya…

sarp:

  Hahaha!..

mustafa:

Evet, katılıyorum. Ben de bunu düşünüyorum ama  Rijkaard öncesi,  bence eleştirilmesi gereken bir de yönetim var.

sarp:

 Var var!  Onlar da hatalı. Yönetim çok hatalı.

mustafa:

 Hani göz göre göre bazı şeylerin üstüne gitmemeliler diyorum.

 

sarp:

 Elano’da rezil olduk ama çaktırmıyoruz. Fazla konuşmuyoruz.

mustafa:

 Kesinlikle. Katılmamak ne mümkün?

sarp:

 Fenerliler de uyanmadı. Buradan yırttık diyebiliriz aslında. Biz diyorduk ‘’Lugano kapı kapı kulüp aradı. Bulamayınca size döndü.’’ Diye… Çok farkı yok.

mustafa:

 Üstüne bir de bizimkiler satma derdinde Elano’yu. Fenerbahçe yönetimi böyle bir şey istemediği gibi, ne yaparız da elimizde tutabiliriz dedi.

sarp:

Kesinlikle öyle.  Bizim yönetim satacak kulüp aradı da bulamadı. Ya, Avrupa’da ön elemede elendik. Sırf Fener de elendi diye ses çıkmıyor kimseden. Benim bildiğim, Avrupa takımlarını yenmek için vardık biz.

mustafa:

‘’ Amacımız,  İngilizler gibi toplu halde oynamak ve Türk olmayan takımları yenmek.’’ (araya sıkıştırayım hemen)

 sarp:

 Antalyaspor,  o Karpati’yi elerdi.  Aşağı yukarı Karabük, Buca falan hariç her süper lig takımı elerdi. Orta sahada Sarp-Barış-Ayhan! Yahu traş.. Palavra. Oyun anlayışın olsa, sistemin olsa, ya da ulan ben bu Doğu Avrupa takımlarını böyle değil de şöyle çözüyordum diye bir planı olsaydı Rijkaard’ın…

 Gördük herfileri. 20 dakika sıkıştırınca elleri ayaklarına dolanan heyecanlı gençler..  Hagi gibi Ergic gibi, Di Canio gibi bir generalleri de yoktu başlarında.  Anlamak mümkün değil ya! Bizim 10 kişiyle, Musa’yla,  Emre’yle,  Batdal’la  2-0,  3-0 eleyeceğimiz takıma elendik. Neymiş? Orta üçlüde Sarp-Barış-Ayhan varmışmış… Çok üzücü.

mustafa:

 Maalesef öyle bir durum yaşadık. Hatta şunu düşündün mü hiç bilmiyorum ama böyle bir şey düşünecek kadar bir duruma dahi sokulduysak çok acıyorum halimize. Olay şu ki; şimdi biz elendik karpati’ye eyvallah. Bari konuşmayalım üstelemeyelim kendimizi haklı çıkarmak adına. Ama ‘’özellikle elendik. Zaten bu kadro ile tutunamazdık.’’ Diyenleri de görüyoruz.  Üstüne ek olarak, ‘’işte lige asılalım.  Şampiyon olup yeni stadımızda Şampiyonlar Ligi’ katılalım’’ gibi…

 Aslında mantıken biraz katılıyorum. Ama bir Galatasaraylı olarak yediremem böyle bir şeyi asla! Ne demek yahu bu?  Galatasaray’ın 2 kulvarda yetecek gücü yok demek oluyor. Ben mi yanlış anlıyorum yoksa?  Ayıptır bu!

sarp:

 Evet be abi! Galatasaray dediğin zaman her türlü ilk 3 olması gereken kadroyu flaş takviyelerle anca 3.yaptı adam. Taraftar da lige asılırız diyor ya… Tottenham mıyız, Deportivo muyuz , Kayseri miyiz yahu?

mustafa:

 Hah! Aynen öyle.  Maalesef böyle zannetmeye başladılar.  

sarp:

