Archive for Şubat, 2010

Bir tutam David Garrett

Reklamlar

Şubat 20, 2010 at 2:34 pm Yorum bırakın

Papatya Falı

16 Şubat 2010 tarihli Milan-Manchester United maçını sevgili Star Tv;

yayınlayacak,

yayınlamayacak,

yayınlayacak,

yayınlamayacak,

yayınlayacak,

yayınlamayacak,

yayınlayacak…

Yayınlamadı abilerim ablalarım, yayınlamadı. Papatya falından payımıza bu çıktı. Otur evinde, kır dizini; normal insanlar gibi dizini izle dedi. Vallahi böyle dedi. Ben mi ne dedim?

D Smart’ını da al git!

Şubat 16, 2010 at 10:15 pm Yorum bırakın

Bize Her Sevdadan Geriye Kalan Sadece Galatasaray!

 

Aşktı o! Değiştiren tüm gecelerimi

Aşktı o! Beni durup yenileyen

Oydu, duygulu yapan hoyrat ellerimi

Oydu, dolu dizgin gidişime dur diyen

 ***

Bir bıçağın keskin yüzünde kan lekesiydim

Aşktı yine beni yıkayan, arıtan su

Böyle ak pak olacağımı bilir miydim?

İçimde açmasaydı o sevmek duygusu

 ***

Ben bir tutsağım şimdi sevgiye, gönüllü

Çözmeyin ellerimi, zincirlerim kalsın

Görsün prangalarım o doğacak günü

*** 

Ve bu dünyaya aşk dolu şiirlerim kalsın

Seninle her yerde güzel, her zaman yeni

İstemem, sensiz hatırlamasınlar beni.

***

not: ümit yaşar oğuzcan-aşktı o

Şubat 14, 2010 at 12:57 pm Yorum bırakın

Çizer!..

Batudur o, kendisini tanıdığımdan beri çizip duruyor mütemadiyen. Lise yıllarımdan aynı sırayı paylaşmışlığım vardır. Dostumuzdur yahu.

Yıllar öncesi hikayeleri  diye bahsedilir ya hani, biz de sahibiz artık… Hey gidi günler.

Aynı sırayı paylaştığım bu adamın elinden sanat adı altında her türlü şey gelir. Arada bir bizim blog da şenlensin diyerek hafif hafif serpiştireyim dedim onun karakalem çalışmalarını.

Site çalışmaları devam ettiğinden dolayı şuna ( BATU) tıklayarak facebook sayfasından gerekli bilgilere ulaşabilirisiniz

Şubat 13, 2010 at 4:38 pm Yorum bırakın

Dışarıdan bir göz ile Ali Sami Yen

Bordeaux’lu taraftarların gözünden…

Şubat 10, 2010 at 5:37 pm Yorum bırakın

Özel Hayat Mı O Da Ne?

Duymayan kalmadı sanırım. Arda sevgilisi ve arkadaşları için bir sinema salonunu kapattırmış. Bir gün boyunca bu konuşuldu bilimum forum, sözlük ve sitelerde. Ha tabii sevgili medyamızda da! Şüphesiz daha da konuşulur bu gereksiz hadise. Gereksiz çünkü bizleri ilgilendirmiyor. Arda’yı tanıyor olmamız, onun halka mal olmuş olması onun yerli yersiz her şeyini yargılayabilme hakkını bizlere vermiyor. Çünküsü de, açıklaması da çok basit; özel hayat! Özel kavramı hakkında pek fikrimiz yok maalesef toplumca. Daha bir gün önce FOX  Tv çok büyük bir iş yapmışçasına, buzladığı görüntülere arkadan eşlik eden iğrenç bir dış sesle, katil yakalamış haberci havasında Jo’nun gece dışarı çıkma görüntülerini yayınladı. Prim, reyting bütün bunlar biliyoruz da. Azıcık insan olmak da zor olmasa gerek. Futbolcunun da dışarı çıkan, gezen bir yaratık olduğunu bilmek istemeyenler varken, insan olmak zor. Hassasça yaklaşmak olup bitenlere, normali anormalleştirmemek zor işte, kahretsin kokuşmuş medyayla zor! Bir futbolcu dışarı çıkamayacak, çıktığı için ‘hain’ ilan edilecekse, tez vakitte kapatalım futbol denen oyunun dükkanını. Getirin şu kilitleri, vallahi getirin! Gına geldi yahu aynı teranelerden.

