Archive for Aralık, 2009

Yaşanmamışları Düşünür Kuytularda Üzülürüm

Şimdi yazacaklarım tamamen duygusal, insani bir özlem hikayesi. Haklı haksızı aramayı bırakalı çok oldu. Mecalsizim zira. Tek derdim peşimi bırakmayan özlemi dile getirmek. Şikayetçi değilim asla. Özlemin sızısını da seviyorum. Fazlaca Fuzulileşiyorum bu ara. 

Ben Galatasaray’ın hayatımdaki yerini bilen biriyim. Ama geçtiğimiz Mart ayından bu yana yaşadıklarımla daha da iyi anladım ki; Galatasaray’ın hakimiyeti altında esir bir şehrim. Gülüp ağladığım her şey Galatasaray ile ilgili. Özlemlerim de, hayal kırıklıklarım da, en güzel anılarım da, hayat tecrübelerim de… Bu bir aşk. Yoksa normal insan işi midir; bir futbolcuyla gülüp ağlamak, takımının maç sonuçlarına göre uykularının düzeninin belirlenmesi, mutlu olmak için sarı kırmızının yetmesi. Normal insan olmak isteyen kim sahi. Aşk bu ve aşka mantık biçecek kadar mantıksızlaşmadım daha. Dediğim gibi kalbim esir düşmüş bir şehir. Fakat mutlu bir şehir. İsyan edip ayaklanmayı düşünmüyorum.  Ben biliyorum ki çoğu insandan çok daha güzel anılar biriktirdim takımımın peşinden sürüklenirken, onu çoğu kez önceliklerimin en tepesine koyarken, onunla ağlarken, şereftir seni sevmek derken.

Lincoln’e duyduğum bağlılık ve özlem de bu kocaman aşkımdan sebep işte. Onun için verdiğim ve bundan sonra da aynı durumda futbolcularım için vereceğim savaş da aşkımdan sebep. Çok savaş verdim kendimce Lincolnsüz kalmamak için. Aslında sadece onsuz kalmama savaşı değildi. Futbol savaşıydı. Ve futbol kazanmalıydı, entrikalar değil. Hesaplı her şeyin yanında hesapsız sevgilerimiz kazanmalıydı. Sesimi duyurabildiğim kadar bağırdım, yalana inanmadım, dedikoduya ortak olmadım, kıskançlıklara kılıf uydurmadım, fesatlıklara prim vermedim… Ama kaybettim savaşı. Küçüklere karşı, üzerimde sade parçalı formamla vediğim mücadeleyi kaybettim. Derdim sadece güzel futboldu, Galatasaray’ımın güzel görünmesiydi. Bildim, gördüm ki Galatasaray için Lincoln bir güzellikti. Tüm bencilliğimle yalnız kendi adıma konuşursam; Hagi’den sonra ilk defa -belki de son defa- bu derece heyecanlandım birinin gelişiyle. İlk defa böyle bir bağ kurdum yıllar sonra. Bu sebepten benim için de bir güzellikti o. Biliyorum sadece sevmeyi başaramayalı insanlık epey oluyor. Bunu çok iyi kavradım artık. Şartsız şurtsuz, sıfatsız, damgasız, bir insanın sade varlığıyla mutlu olmak zormuş insanlar için. Nefret daha kolaymış. Onun burdan böyle büyük bir öfkeyle uğurlanışı sıradan ve olması gerekene en yakınıydı belki çoğu insan için. Belki en doğru olanıydı onlara göre. Lakin bilmezler ki insan sevmek başkadır. Sevmek anlayabilmeyi en azından bunun için çabalamayı gerektirir. Sevmek kimsenin göremediğini farkedebilmeyi gerektirir. Nefret ise körlüktür. Kör olup sevginin diğer yakasına geçmektir. Ben o yakaya hiç geçmedim. Lincoln’ü herkes gibi hırpalamak, karaktersiz diye yaftalamak, her hareketine kendimce alt yazı koymak yerine onu anladım. Anlamak körlüğe ilaç, nefrete devadır. Şems der ki; ”insanoğlu anlayamadığını kötülemeye meyilli”. Lincoln de bir parça anlaşılmaya ihtiyacı olandı. Sadece bu kadar. Ben kendi adıma çaba gösterdim kötülemeye meyillilerin yanında, sahip çıktım futbolcuma onca kurdun kuşun arasında, dimdik onu savundum. Asla da pişman değilim. Yine olsa yine yaparım hakim bey! Ben delicesine, körcesine kinin kusulduğu kalabalıkta insanca sevmeyi, zor olanı denedim. Ruhsuz dedikleri adamın donuk bakışlarının ardındaki ürkek halini görebildim ben. Karaktersiz dedikleri adamın istenmediği yere, ardından oyunun binbir çeşidinin çevrildiği yere parasını ve futbol kariyerini tehlikeye atarak dönmeyişini görüp aslında paraya tama etmediğini farkedebildim ben. İki gün önce tapınma hareketleri yaptıkları adamı aslında hiç samimi bulmadıklarını söyleyenlerin iki yüzlülükleri yanında Lincoln’ün tavrını net belli ettiği her halinin kıymetini anladım. Ses kalabalıklarının yanında susabilişinin önemini ayırt ettim ben. Lince katılmadım belki evet; ama ne yazık ki durduramadım da.

