Archive for Eylül, 2010

Şifosuz Belediyespor İrdelenemez…

Efendim yaş biraz aldı yürüdü lakin henüz alzheimer potasında değiliz. Başlıkta ne yazdığımın farkındayım.

Bjk yönetiminden bir zat-ı muhterem, Belediyespor’un Galatasaray’a karşı olan şanssızlığı minvalinde bir konuşma patlatıp, Abdullah Avcı’yı töhmet altında bırakmaya çalışmıştı.  Oralara yakın bir tv muhabiri de Telegol’e bağlanıp, çok kurnazca ifadelerle bu absürd yoruma çanak tuttu.

Şimdi bu efendiler buyuruyorlar ki Belediyespor takımı; Abdullah Avcı, Arif Erdem, Göksel Gümüşdağ ekseninden sebep Galatasaray maçlarına bilenmezler.

Şimdi ifade özgürlüğü var da, ifadenin de ifadesinin alınma özgürlüğü var. Sorarlar adama. Ya da sormazlar direkt yazarlar. Buyursunlar ; Mehmet Özdilek’li Antalyaspor’un Beşiktaş karnesi:

30/10/2008 : Bjk  3-0  Antalyaspor (Kupa)

28/01/2009 : Antalyaspor  0-2  Bjk  (Kupa)

01/02/2009: Bjk  1-0  Antalyaspor (Lig)

04/02/2009: Bjk  3-1  Antalyaspor (Kupa)

17/08/2009: Bjk  2-0  Antalyaspor (Lig)

29/01/2010: Antalyaspor  0-1  Bjk (Lig)

25/09/2010: Bjk  2-1  Antalyaspor (Lig)

Başkasının teknik direktörüne imalarda bulunmadan önce bir ön araştırma yapmak şart bence. Sonra bu tip acı sonuçlar falan çıkıyor, yazık yani koskoca adamlar böyle tongalara düşsünler.

Ne yani şimdi Galatasaray camiası da kalkıp Mehmet Özdilek’e gider mi yapsın? Bizde yok öyle yanlış kardeşim. Size kolay gelsin, bol sabırlar dilerim.

Maçın analizi mi? Allame-i Cihan olmaya ya da öküz altında buzağı aramaya gerek yok. İlk 10 dakika top çevireceğine yüklenirsin. Baskın sonuç verir de golü bulursan, Belediyespor’u “belalı” kılan organize savunma / dikine ve süratli kontraatak silahını elinden alırsın. Bir de acemice penaltı yaptırırlar; 2 fark yaparsın. Maçını izlersin rahat rahat.  Bu kadar da basit. Öyle İskender’i Ferrari ile eşleştirip de “noluyyooo yaaa” demekle olmaz bu işler yiğitler. Hadi bakıyım…

Bi de Milan Baros tabii ki.

yazan: jupp

Eylül 28, 2010 at 7:14 pm Yorum bırakın

15 Kasım 2009 ( Galatasaray Sözlük Vezirspor’da )

[Olduğu gibi yapıştırmış olduğum bir anı olacak aşağıda okumuş olacağınız yazı. Gecenin şu saatlerinde fotoğrafı görür görmez aklıma geldi ve konu hakkında hiçbir şey yazmamıştım daha öncesinde. Bir borç olarak gördüm diyebilirim bu yazıyı. Tüm Galatasaraylı dostlarımızın, abilerimizin, kardeslerimizin şerefine olsun.. ]

 

 

15 Kasım. Daha var 2 gün doğmuş olduğum güne…

unutmak mümkün değil bu habersiz sürprizinizi.  ilk maç 3.lük 4. lük maçıydı. takım kaptanı olarak son taktikleri vermiş bulunmaktaydım ki içimde heves kalmadı. hırsım kurudu.  düşününce böyle olmustu. herkes zaten galatasaraylı. oraya gelenin amacı da belli. oynayanın da, izleyenin de… bırakmasını söyledim takımımıa. Evet arkadaslar. Maça asılmıyoruz :) ne tarz bir oyun şekli alırsa öyle bitsin minvalinde açıklamalarınmı deklare ediyordum. sağolsun takım beni can kulağı ile dinlemiş.  4. olarak taraftarımızı selamlıyorduk 75 dakikalık maç sonunda. sunderland taraftarının havası, rüzgarı esiyordu altunizade’nin 40 yıllık vezirspor’unda. Ben böyle bir şey görmemiştim o güne dek. Yıllar önce lise turnuvasında ilk sene elenmiştik. Hazırlıktık. 2.sene 1.sınıfken yine elenmiştik ilk maçta. 3.senemiz lise 2’ye denk geldi. ( denk geldi işte) yarı finalde elendik. son senenizde ise tecrübemizle ortalığın tozunu attırmıştık. Demek ki aynı arkadaslarla 4 sene beraber oynamak böyle bir şeymiş demiştim.  kupa kazanıdırır o 4 sene. same like 17 may  2000 galatasaray – arsenal …

