Archive for Kasım, 2009

Sigaracılar Fc

Kasım 29, 2009 at 10:23 pm 2 yorum

Körler ve Sağırlar…

Komedi izliyoruz bir süredir. Şu bizim “süper lig” dediğimiz yer hakikaten komik hadiselerin cereyan ettiği bir tiyatro sahnesi gibi… İlginç olan şeylerden başlayalım. Evet; Galatasaray dün Bursa deplasmanında kaybetti. Bırakılan 3 puandan ziyade, 2 haftadır döküntü bir halde görünen takım taraftarın canını bir hayli sıkıyor. Baros’un kuru boklarının arandığı bir sistemde en ilerde Arda’nın başlaması bir hayli ilginçti doğrusu. Şahsen risk alıp Elano’yu ya da ölü haliyle Nonda’yı koyardım ben ne olursa olsun. Yenileceksem böyle yenileyim.

İşin daha üzücü yanı, Bursa’da sahayı terkederken Galatasaraylı oyuncuların kendi taraftarlarınca ıslıklanması ve yuhalanmasıydı. İnsanın zoruna gidiyor. Ama taraftar bu; “sometimes supporters must protest for the sake of the team”.

Bir nokta daha; esprili de olsa abdestsiz halleri ile kurban keserken okuduğumuz tekbiri stadlarında maç sırasında birkaç kere dillendiren Bursa seyircisini kınıyorum. Nasıl ki Ali Sami Yen’de İstiklal Marşı okunurken şeriat işareti yapan kimi kendini bilmezleri kınıyorsam…

Gelelim Kadıköy’e papazın çayırında paşanın sefası vardı bu gece. Taraftar derbideki davranışları ile stadı basına ve protokole açık kendine kapalı hale getirmişti. Komik olan Yılmaz Vural’ın ve Aykut Kocaman’ın söyledikleri… Olmaması lazım kapanmaması lazım ligin kalitesini kendimiz düşürüyoruz biz rakip takım olsak ta seyircili olsaydı keşke falan filan… Seyircisiz oynamak yıldırmıyor milleti orası doğru. Ama ortada bir suç var. Herkes çeksin cezasını arkadaş. Sızlanmasın sonra…

Maça gelince Kasımpaşa farkı kaçırdı Volkan’ın evlere şenlik olduğu günde. İşler kötü gidince Aziz Başkan totem denedi yer değiştirip ama nafile. O esnada Cenk 4. gol için Volkan’ı çalımlamış ve topu auta atmayı başarmıştı. Fener’de mücadele eden adamlar Emre, Bilica, Kazım olmadığında ve buna Alex’in uykulu hali ile Volkan’ın aybaşısı eklendiğinde olanlar oluyor sahada. Bu da gösteriyor ki Daum’un birden depreşen bir çift forvet oynama hissine dair hazır beklettiği bir b planı yok. Ama işler birkaç hafta daha böyle giderse Aziz Yıldırım’ın b planı’nın Aykut Kocaman olup olmadığını öğrenebiliriz bence…

Olayın özü ise şudur; Galatasaray ile Fener el ele verip nasıl Beşiktaş’ı bu yarışa ortak ederizin peşindeler. Hayırlısı olsun. Taraftar bir yanda yırtınıyor ama alemde körlerle sağırlar birbirlerini ağırlıyorlar.

Kasım 28, 2009 at 10:19 pm 1 yorum

10 Yıllık Kadıköy Sendromu ve 30 Yıla Yakındır Alınamayan Türkiye Kupası

Enterasandır bu durum. Yani Türkiye’de Galatasaray ve Fenerbahçe gibi dev iki kulübün rekabeti dünyaya pazarlanamıyor değil, bizzat pazarlanmıyor. Bunun üzerinden marka değeri oluşturulmak istenilmiyor. Acaba neden? Neden böyle bir şey yapılıyor? Sanırım İngilizlerin in house dedikleri olay, yani kurum içi ortaklık .  Bu kurumun içinde  bireysellik olsun isteniyor. biz bize yetelim, dahası olmasın diyorlar.  İki birey var, Galatasaray ve Fenerbahçe. Bu ikisi sürekli birbirine tokuşturuluyor. Kafa kafaya, kalem kaleme. Bu markayı sadece Türkiye sınırları içerisinde pof poflayarak değerlendiriyorlar. Bu iki camia üzerinden gelecek adına olumlu veya olumsuz adımlar atılıyor. Nasıl mesela? Şöyle ki; takımların geleceği, ligin kaderi, elde edilecek rantlar, kazançlar… Vesairesi de uzar gider bunun. Ortada dönen ya da dönecek ayak oyunları ve şimdiden kurgulanmış ve birkaç yıl sonrasında gerçekleşecek planlar da bu vesairenin içinde yerlerini almış durumdalar. Elbette yapılır bunlar. Neden yapılmasın ki? Çünkü ortada gayet büyük bir pasta, akabinde iki büyük dilim var. Bir dilimini ben yerim, diğer dilimini de sen. Yarı yarıya ortak! Anlaştık mı? Ama aramızda kalacak. Bu, geçmişten günümüze böyle oldu. Bundan sonra da böyle olacak tamam mı ortak? Bu marka ile biz oynayacağız. Oynayanları da bizler yöneteceğiz. Dünya kimin umurunda? Bırakın yaa.. ! Dünyanın daha önemli markaları var. El clasico var, süper clasico var. Londra derbisi var. Manchester derbisi var. Glasgow ile Celtic var… anladın mı ortak? Dünya bunları takip ededursun. Sen çaktırma. Biz bu galatasaray Fenerbahçe rekabetini asla ama asla dışarıya pazarlamayacağız! Eğer ki böyle bir durum olursa işte o zaman yanarız. İşte o zaman dünyanın gözü üzerimizde olur. Ve işte o zaman bu kadar rahat iş çeviremeyiz ortak. Acı ama gerçek…