Sıradışı futbolculuğunun yanı sıra, sıradışı da bir futbol anlayışı vardı. Lincoln, futbolun ” amansız ol ” gibi acı çektirici sloganlarla süslü, namus meselesi şeklinde icra edildiği topraklarda zevk alarak oynayandı oyunu. Bizde savaştır, kavgadır, harptir oysa ki. Bizde birinci amaç ”vur kır parçala bu maçı kazan” iken o bizi önemsiyordu her şeyden çok önce. Ne kadar garip ve yabancı bize değil mi? Lincoln önem sırasında birinciye taraftarın gözüne hitap etmeyi koyuyordu. O, 90 dakikalık bir maçta temizinden bir 45 dakikayı zaman geçirme adı altında profesyonelce(!) çaldıktan sonra taraftara gider yapan Ömer Çatkıçların; başında durduğu takımının ne halde olduğundan utanmak yerine futbolun güzelliklerinden gururu incinen Erdoğan Arıcaların memleketinde taraftara en çok saygı duyan ve ayar vermeye çelışan şahıslara  ”Sonuç itibariyle karşısında oyun oynadığınız taraftar bütün bir hafta, bütün bir ay boyunca para kazanıp para biriktirip o parayı evine götürmektense gelip o maç için bilet alarak size olan sevgisini ya da ilgisini göstermeye gelmiş. Sizde onların karşısında maddi durumları onlardan kat kat daha üstün oyuncular olarak onlara saygısızlık göstermemek zorundasınız, göstermemelisiniz. Seyirciye karşı saygısızlık beni gerçekten üzen bir durum.” diyerek karşılık verendi. Nesli tükenendi biliyor musunuz? Ve biz onu da öldürmeyi başardık. Bir kişi daha eksildiler. Her farklı adamı boğarak öldürecek miyiz  egolarımızın git gide derinleşen, boyumuzu aşan suyunda acaba? Bir parça sevgiydi lazım olan. Vardı fazlasıyla o çok sevdiği taraftarı ile arasında Lincoln’ün. Ama onu da çala çala azalttılar. En sonunda o ateşli ve tutkulu sevgiyi aynı boyutta bir nefrete dönüştürdüler. Halbuki samimiydi Lincoln sevgisinde. Taraftarının sevgisine muhtaç olduğunu söyleyecek kadar samimi ve bizi sevendi. Babasız geçmiş bir çocukluğun etkisi mi dersiniz, yoksulluk ve zorluk içindeki yaşam mücadelesinin izleri mi bilmiyorum; ama sevildikçe size gülümseyen bir bebekten ne farkı vardı? O buraya ayak bastığında onun için toplanan binlerin görüntülerini saklayan, Gençlerbirliği maçının çamurlu formasını duvarına çerçeveletip asan çocuk ruhlu yaramazımızdı. Bütün bu nefrete varan süreci, olanları anlatacak değilim uzun uzun. Çünkü faydası yok, her şeyden ziyade dermanım yok. Tek diyebileceğim asla bu nefreti haketmediği. O çok başka sevildi burda. Bir daha kimseyi böylesi bir tutkuyla seveceğimizi sanmıyorum. Daha öncesinde sevdiğimizi de. Hemen Hagi, Kewell örnekleri aklınıza gelmesin. Taraftarın çok daha fazla sevdiği isimler bunlar evet. Ben ise bambaşka bir histen bahsediyorum. Delice bir tutkuyla bağlanmaktan, hata da yapsa bir türlü kızamamaktan, her kızdığında sevginin öfkeni yenişini görmeye mahkum olmaktan bahsediyorum. Ona özel edilen ”Lincoooooooln Lincoooooooln”  tezahuratında bile bu sabırsız, bu heyecanlı, bu ateşli hislerimiz mevcut. Sanki bir yansımasıydı o tezahurat, aşkın dengesizliğinin. .   Herkesin sevgisinden emin olduğu bir insan olmak başka, nefret edenlerin bile aynı zamanda özlediği adam olmak başka. Ben bu dengesizce sevgiden bahsediyorum. Şimdi nefret edenlerin bile özlediği bu adam gibisini bir daha  görebileceğimizi sanmıyorum. Kimler gelip geçecek; ama bir daha kimse bizi bu kadar dağıtamayacak. Buna eminim. İtiraf edilen, edilemeyen her gün artan özlem bunun kanıtı gözümde.