o gün bir baktım 2000 kişilik okul, hatunlar, liseli 1 ler 2 ler, nesildaşlarımız türlü türlü kutlamalar yapıyor. osman müdür madalya için cuma gününü bekleyin diyor. okulun son günü giderayak alacağız altınları. düşünün işte.

neyse abi bu anıdan daha önemlisi vezir’deki doğum günü kutlamasıdır. ilk maç bitmiş. takımım 4.olmus ve finalde oynayacak iki takımdan birinin kalecisi yok. söz vermişim sizin kaleciniz olacağım diye maçtan bir gün önce. gel gör ki oldum da zaten. öyle böyle derken fena bir performans sergilemedim ve kupayı kazanan takımın kalecisi olarak yağmur altında tur attım. rakip takımın kalecisi ise hakikaten mahalli liglerde nam salmış biri olan ” KEKEME SPİKER ” idi. ona karşı kupayı kazanmış olmak apayrı bir güzelliktir hayatımın unutulmazlarında…

sahanın içerisindeyim henüz. 4 gol yemiştim sanırım ama iki maçı üst üste çıkarmış olmanın müthiş bir yorgunluğu var vücudumda. İkinci maç için her ne kadar kalelicilik yapmıs olsam da kasım havası ve beraberinde getirdiği, yanından hiç eksik etmediği gece yağmuru var çıtırdan.

şöyle göz ucuyla baktım tribünlere. Eyvah eyvah, şenliğe bak demekten alıkoyamadım dilimi. Hahaha naraları atmaya başladım. Çünkü kenarda maytaplar, balonlar falan artık o anda ne varsa yakılmış; ortalık yıkılmış bir vaziyette gülüşmeler vardı. Sandım ki şampiyon takımın seremonisi var. Fakat sevinemiyorum aslında. İçten içe sevinç var. Her ne olursa olsun, kendi takımım ile, kaptanlığını yapmıs olduğum takım 4. de olsa, bir başka takımın kaptanını kırmayarak kalelerini korumustum. Başarıda az da olsa bir payım olduğunu bilmek inanılmaz mutlu etmişti ruhumu. Ama dedim ya dışarıya belli edemiyorum tam manasıyla bu sevinci. Kaybeden takımımın oyuncuları kenarda üzüntülü otururken sevinemem öyle açık ara :)

 

neyse şampiyonluk kutlaması mı ? napan, ne eden derken içeriye doğru bir sürürkleme yaşadım. yaklasık 35 40 kişinin ortasında  vezir’in meşhur Kırmızı Odasına doğru yol aldım. Duvarda tablolar, posterler, eskiye dair…

ahandra, kırmızı odadaki beyaz masanın üzerinde bir güzel pasta. üzerinde iyi ki doğdun kaje yazıyor ama beyin algılamıyor. yorgunluk, üşüme hissi derken hala şampiyonluk pastası sanıyorum…

işte başladılar arkadaslar, abiler sağolsunlar iyi ki doğdun kaje demeye. çakozladım durumu icabında. tek tek öpmeler terli merli…  sağolsun tekrardan toka’mız ayarlamış. essgi ve lari destek çıkmış ve böyle bir unutlmaz gece yaşanmış.  Hem sözlük tarihinde gördüğüm en kalabalık gece, hem de şahsıma yapılan en beklenmedik sürprizdi o güne dek.

en yakınımdakileri saysam ugur abi, cem abi, onur abi, irfan abi, hakan abi… dahası var mıydı abilerimizden bilmiyorum, daha doğrusu şu an hatırlamakta güçlük çekiyorum ama kardeslerimiz de vardı. çok kişi vardı…