Bizim markamız bize yeter. Bugün olay çıkar biz kazanırız. Yarın olay çıkar yine biz kazanırız. Ha ama diyorsan ki saha içinde kim kazandı? Onun da bir hal çaresine bakarız. Oranın da bir kazananı olacak yeri ve zamanına göre. Fakat pek umurumuzda değil bu. Asıl kazanan sen ve ben olacak ortak! Sen kafanı yorma böyle ufak işlere. Zaten şablonumuz belli. Her şeyin yeri ve zamanı var. Nereden nasıl vurgun yapacağımızı biliyoruz. Galatasaray 10 sene oldu kazanamıyor Kadıköy’de. Fenerbahçe desen 30. senesine yaklaştı Türkiye Kupası hasretinde. hsssşşt! Aman renk vermeyesin ortak. Biz bu şekilde kalkınıyoruz ancak. Aman ha! İlerleyen zamanlarda daha farklı projeler ile yeni yollar deneyeceğiz. Bakarsın pastanın dilimi artar. Renk katarız pastaya. Bir adet siyah beyaz, sütlü kakaoulu çikolata atıveririz renklerin içine. Adı da olsun Beşiktaş. Eminim ki bunu da yapacağız ortak! Ama yapana kadar şimdilik bu böyle devam etsin. Böylece Galatasaray 11. seneye de mağlubiyet ile girer, Fenerbahçe de 30 senesini kupasız tamamlar. Biz, yine buradan kazanırız. Sinir, stres, kavga, dövüş çıkartırız meydanlarda. Medyaya da atarız 3-5 adanmış hayat. Bol keseden artık…

Bu rekabeti dünyaya açmayacağız ortak!  a-ç-m-a-y-a-c-a-ğ-ı-z ! Anlayabildin mi şimdi beni daha iyi?
Bunu dünya futboluna pazarlarsak Galatasaray 12. senesinde Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yener, Fenerbahçe ise aynı sene Türkiye Kupasını kazanır.

Şimdi ne dersin ortak? Ne yapalım? Bildiğimiz yoldan devam edelim mi? Yoksa artık yeter mi? Bunaldın mı pastadan, markadan, dünya futbolundan ve daha birçoğundan. Haklısın ne diyeyim. Zaten senin gibiler sayesinde ekmeğimi bu şekilde çıkartıyorum. Yok mu hiç kurnaz birkaç adam? onlar belki bu işe bir dur der. Ben de bir süre tatile çıkarım ortak…

Kasım 22, 2009 at 12:01 pm Yorum bırakın

Gançum Em Ari Ari

Özledim…

Leo Franco’nun bir libero gibi topla oynayışını, gol yediğinde babamın ”bir topu da kurtar be Leo” diyişini bile.

Özledim…

Sabri’nin her maç bir öncekinden daha da fazla ağızları açık bıraktıran performansını izleyip gülümsemeyi ve ”İmpossible is nothing” diyerek Adidas’ın sloganın Sabri üzerinde nasıl güzel durduğunu seyretmeyi.

Özledim…

Servet’in bitmek tükenmek bilmeyen ileri çıkıp gol atma isteğine kızıp, kendi kendime Servet’le konuşuyormuş gibi söylenmeyi.

Özledim…

Gökhan’a bakıp ”İnsanoğlu kuş misali dün nerdeydi bugün nerde. Ve transferi açıklandığında delirirken çoğumuz, artık tıpkı diğerleri gibi seviyoruz. Unuttuk bile o istemediğimiz zamanları, demek ki parçalı böyle bir şey.” demeyi.(İnsan bu kadar uzun şey söylemeyebilir tabii bir bakışta. Hadi biz buna bir kaç bakış diyelim :) )

Özledim…

Hakan’ın son zamanlarda ne kadar form düşüklüğü deselerde standardın altına bence düşmeyen belki biraz eksik gedikli oynar halini, buz adamlığını, bakınca insanı da sakinleştiren sakinliğini.