Sadece özledim yazayım diyorum olmuyor işte yine. Başlıyorum geçmişi anlatmaya, olup bitenden dem vurmaya. Ama anlamsız. Ne çok konuşulacak var, ardından ne çok söylenecek var aslına bakarsanız. Ama artık yersiz ve fazlasıyla tekrar edilmiş. Ne olup bittiyse bitti olan biz taraftara oldu. Ve hiçbiri bu hasret kadar konuşulmaya değer değil. Şimdi bütün bu ayrılık sürecinde yönetim, takım arkadaşları ve medya ayaklarını ele alınca en az suçlu Lincoln’dür desem neye çare. Tam 9 aydır, lanet 19 Mart gecesinden bu yana Lincoln’ü özlüyorum. Demek istediğim yalın, öz bu. Bu durumun ne Elano ile ne de takımla alakası var. Elano’yu çok seviyorum ki zira. Ama yıl 2050 de olsa, bütün kupaları toplasak, Elano istatistikleri alt üst etse de(inşaallah) geçmeyecek bir yarım kalmışlık anlatmak istediğim. Kimseyle başlamayan, dolayısıyla kimseyle de bitmeyecek olan. Tek kişiyi ilgilendiren.

O burda yok; çirkinlikler daha da çirkin.

O burda yok; her daim eksik, tamamlanmamaya yeminli birşeyler.

O burda yok; yaşanamayanlar asılı sırtımda ve çok ağır.

O burda yok; yırtıklar yama tutmuyor asla.

O burda yok; etraftaki herkes ya fazlaca büyük ya da büyümüş de küçülmüş.

O burda yok; Keita en iyi anlaşacağı ekürisini bilmeden özlüyor aslında. Tıpkı şarkıda dediği gibi, hiç tanımadan ne garip.

O burda yok; futbol hala hayat memat meselesi burda.

O burda yok; maç sonu saatlerce selamlamıyor kimse bizi.

O burda yok; bazen hiç oyun oynamak gelmiyor içimden.

O burda yok; top dan dun savruluyor da arıyor onun kadife ayaklarının nazenin dokunuşunu.

O burda yok; kimse beni futbolun bir sahne sanatı olduğuna, bir sanatçı işi olduğuna inandıramıyor.