 

sonuna doğru gelirsek ani yazılan şu yazımın, unutlmazdı işte.
annesi yanında olmayan, babası, dedesi, akrabaları, sevdiği yanında olmayan, şu dünyadan göçmüş olanların hüznünü yaşayan kimler vardı aramızda o gece bilemem amam o 2 -3 saat içerisindeki aile ortamını, sevinci hep beraber yaşadık ya, işte o bile mutlu etmeye yetti. her şey unutulmuscasına bir gülümseme, tıkış tıkış bir kutlama… ah ulan, plansız programsız yazıyorum ama aklımdan çıkmamıs o gece. tam 15 dakika önce başladım yazmaya ve şimdi sonlandırmak üzereyim. Kalın sağlıcakla. en kısa zamanda, en güzel anlarda birlikte olmak dileğiyle öpüyorum ulaaaaan hepiniziiiiiiiii!!!!!!!!!

 

 

Eylül 20, 2010 at 9:48 pm Yorum bırakın

Hakan-Arda-Referandum

Uzun bir zamandir gundemi mesgul eden referandum sona erdi. Sonuclari bu yazinin konusu olamaz tabi ki ama bu referandum surecinde biz Galatasaraylilari alakadar edecek iki olay oldu. ilki;  Hakan Şükür’un AKP Diyarbakır mitingine katılıp evet kampanyasına destek vermesi, ikincisi ise Belcika macindan sonra Arda Turan’in basbakanla yaptigi telefon gorusmesi.  Hakan Sukur’un o mitingde yer almasi eleştiri konusu oldu ama asil tartışılması, eleştirilmesi gereken noktalar üzerinde yeteri kadar durulmadı. Tabi ki konuşanlar dile getirenler oldu ama tartışma daha ziyade Hakan Şükür’ün siyasi görüşü üzerine oturdu.  Hakan Şükür-Fethullah Gülen ilişkisi malum olduğundan, Hakan’ın Diyarbakır mitingine katılması, siyasi görüşten öte gülen cemaatinin insanların hassas olduğu değerler üzerinde bir tehdit unsuru olarak görülmesinden mütevellit farklı algılandi ve reaksiyon da ona göre büyük oldu. Anlasilabilir bir durum ama her ne olursa olsun eleştiri ile hakaret birbirine karismamaliydi.

Peki esas elestiri konusu olmasi gereken noktalar nelerdi? Bana göre bunlar, devlet televizyonunda çalışan birinin bu propaganda içerisinde yer alması ve de bunu Diyarbakır mitinginde yaparak oradaki yüksek tansiyonu Galatasaraylı kimliğiyle düşürmeyi amaçlamasıydi. Zaten sporcu kişiliğiyle tanınan, sevilen insanların siyasi konular üzerine görüş beyan etmesini, kitleleri etkilemeleri açısından yersiz buluyorum. Sanatçılar da kitleleri etkileyen insanlar ama sanat-siyaset ne kadar iç içeyse spor-siyaset de o kadar birbirinden ayrık. Cunku sanatci dunya gorusunu sanatina mutlaka yansitir ve siz de ona gore seversiniz ama sporda bu yoktur. Bir sporcuyu her siyasi gorusten insan sevebilir ve hayranlik duyabilir, dolayisiyla da onun bir siyasi gorus belirtmesi kitleleri etkileyip yonlendirmek demektir. Tum bunlarin buyuk bir kitle tarafindan es gecilerek baska seylerin baska nedenlerle konusulmasi ve asagida bahsedicegim benzer olaya bakisin farkli olmasi asil vurgulamak istedigim konu esasinda.

Arda ve basbakanin telefon gorusmesi meselesinde ise tam tersi bir hava olustu. Kaldi ki Arda net olarak bir sey soylememis olmasina ragmen soylediklerine mana yuklendi. Helal olsun kocuma dendi. Simdi ben AKPnin baktigi yerin tam tersinden bakiyor olsam da buradaki iki yuzlulugu gormezden gelemem. Insanlarin kendi fikirlerinden olana aslan kaplan deyip karsit gorus beyan edenleri yerin dibine sokmasi mide bulandiriyor cunku. Arkadas sen Hakan Sukur’e siyasi goruslerinden vurup Arda’nin aciklamalarindan zoraki bir sey cikarmaya calisiyorsan en kibar ifadeyle haksizlik ediyorsun.