Hadi medyanın özelden anladığı ve futbolcunun özeline biçtiği paye bu kadar. Peki biz taraftarlara ne oluyor yahu! Arda’nın sinema kapatmasındaki biz taraftarlarca sorun teşkil eden kısım nedir? Nedir bu vıcık vıcık edilen meselenin bize kattığı/katacağı? Halbuki aslolan saha içinde olanlardır. Pek umursanmasa da doğrusu bu. Arda saha içinde yapamadığı onca şeyle eleştirilmek yerine saçmasapan bir mevzunun başrolü yapılıyor. Taraftarın alanı değil ki bu. Arda’nın sevgilisine sevgisini gösteriş şeklini kendimizce görgüsüzlük, kıroluk veya güzel bir jest olarak yorumlayabiliriz tamam. Ama tutup da bu durumu sorgulayıp konuyu kaptanlık ve saha içiyle bağlamak da neyin nesi? Arda’nın sevgilisiyle yaptıklarından bize ne yahu? Kaptanlığı da saha içi performansı da bu olayla ilgisiz demeye gerek mi var? Neyin kavgasıdır bu? Arda son dönemlerde kilo aldı, etkili şutları hala yok, çalım sevdası aldı başını yürüdü, mental eksikliler gırla… Bunlar konuşulacak asıl konular, taraftar açısından. Ve asıl bunlar doğrultusunda kaptanlığının getirisi/götürüsü  neden sonuç çerçevesinde değerlendirilmeli. Çünkü Galatasaray kaptanının görevi saha içinde performansını en üst seviyede tutmak ve takımına gönülden bağlı olmaktır. Öyleyse sinema kapattırması şu durumlardan hangisini eksi yönde etkiliyor? Ne zaman alakasız konuların ekseninden kurtulacağız bilmiyorum. Bir şeyi de ölçüsünde yapmayı ne zaman becereceğimizi biliyorum ama; hiçbir zaman. Evet ölçü konusu bizde umutsuz vaka. Ya hep ya hiç var bizde. Gri rengin varlığından dahi haberdar değiliz. Hemen kaharamanlar doğururuz zihinlerimizde ve yine hemen çekip kafasına sıkarız kahramanlarımızın. Enerjimizi harcadıklarımıza baktıkça üzülüyorum futbol adına. Bir süre sonra futbol konuşabilirliliğimizin ne seviyede ve çeşitte olacağı ise muamma. Güzele dair, iyiye dair her zerre azalıyor etrafta.

Arda’yı yıpratmak yersiz, o kendini fazlasıyla bu mevzu dışında yıpratıyorken hem de. Çünkü her Türk futbolcusu gibi aşırı duygusal bir yapısı var. Duygularının yürüttüğü adımları var onun. Daha da duygusal anlamda hırpalamanın zarardan başka ne getirisi var ki. Duygusallığı zaten ona fazlaca zarar veriyor. Tam bu noktada duygusallığın nesi kötü denilebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum . Bu işi yapanın az da olsa profesyonelleşmeye ihtiyacı var. Yalnız doğuştan x takımlıların profesyonelliği değil bahsettiğim tabii. Harbisinden bahsediyorum. Çünkü duygular fazlaca işin içine maydonoz olduğunda sağlıklı kararlar vermesi zorlaşıyor. Futbolu bazında söylüyorum. Ki bunun örneklerini de gördük. Kafasına taktıklarının onu saha içinde sistemden dışarı fırlatışı, saha dışında da demeçleri olgun görüntüsü altındaki hassas Arda’yı gösteriyor. Ama sıradışı insanlar farklıdır. Onun bamteli de duygusallığı işte. O yüzden Arda’nın Galatasaray’a en yararlı seviyeye gelmesi, o seviyeyi kaybetmemesi mevzusunda; hocasının, yönetimin, Arda’nın görevleri olduğu kadar taraftara da görevler düşüyor. Yanlışlarını eleştirmeyelim demiyorum. Aksine eleştirmemek yanlış, eleştiri geliştirir insanı. Amma velakin sevgilisiyle arasında olanları eleştiri çerçevisinde görmememiz, çerçeveleri kalınca çizip sınırımızı bilememiz görevlerimizden biri sanırım. Öyle değil mi kardeşşş?