O burda yok; ben asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir hayalin kalbime kök salışına şahitlik ediyorum.

O burda yok. Bu defter kapandı; ama sayfaları o denli saçılmış ki yırtık yırtık etrafa, değip duruyor yürürken ayaklarıma. Değişmiyor bu kısır döngü. Özlüyorum ben Cassio’yu. Hem de çooook! O değilde şimdi pencereyi açıp sarıııııııı, pardon sariiiiiii diye bağırsam tanır da kırmızıııı diye karşılık verir mi acaba?

 

 

”bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına eyer vurdun inadına.
ama bizi unutma, hatırla ama

sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.
eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama…”

Aralık 19, 2009 at 4:37 am Yorum bırakın

Pis işlerin adamı Mr.Blumer

Not: Galatasaray-Panathinaikos maçına ait bir değerlendirme, yorum, düşünce değildir. Yüzeyseldir, iğrençtir, iç bunaltır ama sonucunda da yazılmıştır bir kere. Okuyana hiçbir artı katmaz. Çünkü zaten bilinen şeyleri yazmışımdır…

Futbol, sadece kameraların televizyonlara gönderdiği görüntülerden ibaret değildir. Kameralar tek bir noktaya odaklanırken, televizyon seyircisi de oraya odaklanır. Top neredeyse kadraj da oraya çevirilir. 20 tane adam koşturur. Fakat o esnada top ile oynayan bir kişi vardır.  Peki ya geriye kalan?  İşte orasını boşverin. Ne de olsa top ayağındayken iki artistik patinaj yapan, üç, beş bacak arası yapan futbolcu en iyi futbolcudur.. Diye düşünüyor televizyon karşısında barınan birçok futbolsever.

Her neyse. Yani az çok değinmek istediğim konu da buydu zaten. Biraz daha oyunun içine girerek baktığımız zaman ön planda gözükmeyen fakat fotoğraf karesinde alan derinliğine yakalanmış flu ( bulanık) şekilde yer tutan bir hayli fazla futbolcu vardır. Bu bahsettiğimiz futbolcuların çok büyük payı vardır alınan galibiyetlerde. Takım hücuma çıkar ve ani bir top kaybı olur. Kim var geride? 3’e 1 kalmış vaziyette takım. Eee… Hay aksi ne olacak şimdi? Derken girerler araya. Bir anda pozisyonun içine dahil olurlar. Ya da rakip futbolcuyu oynadığı süre boyunca kandıranları da vardır. Yalancı koşular, sürekli aynı bölgede durup ( misal, iki kanat arasında gidip gelirken bir anda ceza alanına koşu yapmak.)  bir atak sonrasında sessiz sedasız ve rakibi ekarte ederek boş alanlara kaçmalar… gibi. Ayrıca maç süresince daima koştururlar. Adam tutarlar, geriden top dağıtarak hücuma destek olmaya çalışırlar. Bir nevi gizli kahramandır onlar.  Kısacası oyunun yükünü çekerler aslında. Hem de bunu hiç kimseye çaktırmadan. Pislik bir iştir işte bu yaptıkları. Hakkıyla yaparlarsa hakettiklerini de alırlar elbet.