Bu iki olay aslinda ulkenin nasil bir kutuplasma icerisinde oldugunu gosteriyor. Kendinden olmayani o kadar oteki goruyor ki insanlar, Galatasaray efsanesi olmasina ragmen Galatasaraylilar tarafindan hakarete ugruyor Hakan Sukur ya da bizden bu cocuk demek icin kelimeler cimbizla cekilip aha Arda basbakana ayar verdi deniliyor. Ben dusuncelerimi yukarida acikladim ama esas meseleleri atlayip da boyle ikiyuzluluk icerisinde olanlarin bir karar vermesi gerekiyor. Ya adam gibi, sporcularin bu islere karismamasi gerektigini soyleyip, o fikir bu fikir demeden siyasi soylemde bulunan her topcuyu elestirecekler ya da kendilerinden olmayanlarin da konusmalarina saygi gosterecekler.

yazan: hadomer

Eylül 14, 2010 at 12:14 pm Yorum bırakın

Matem gününde matem futbolu

Mentalitesinden ve azminden her geçen gün uzaklaştığımız Taçsız Kral’ımızın, “fiziksel” vefatıyla aynı zamana denk gelen bir maç oynadı bu gece Galatasaray…

Daha doğrusu Galatasaray takımı diyelim. (futbol kelimesini araya kasten sıkıştırmadım) Sadece “Galatasaray” diye tanımlandırmanın, nice değere ihanet anlamına geleceği konusunda yüzbinlerce destekçi bulacağıma eminim.

Bu geceki maçta Gaziantepspor bizden çok daha bilinçli oynadı. Arkamıza sarkmak istediler, orta sahamıza çoklu pres yaptılar, hızlı çıktılar, teknik kapasitelerini iyi kullandılar, ilk kesiciliği muteber olan Yalçın & Emre ikilisiyle kontrolsüz uzaklaştırmalar yapmakta sakınca görmediler. Çünkü bizim takımın rakibi teslim alacak bir abluka kuramadığını bilmeyen yok.  Savuşturulan topların duvara çarpmışcasına tekrar geri gelmesi gibi bir risk yok. Karpaty’e elenmenin en ağır faturası da budur.

Portekizli ve nispeten eşit dağılan bir oyun oynatan bir hocadan, Tolunay Kafkas gibi organize defansın Türkiye şubesi olan hocaya geçiş konusu ne kadar sıkıntılıdır acaba? Ama sanırım bizim takıma “total futbol” sisteminin gelişi kadar sancılı ve sabır isteyen bir süreç olmadığı kesin gibi. Biz 1,5 senede çok şey kaybederek hala birşey elde edememişken; final cetvelindeki başaltı adayım Gaziantepspor takımı, 4-5 ay içerisinde hocasının isteklerine adapte olmuş görünüyor. Problemleri orta alanın ortasında servise çıkan adamlardaki fundemantal eksiklik. Çünkü sürekli hızlı çıkamayabilirsiniz. 2-0 öne geçip ciğeriniz tükenince 2-2 verebilirsiniz maçı. Gaziantep böyle devam ederse, birkaç hafta sonra bir bahis kuponuna “ilk yarı Gaziantep, maç sonucu berabere” bahsini yazmayı notlarımın arasına aldım mesela.

Galatasaray cephesinde ise bir değişiklik yok. Elimizde gaz lambalarıyla “futbol arıyoruz” diyerek sokaklarda dolaşacağımız günler çok yakın. Misimovic alışsa diye adamcağızın ayağına bakıyoruz.

Misimovic de umut verdi yalnız. Topa dokunuşları iyi, topla arası iyi. Kafasını kullanabilen bir adam olduğunu hızlıca yaptığı isabetli paslarla gördük.  Topu aldıktan sonra ne yapsam diye düşünüp de müspet hareket yapan adam yetenekli adamdır. Ama topu aldığında hemen müspet iş üretebilen adam hem yetenekli, hem de zeki adamdır. Top ona gelirken kafasındaki işlemcide senaryoları değerlendirmiştir çoktan ve hamlesini seçmiştir çünkü. Misimovic ikinci kategorideki adam sayımızı bir arttıracak gibi görünüyor. İlk maç için hiç fena değildi. Arkadaşlarını tanıdıkça çok büyük işler yapacağı kesin gibi. Ama iyi yönetilmesi lazım. Aydın Yılmaz ve Pino’nun aynı anda sahada yer aldığı kırılganlığı arttırılmış bir orta saha kurulumunda yer almaya devam ederse, bu akşam ilk maç olmasından dolayı doğal gördüğümüz hali sezon boyu devam eder, onu da söyleyeyim.