Şubat 10, 2010 at 3:56 am Yorum bırakın

Lucas & Emre

Meira gittiğinde aşılmaz büyüklükte bir depresyona girmişti bünyem. Onun satılması her şeyiyle Galatasaray yönetiminin geçen sezonki en büyük yanlışıydı. Satılmasının yanlışlığı, satıldığı dönem düşünüldüğünde iki katına çıkıyor ayrıca da. Geleli 7 ay olmuştu. Ve evet bekleneni tam olarak verememişti. Ama bütün bunlar onun Uefa dönemecinin en uçurumlu virajında gönderilmesini mantığa bürüyemiyor ki. O dönem çok sevinenler oldu bu satışa. Ama gördük ki bu karar; bir otobüsün yolun yarısında frenini bozup, hala gideceği yere sağ sağlim varabileceğini sanmasından farksızdı. Tosladık tabii doğal olarak frensiz biz de. Toslamanın tek olmasa da sebeplerinden biridir bu transfer. Hepsinden öte Meira bırak zamanın kritikliğini, kritik olmayan herhangi bir dönemde de satılması yanlış olandı. Çünkü Meria ismi gibi duruşu da gözümde büyük olan bir futbolcuydu.  Takım oyuncusu tanımına örnek teşkil eder benim gözümde. Ama o da acımasız eleştirilerden nasibini aldı, yıpratıldı Galatasaray ile olan bağı. Kaçarcasına/kovarcasına  gitmesine/gönderilmesine sebep olan yönetim yanlışının yanında, takım içi bildik kötü hikayeler de mevcut. Ama bunlar dışındakilere değineceğim ben. Misal üstü başı tertemiz şekilde maçın sonunu getirdiği için, bir de sıkışınca pozisyon gereği topu taca attığı için eleştirildi en çok. Hayır futboldan ziyade kör dövüşü yaparak üstlerini kirletiyorlar da ne oluyor? Kör dövüşü mü yapsaydı yani futbolun doğruları yerine? Lafa gelince futbol basit oyun deriz; ama taca attığı zaman da ‘ hay ben böyle topçuya, savaşmıyor abi bu takım için…’ diyiveririz. Yok ya? Savaşmak ne ola ki? Biliyorum ben gerçi; Servet gibi kendi işini yapmayıp, önceliği yeteneğinin asla elvermeyeceği şeylere vermek. Olabilir mi bu dediğim? Yapılması gerekenin fazlasını yapıyor görüntüsü içinden ‘takım için savaşmak’ kavramının yaratılması.  Zira savaş kavramı bu oyunda hangi amaçla yer buluyor onu bilmediğim kesin. Bildiğim bunun prim yapıyor oluşu. Yetişemeyeceğini bile bile taca giden topa koş, topu asla sıkışsan da ne kaleciye ne dışarı atma, sakla illa ki ayağında gezdir. Yok arkadaşlarım yok; bu değil inanın savaşmak. Böyle diye diye, bu olmayan kavramları yücelte yücelte Türkiye’ye gelmiş en yetenekli stoperlerden birini göz göre göre sildik sayfamızdan gitti. İşte o yüzdendir ki suni savaşlara tahammül edemiyorum ben. O suni savaşların olmayan kahramanlarını yaratanlara tahammül edemediğim gibi. O kahramanlardan biri olan Servet’e de tahammül edemiyorum bütün bunların toplaması çıkarması sonucunda doğal olarak.

Öncelikle şunu söyleyeyim, Servet insan olarak ve pek tabii Galatasaray’ın sporcusu olarak sevdiğim bir futbolcu. Gerçek anlamda bir profesyonel, kimseyle derdi olmayan, işinde gücünde bir sporcu. Hepsine eyvallah. Ama şu da var ki, Galatasaray için yeterli değil asla. Tabii bu bence. Benim seyrettiğim Servet bana güven vermiyor. Meira ile yakalayamadığı uyumunda( ve hatta Meira’nın takımdan gidişine varan sürecin)  ve şu anki   insanı çıldırtan her hatasının altında onun işgüzarlığı yatıyor. Aslında hata diye nitelendirmek yanlış oldu. Zira herkes hata yapar; ama 45837. tekrar ediyorsanız o şeyin adı  ‘hata’ olamayı haketmiyor bir yerden sonra. Servet geçen sezon tavan yapan bu işgüzarlıklarında  ısrar ederek az önce dediğim gibi Meira’nın performansına da olumsuz etki yaptı. Meria da mükemmel miydi, tabi ki hayır. Ama şöyle düşünelim; bir adam alınıyor, amaç defansı toparlasın, liderlik etsin. Sonra Servet çıkıp bu amaçla alınan adamdan rol çalıyor. Topu ileri taşıma sevdaları, enteresan ve inadına uzun pas denemeleri. Ki hala devam etmekte bütün bu hastalık. Belli ki bu bir karasevda. Takıma zarar verir boyuta geldiği halde Servet inadını bırakmış, kendine çekidüzen vermiş, hatta bir ayna bulup kendisinin farkına varmış durumda değil. Ama bu arada güzel bir şey de oldu işte. Tam da ne yapsak boş diye karamsarlaşır, kadere boyun eğmek üzereyken bir yakışıklı çıkageldi. LUCAS!  İşte o vakit şu bünyemdeki, psikolojimdeki Meira özlemi yandı bitti kül oldu. Meira hala gönlümün en güzel köşesinde. Amma velakin yenisi geldi, güneş doğdu, sabah oldu. Lucas’ı satırlarca anlatmak için erken olduğu düşünülebilir. Lakin şu an benim bile anlayamadığım şekilde gözüme 40 yıllık Galatasaraylı gibi görünüyor. Her maç daha da mest oluyorum onu izlerken. Sahadaki asil duruşu beni kendine öylesine çekti ki. Bu kadar çabuk uyum sağlamasının, ayaklarının sapasağlam yere basışının etkisi oldukça fazla tabii. Ve bütün bunlar Galatasarayım için çok sevindirici. Yalnız bir sorun hala duruyor yerli yerinde işte; Servet Çetin. Aylarca Meira’nın yanına kurulacağı günü beklediğim Emre Güngör de ‘bu sefer’ becerip Lucas’ın yanına yerleşerek bu sorunu yerle  yeksan edecek biliyorum.