Tam da başlığıma uygun oldu bu yazı. Pis işlerin adamı Elano. Stadyumda ya da tv karşısında adam akıllı izleyen seyirciler rahatlıkla seçebilir bu tip oyuncuları. Takım için değerlidirler. En azından ben kendimi böyle düşünmeye zorlayarak avutuyorum. Çünkü tam tersini düşünürsem bu Elano çok büyük bir fiyaskodur. Ne mutlu ki bana tam tersini düşünmüyorum. Fakat düşüncülerimin her iki türlüsünde de bana çelişkileri yaşatan ve fiyasko ile kahraman olabilmek arasında gidip gelen Elano’yu tebrik etmeden yazımı sonlandıramam. Galatasaray taraftarı ikiye bölünmüş durumda. Yani onların da çeliştikleri bir konu bu. Kimisi, yani birinci tip taraftar: ”bu adamın hiç katkısı yok” derken, ikinci tip taraftar ise: ” sizin gibi taraftara İnamotolar, Ali Lukunkular lazım” demekle meşgul. İşin açıkcası bu ikinci tip taraftarı da anlayabilmiş değilim. Şimdi ne alakası var iyi futbolcuyu takımdan gönderip yerine kötü futbolcular size uygundur demenin?  Tabii ki çok kaliteli futbolcular olunca güzel oluyor futbol. Fakat yapılan eleştirilere cevap veremeyen bu kesim taraftar ilk olarak bu şekilde savunuyor Elano’yu. Hani diyeceğim o ki, birisine eleştiri yapılırken siz de o eleştirilere cevap bulun. Gidip konuyu farklı yönlere saptırmanın bir anlamı yok. Artısı ile, eksisi ile masaya yatırın. Zaten hangisinin ağır bastığını görürseniz uzlaşmaya da varırsınız.

Son olarak Ali Sami Yen tribünlerine değinmek istiyorum.  Berbat…  Bir seyirci profili son iki yılda ancak bu kadar rezil olabilir. Karaborsacısı da içeri de, hırlısı hırsızı da. Sevgilisine kızan gelip beste yazıyor iki dakikada. Ya da arabesk parçalardan araklamasyon yaparak tüm taraftara söyletiyorlar.  Eminim ki 90 dakika boyunca ” Rerere rarara gassaray gassaray cimbombom!” diyerek tempo tutmak hepsinden daha olumlu sonuçlar verecektir. Denemesi de bedava.

Aralık 3, 2009 at 11:19 pm Yorum bırakın

Otobüsün Arka Koltuklarının Sahipleri

 

Hasan Şaş ve sevgili ekürisi Erhan Telli geçtiğimiz pazar akşamı Galatasaray maçını yorumluyorlardı. Maçtan çok aksiyonlarla ilgilenen nevi şahsına münhasır şahsiyet Erhan Bey Hasan’a, Keita’nın Bursa maçında oyundan alındıktan sonra direk soyunma odasına gidişini ve nedenlerini sordu. Hasan’ın cevabı gayet netti; ”Lincoln’den sonra başladı bunlar” !!!