Gaziantepspor’un hızlıca ve dikine oynayabiliyor olduğunu gördük. Hatta bunu bizden daha iyi yapabildiğini de gördük ama, bu konu üzerinden Rijkaard’a laf etmek mantıksız olur. “Yüklenen Takım vs. Kapanan Takım” maçlarının akıbeti budur. Kapanan takımın kontra oyuncuları geniş alan bulma konusunda daha şanslılar. Ayrıca hızlı olmak mecburiyetindeler çünkü Galatasaray’a karşı, kağıt üstünde bile olsa, hızlıca gelip 5-6 savunma konumundaki adama karşı 3-4 kişiyle direkt paslar yapmak zorundalar. Ve iyi de yaptılar. Olcan Adın “pas mı versem, şut mu çeksem” sorunsalını hep yanlış ele aldığı için şanslıyız. Ismael Sosa oyuna adapte olamadığı için şanslıyız. Vahameti gösteren resimlerdir.

Insua’yı değerlendirmek için ise daha da erken Misimovic’e göre. Umut vermiyor değil. Ama kameralar bu gece Rijkaard’ın kendisine “bi yerinde dur lan” dediği anı yakaladı. İlk yarıda tehlikeli bir biçimde alanından pozisyon yemiştik zira. İlaveten “sol bekimiz nerede”  sorusunu da birkaç kez seslice dillendirdim maçı izlerken. Eğer oyun karakteri bu ise, ayarsız çıkışları takıma acemiliğinden değil de hamurundan kaynaklanıyorsa çok işimiz var demektir.  Zira 35-40 metrelik diagonal pasları isabetli atabilen herhangi bir takım, sağ açığı ve/veya süratli forveti ile kalemizi pek sık ziyaret edecektir.

Misimovic’in elebaşı olacağı bir takım oluşturmaktan başka şansı kalmadı sanırım Rijkaard’ın. Arda ve Elano’nun bu çetenin neresinde yer alacakları ise Demokles’in Kılıcı misali sallanacak tepemizde. Futbol tarihine geçecek sıkıcılıktaki ilk devrede gördük bunu. Arda’dan yana karamsar değilim ama, Elano konusunda sıkıntılıyım. Hazretin herhangi bir dizilime, herhangi bir mevkiye uyum göstermek gibi bir isteği yok.

Takımın savunmasına Insua adapte oldukça ve çıkışlarını ayarladıkça daha iyiye gideceğiz orası belli. Misimovic’in ilk maçı olduğu için şimdilik değinmiyorum ama, orta sahada böyle zeki ve teknik bir oyuncu varken neden hala 3 pas yapamıyoruz sorusunu kenara sakladım. Birkaç maç sonra çıkartmak istemiyorum. Zira bugün de, uzun zamandır olduğu gibi organize atak sayımız Galatasaray’dan ziyade Etimesgut Şekerspor standardındaydı. Baros’un canı çok sıkıldı. Kewell da Elyasa ile olan sürtüşmesi sayesinde oyunda kaldı. Yoksa O’nun da hevesi kaçacaktı.

Ama adamlar haklı, “seeen vaaaeaear yeaaeaea seeeean” tezahuratını benim arkamda yapsalar, kulübeden pijamalarımı isterdim. Yönetim acilen taraftar transfer etsin Anadolu şehirlerindeki her maçta çırpınan Galatasaraylılar arasından. Kontenjan sorunu da olmaz zaten.

Meramım bu kadardır maçla ilgili.  Uzattık biraz  kusura kalmayın, onun yerine sağlıcakla kalın.

yazan: jupp

Eylül 13, 2010 at 11:04 pm Yorum bırakın

Sıra Şampiyonlukta

Thisisthebesttillwedobetter’in da belirttiği gibi Sırbistan maçının ne analizi olur, ne de taktiği konuşulur. Çok mu iyi oynadık, hayır. Doğru mu oynadık, hayır. Sırpları durdurabildik mi, hayır. Ama öyle büyük bir yürek koyduk ki ortaya, öyle mücadele ettik ki yenilmemizi basketbol tanrısı istemedi. Sırplar, özellikle de Teodosic inanılmaz yüzdeli ve akıllı oynadı. Buna rağmen kazanan biz olduk.