 Aman Rijkaard’a laf ettirmesinler.  Valla ben onu bunu bilmem.  Bu takım Fenerbahçe’ye lig maçında bir daha yenilirse rüzgar tersine döner artık..  Avrupa’dan elen, Fener’e yenil…  Eee,  ne iş yapar abi Galatasaray hocası o zaman?  En güzel kombineye sahip olmak dışında ne anlamı var o kulübede oturmanın?

mustafa:

 Doğru tabii. Şimdi annemin bana bir sitem sözü vardı. Bundan yıllar önce, lise yılları… İşte dersleri umursamadığımız dönemler falan.  Klasik okul toplantısı olur bilirsin. Tüm sınıfların öğrencilerine atılan en büyük kazıktır bu toplantılar. Neyse, lise 1 ! Pazar günü gelmiş. Notları açıklıyor hocalar… Özünde iyi bir cocuk ama dersler pek iç açıcı değil  hanımefendi klişesine uğramış annem. Ek olarak matematik: 2,  fizik: 1, kimya: 3, biyoloji: 4 …  Diğerleri  bu sıralamayla gidiyor işte.

 Her neyse, annem demişti ki  ‘’oğlum bari bir derse iyi odaklan. Bir tanesini 5 yap! ‘’  Sitem doluydu elbette… Şimdi senin örnek ona benzedi. Avrupa yok, geçen senenin başarısızlığı var. Elle tutulur bir gelişme yok!  Bari artık lige odaklan, ya da Fenerbahçe’yi yenmesini bil. En oluru,  ligi kopart, Feneri de yen. o misal… Şuna odaklansak bari. Ben de memnun olsam, annem de, tüm Galatasaraylılar da.

sarp:

 He yani.. Öyle işte. Ekşi Sözlük’te var ya bir kalıp;

‘’ içki yok,  sigara yok, kumar yok, ne var lan it ?! ‘’ 

mustafa:

 Hahah evet…

 

Güzel bir Sonbahar sohbeti  oldu. Sonuna kadar sabırla okuyanlara da sevgilerimizi sunarken; asla körü körüne eleştiri olmadığını da belirtelim. Muhtemelen az çok vurgulayabilmişizdir yakındığımız durumu. Aslında ben bir şey yapmadım.  Dinleyerek geçti.

 

Son olarak değinmek istediğim bir şey var. Galatasaray Sözlük’ün kıymeti bilinsin. Oranın kurucusu olan iki kişi  gs ve hagi başta olmak üzere  ( ki kendilerini tanıyorum.  Tanıştık, sohbet ettik, eğlendik, kafa yorduk, maça gittik…) moderatörlerinden, yazarına kadar hepsi  bir şeylerin ucundan tutmuş, işi gücü olan, bilgili, aile ortamını koruyan kişilerden oluşuyor.  Tabii ki her ailenin yaramaz bir çocuğu olur. Fakat oranın sunmuş olduğu nimetlerden faydalandık çok fazlaca. İnsanlar, ağabeyler, kardeşler de tanıdık ora sayesinde. Karaborsadan 5 katı fazlasına satılan derbi maçı biletlerini bedavadan veren dostlar edindik. Yardımcı olduk, yardım alan olduk. Yeri geldi 7-8 saat aralıksız oturduk. Kendi adıma söylüyorum, 2 senem geçti o platformda. Kurulduğu gün haberi gelmişti. Bir uğradık, daha da çıkamaz olduk. Bundan da son derece mutluluk duyuyorum. Orada yazan, Galatasaray’ın bünyesinde çok önemli yerlere sahip kişileri de tanımış olduk.  Eski futbolcu ağabeyler, halı saha maçlarında bizi madara da etti. Devam da edecek…

Kaldı ki bu yazı da ( Galatasaray Sözlük )  hiçbir yere gönderme değildir. Sadece azıcık da olsa yazabildiklerimi tuşladım. Öylesine…

Eylül 6, 2010 at 12:50 am 1 yorum

Eski Yazılar Yeni Yazılar


Eylül 2010
P S Ç P C C P
« Ağu   Eki »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 78.493 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best