Gerçekten ne nefretmiş bu. Pılısını pırtısını, futbolunu, arkasından söylenen tonla lafı, hüznünü,sevincini, futbolun zevk yönünden zerre nasibini almamış dümdüz adamların gururlarını inciten sektirdiği topları bile torlamış toparlamış ve 6 ay önce bu topraklardan gitmiş bir adamın arkasından hala konuşmak nefretin hangi safhasıdır? Evet her gün, her saniye konuştular, konuşuyorlar. Her şeyin baş müsebbibi tayin ettikleri yetmemiş ve kesmemiş olacak ki; geçmiş zamanda ikamet eden birini, şimdiki zamanın içinde cereyan eden olumsuzluklardan da sorumlu gösteriyorlar. Bunun ne gibi bir mantıklı açıklaması olabilir? Yapabilen çıkar mı bu açıklamayı şu meraklı bünyeye, sanmıyorum. Anlaşılan Hakan Şükür’ün hiç gocunmadan bahsettiği; Lincoln’ün parasını, performansını, ona gösterilen ilgiyi, sevgiyi hatta hatta Lincoln’ün yıkandığı suyu bile konuştukları otobüsün arka kısmı hala kalabalık ve otobüs hala yolda! Zira konuşmasının diğer kısmında Hasan lafı Lincoln’lü haberlerin Lincoln’den boşalan özne kısmının yeni talihlisi Elano’ya getirdi ve yedek kalacak tabii, biri bunlara Galatasaray’ı anlatsın Galatasaray’a ne vermiş de yedek kalmaya bozuluyor gibi tam kelimesi kelimesine uymasa da bu minvalde sözler söyledi. Burda merak ettiğim konu Elano’nun yedek kaldığına bozulduğunu nasıl anladığı. Ama asıl mesele bundan öte söylediği şu sözlerde gizli ”Galatasaray’a ne vermiş ki?”. Önemli olan bu işte onlar için. Yani mesela Hasan ve diğerleri gibi Uefa Kupasını aldıysanız bozulma, isyan etme, söz söyleme hakkınız olur. Elanolar Keitalar duyguları olan futbolcular değiller, arada öfkelerine yenilip direk soyunma odasına gidemezler, yedek kalmayı kafalarına takma hakları hiçbir dönem yok. Amma velakin Uefa kupası almışsanız her türlü dedikoduyu yapabilir, kıskançlıklarınızla adam yiyebilir, yeniçeri olabilirsiniz! Herhalde adalet terazileri böyle. Yoksa başka türlü nasıl açıklarsın ki; bu ülkenin en kariyerli, en tecrübeli, en önemli futbolcularının soyunma odalarını kapının dışına anlatışlarını, otobüsün arka koltuklarını mesken tutuşlarını ve dedikoduculuklarından utanmak yerine dedikodusunu yaptıkları arkadaşlarını kendisini el alemin diline sakız eden insan profilinde görüp ”biz konuşmuyoruz o konuşturuyor” diyişlerini. Hasan yanılıyor aslında. Galatasaray’ın anlatılması gereken birileri varsa bu bizzat kendileri. Onlara anlatmalı yıllarca içinde olsalar da anlayamadıkları Galatasaray’ı. Galatasaray’ın sahibi olmadıklarını anlatmaktan başlanabilir pekala.

Bir insan yatak odasını anlatıyorsa ona sırrınızı verir misiniz? Güvenip de arkanızı dönebilir misiniz tereddütsüz? Yatak odası diyorum ya! Şimdi de soyunma odası diyorum; var mıdır farkı? Hayır yok. Ama Hasan’ı, Hakan’ı yaptı bunu. Aylarca, günlerce Lincoln dediler. Ona dair her bilinmeyeni paylaştılar medya yoluyla herkesle. Bir kişiyi sevmeyebilirsiniz, takım arkadaşınızı sevmeyebilirsiniz; ama onun gördüğünüz zaaflarını, belki yanlışlarını, gizlerini, sorunlarını ondan izinsiz bir adım ötesine bile taşıyamazsınız laf olarak. Yapılan benim nazarımda ihanettir. Delikanlıca olmayan bildiğin sırttan vurmadır. Dedikodu şu ülkemde o kadar olağan bir hadise ki. Herkes hiç rahatsız olmadan dedikodu kazanının ateşini çoğaltıyor. Lincoln de bu ateşte cayır cayır yanan kellerdenden biri. Kendi varken de böyleydi, şimdi yok yine böyle. İşin ilginci Lincoln’nün onca laf kalabalığının altında sessizce duruşu. İnsan hiçbir şeyden utanmasa bundan utanır. Her şeyini didik didik ettiğiniz adam, bu toprakların linç kültürüne kurban gitmiş adam burdan gittikten sonra kimse hakkında tek kelime etmeyebiliyor. O bile susuyor, ya siz? Sadece Lincoln özelinde de değil, kimbilir hangi futbolcular kimler hakkında konuştular ve konuşuyorlar. Ne kelle paça ziyafetleri çekiliyor. Jardel, Lincoln bizim bildiklerimiz. Peki bilmediklerimiz? 

Sahi nereye kadar yolu var bu kazan dolu otobüsün? Kazan hep aynı kelleler farklı. Bu otobüsün altında hayallerimin ezilmesinden bıktım! Kurban vermek istemiyorum artık ben. Galatasaraylı ben. Evet istemiyorum. Tek istediğim, biri şu otobüsü durdursun!

Aralık 3, 2009 at 2:19 am 1 yorum


Aralık 2009
P S Ç P C C P
« Kas   Şub »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,691 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best