Artık finaldeyiz! Dünya’ya yüreğimizle neler yapabilceğimizi, isteyince ve inanınca nerelere gelebileceğimizi gösterdik. Rakip Amerika, bu maçta neleri yapmalıyız neleri kesinlikle yapmamalıyız kısaca değinelim. Öncelikle 40 dakika boyunca yılmadan alan savunması yapmalıyız. Men to men’i denememek bile düşünülebilir. Alan savunmasıyla başlamak bizi ne küçük düşürür ne de şanımızı gölgeler. Kazanmak için her yol mübahtır. Bizim orta sahadan başlayan baskılı ve müthiş özverili alan savunmamıza bu Amerika takımının efektif hücum edebileceğine ihtimal vermiyorum. Yapmamız gereken bir diğer şey, topu mutlaka oyun kurucularla ve Hidayet’le getirmeliyiz. Bu oyuncular baskı altındayken bile ne uzunlarla ne de diğer forvetlerimizle top getirmemeliyiz. Eğer diğer oyuncularla top getirmeye kalkarsak mutlaka top kaybı yaparız ve fast break yeriz. Amerika’nın keskin bir fast break takımı olduğu düşünülürse, hücumda şutlarımızı seçerek kullanmalı ve geriye çok iyi koşmalıyız. El üstü ve zorlama kullandığımzı her şut bize fast break olarak dönecektir. Amerika’nın en önemli oyuncusu tartışmasız Durant. Durant’i savunurken aşırıya kaçmamalı onun üstüne yoğunlaşıp diğer oyuncuları devreye sokmamalıyız. Durant atacaktır, durdurulamaz sadece yavaşlatılabilir. Durant savunmasını Kerem Gönlüm’le yapmak bize fayda sağlayacaktır. Penetrelerine de yardım getirirsek etkinliği azalır. Yardım savunması bu maçta çok kritik, çünkü Amerikalılar yardımlara ceza kesemeyen ve bire biri sonuna kadar zorlayan yapıda oyuncular. Baştada belirttiğim gibi bizim için kilit nokta alan savunmasını ne kadar kullanacağımız. Bana kalırsa 40 dakika alana hücum ettirmeliyiz onları. Bu bize mutlaka şampiyonluk kapısını açacaktır.

Bu maçta favori kuşkusuz ABD. Ama hangi maçımızda net favori olduk ki. Hepsinde bir şekilde vurup gitmeyi bildik. İnanıyorum ki savunma ve hücumda çok büyük yanlışlar yapmadığımız sürece bu maçta da vurup gitmenin ve şampiyon olmanın bir yolunu bulacağız. Sizlere güveniyoruz dev yürekli adamlar!

Eylül 12, 2010 at 10:00 am 3 yorum

Hakedilen Final

Turnuva başlamadan önceki son hazırlık maçında Arjantin’e yenilmemize rağmen artık hazırız demiştim. Hayal kurduğumu düşünenler oldu mutlaka. Sırbistan maçı ile gelen final, benim gibi inanan 12 yürekli adamın anasının ak sütü gibi helaldir. Fransa ve Slovenya maçlarından sonra Sırbistan maçının teknik analizi olmaz demiştim. Maç sonrası da bir analiz yapmanın bir anlamı yok. 12 Dev Adam sahaya yüreğini koyarak, kötü oynadığı maçı bile kazanmasını bildi. Artık finaldeyiz. Finale çıkan takım güçlüdür, A.B.D.’nin de bizden, en az bizim onlardan çekindiğimiz kadar çekiniyor olması lazım. Turnuvanın başından beri, A.B.D.’yi yenecek tek takım Türkiyedir cümlesini duyuyoruz, bunu gerçekleştirme fırsatı artık elimizde. Bu maç için de çok fazla yazacak bir şey yok. Kaybetmemeye yeminli 12 koca yürek bu maçın da üstesinden gelecektir. Gelemeseler de canları sağolsun, Türkiye’ye bu gururu yaşattıkları için her türlü teşekkürü hak ediyorlar.