Emre ve Lucas bunun provasını cumartesi günü Kayserispor maçında yaptılar. Ve sanırım herkes ben gibi mest oldu. Zihnimde hayale duran sahne kanlı canlı sahnelendi ve ben ikincisi, üçüncüsü, yüzlercesi için sabırsızlanıyorum! Çünkü gördük ki Emre Lucas’ın yanına feci yakıştı. Lucas gelir gelmez liderliğini belli etti bizlere. Ama cumartesi günü büsbütün komutan edasında görevini yaptı. Bu komutanlığa Emre’nin katkısından bahsetmek isterim. Ki bu katkı Lucas’ı defansın, tam da düşlediğim gibi, paşası yaptı. Çünkü Emre haddini bilerek oynayan, söz dinleyen bir oyuncu. Ve cumartesi günü kamera arkasında öyle bir çalıştı ki, Lucas yıldızlaştı sahnenin ortasında. Topları olumlu kullanışı, dan dun savruk şekilde paslar atmaya çalışmayıp aksine topları Lucas ile buluşturması, sadece işi olanı yapmaya niyetli hali eminim Lucas’ı oldukça rahatlatmıştır. Emre kendisine ne kadar ihtiyacımız olduğunu kafamıza dank ettirdi tekrardan. Ki kendisi de apayrı bir yazı konusu. Onu beklemek o kadar sıradanlaşmıştı ki unutma seviyesine gelecektik. Muhteşem başladığı Galatasaray kariyerini bir parmak bal şeklinde sonlandırmak gibi bir sona yaklaşıyordu. Bir türlü kıramadı şeytanın bacağını. Sakatlıklar her umut ettiğimizde yakasına yapıştı bir kene gibi. Zilyon kere şans geldi ona formayı kapması için. Ama… Bazen 15 dakika, belki 30, hadi en iyi 45 dakika sürüyordu her başlangıç. Hem Emre’nin hem bizlerin psikolojisi alt üst olma noktasına geldi. Ama artık bittiğini düşünüyorum bu karabasının. Öyle umut ediyorum!! Başka çarem de yok. Cumartesi günü başlayan beyaz sayfanın Emre için güzel satırlarla devam edeceğini umuyorum. Hem onun bize hem bizim ona ihtiyacımız var.

Sözün özü bu lider ruhlu, hırslı, gözüpek adam Lucas’ın yanında her daim Emre’yi görmek istiyorum. Emre benim gözümde şu ligdeki en yetenekli yerli stoperdir. Çabukluğu, hamle bilgisi, olumlu pasları, ayağının düzgünlüğü ile bu formayı fazlasıyla hakediyor. Umarım Lucas’ı yıllarca Galatasaray’da izler, Emre’yi de onun yanında gelişirken görürüz. Defansın Servet ile Allah’a emanet değil, Lucas ve Emre ikilisine emanet edilmesini diler gönlüm.

Emre bırakma sakın Lucas abinin elini!

Şubat 10, 2010 at 3:56 am Yorum bırakın

Eski Yazılar


Şubat 2010
P S Ç P C C P
« Ara   Mar »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,851 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best