Elinize, bileğinize, yüreğinize sağlık!

yazan: thisisthebesttillwedobetter

Eylül 12, 2010 at 8:27 am 2 yorum

Final Four

Dünyanın Basketbolunda sona yaklaşıyoruz. Son dört belli oldu, üçü yenilgisiz. Dün oynanan maçlarla başlayalım yazıya.

A.B.D. – Rusya:

Maç öncesi koçların atışmasında ortam biraz gerilmişti ama bu maça yansımadı allahtan. Rusya maça hızlı başlayan taraftı. Özellikle dış atışlardaki yüzdeli isabet oranı ile sayılar bulurken, A.B.D. güç fakıyla bulduğu basket-faullerle üçer üçer ilerliyordu. David Blatt takımını çok iyi hazırlamış ve motive etmiş. Gruplardaki Rusya’dan daha farklı bir Rusya vardı parkede. A.B.D.’den korkmayan ve yenebileceğine inanan bir Rusya. Son çeyreğe kadar da seyircilere de inandırdılar ama olmadı. Son çeyrekte vites artıran A.B.D., maçı da 89 – 79 kazanmayı bildi. Sert savunma karşısında bocaladığını gördük A.B.D.’nin. Karşısında dirençli bir takım olduğunda uçup, kaçan oyuncuları yeterli alanı bulamayınca skor da kısır kaldı.

Litvanya – Arjantin:

Favorilerden Brezilya’yı güzel bir oyunla eleyen Arjantin’den Litvanya’yı da geçmesini bekliyordum. Bu turnuvada beni tek yanıltan takım da Arjantin oldu. Her iki eleme turunda sadece Arjantin’in maçlarında yanıldım. Maça dönersek; Litvanya, 12 Dev Adamvari bir savunma ile başladı. Scola ve Prigioni’nin ikili oyunlarını çok iyi çözen Litvanya, Scola’nın da berbat performansı eklenince, savunmada kaptığı topları hücumda fast-break ve üç sayılık atışlarla değerlendirerek devreye 20 sayı önde girdi. İlk yarıya damga vuran istatistik; Litvanya’nın 8/9, Arjantin’in 0/9 üçlük yüzdesi oldu. Turnuvanın sayı kralı Scola da, toplamda 4/12 ile hücum edince Arjantin’i Jasen’in çabaları kurtaramadı. Benzer geçen üçüncü periyodun ardından, dördüncü periyotta Arjantin imkansız için kastı ama Litvanya Jasaitis’in, özellikle son çeyrekteki oyunu ile farkın kapanmasına izin vermedi ve 104 – 85 kazanarak A.B.D.’ye rakip oldu.

Yarı final eşleşmeleri:

Sırbistan – Türkiye:

Rusya-Yunanistan-Fransa ve Slovenya maçlarında korkularımızı boşa çıkaran 12 Dev Adam’ın bu maçta da benzer bir his yaşatmasını bekliyorum. Turnuvanın başından beri yaptığımız sert ve baskılı savunmayı devam ettirip finaldeki rakibimizi bekleriz diye düşünüyorum. İspanya maçının kahramanı Teodosic’in artan kendine güveninin bu maçta onu yakmasını istiyorum. Pota altında ise Krstic’e bizim uzunların göz açtıracağını sanmıyorum. Yalnız, Slovenya maçında giren yüksek yüzdeli dış atışlara kanıp bu maçta dış atışlara yüklenmek hata olabilir. Zira o maç ekstra bir maçtı, tıpkı dünkü Litvanya-Arjantin maçındaki Litvanya gibi.

A.B.D. – Litvanya:

Arjantin maçındaki performansı Litvanya’yı bir adım öne çıkarsa da A.B.D. ucuna kadar geldiği finali kolay kolay bırakmayacaktır. Sert ve kısır geçmeye aday bir maç. Savunma disiplininden ödün vermezse, Litvanya’nın finale çıkacağını düşünüyorum. Daha doğrusu benzer basketbol oynayan iki ülke, Türkiye ve Litvanya’nın final oynamasını istiyorum. Olur da Sırbistan’a elenirsek, A.B.D.’nin kazanıp Litvanya’yı karşımıza göndermesini tercih ederim.

Eylül 10, 2010 at 8:09 am Yorum bırakın

Eski Yazılar


Eylül 2010
P S Ç P C C P
« Ağu   Eki »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,751 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best