Özledim…

Mustafa’yı izleyip hayallerimi gerçekleştirme cesaretini bulmayı. Onun hırsında saklı Galatasaray sevgisini, babasının en içten duası gibi Ali Sami Yen’de salınışını görebilmeyi.

Özledim…

Her daim oralarda bir yerde Galatasaray’a aşık bir Emre Aşık olduğunu bilmeyi.

Özledim…

”Mehmet’im Topal’ım çok daha özgüvenle oynayasın, sen bize lazımsın ” diyerek kendimce kafiyeli nasihatlar vermeyi.

Özledim…

”Ayhan sende anlayamadığım, çözemediğim, dilimin ucuna gelen ama dökemediğim ters giden durumlar var.” diyerek düşüncelenmeyi.

Özledim…

Kader’im Keita’nın başımı döndürüşlerini, yüzümde gülücüklerden güneşler açtırışını, gözlerim onu takip ederken çocukken salıncakta sallanırsın ya bir o yana bir bu yana sanki uçuyor gibi hissedersin işte öyle bir nevi uçmayı. ”Futbol bir sanat” diye tekrardan hatırlamayı.

Özledim…

Arda ”gül güldür, coş coştur can hadi” diyip sonra pası yine kendi kendine verdiğini görünce azcık somurtmayı. ”Bu gol sevincinde güldü bak işte” diye deli gibi sevinmeyi, insanın bir futbolcunun da -annenin çocuğunun iyi olduğundan her daim emin olma çabaları gibi- her hali/tavrını takip altına alabileceğini. Takım sevgisini, o takım çatısı altında büyüyenlerin farklılığını bir kez daha anlamayı.(Arda’yı biraz daha özlemeye devam edeceğiz. Zira toparlanması biraz sürecek.)

Özledim…

Elano’nun soğuk mizacının altında yatan asiliği farkedip buna niyeyse mutlu olmayı. Niyesi belli aslında, bize Elanolar gelmiyor, ülkem sevmiyor, tertemiz(!) basınım beğenmiyor falan filan işte. Tüm bu topluluklar eziyorlar bu adamları. Ezilmez diye, diğer içimizde yara kalan (bir tek belki de benim içimde yara kalmıştır bilmiyorum.), ardında yarım yollar bırakan yıldızımız gibi kaplumbağa misali her vurulduğunda kafasını içeri gömmez savaşır diye umutlanmayı.

Özledim…

Barış’ın no-look paslarını.

Özledim…

Aydın’ın her hafta gelecek vadedişine tanıklık etmeyi. (Şaka bir yana ben ondan her halükarda umudu asla kesmiyorum, kesmeyeceğim.)

Özledim…

Uğur’u mekan yedek kulübesi olsa bile sarı-kırmızı içinde sağlıklı, hazır görmeyi.

Özledim…

Kewell’ı gördükçe asaletin asaleti çektiğini öğrenmeyi. Şöyle ki;
Galatasaray=Asalet
Kewell=Asalet
Toplam sonuç Kewell from Galatasaray.

Özledim…

Nonda’nın ne kadar formda olursa olsun Baros’u yine de aramama engel olamayışını, ama yine de bu durumun Nonda’nın can, ciğer oluşunu değiştirmeyişini.

Özledim…

İçinde Baros’un olmadığı kadroyla maça çıkma sayımız arttıkça hüzünlensem de bunun aslında bizi Baros’lu kadroyla maça çıkacağımız günlere yaklaştıran zor haftalardan ibaret olduğunu, aynı zamanda günlerin ilerlediğinin göstergesi olduğunu idrak etmeyi. İçimi tatlı bir kavuşma heyecanı kaplamasını.

Özledim…

Başımızdaki kıvırcık futbol güneşimizin gollere biz gibi sevinişine şu fani dünyada tanıklık edebilmeyi.

Özledim…

Linderoth’u, Emre Güngör’ü, Serkan Çalık’ı her hafta istikrarla yine yeniden özlemeyi.
Kısaca, özetle, yani cancağızımı, canımın parçasını,takımımı

ö-z-l-e-d-i-m

Özledim…

Adam eksiltmeleri, tek pası, direkten dönen topları, verkaçları, duvar paslarını, fuleli adımları, çalımları, defansın arkasına kaçan futbolcuları, topsuz alanda yapılan boş koşuları, tam saha presi ve olmayan b planıyla bloklar arası bağlantıyı bile özledim.

Özledim…

Maç günleri evde olan koşturmacanın içinde kaybolmayı, o gün hayatın durmasını, dışarıya kapılarımızı kapatıp aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor mesajı vermeyi, annemin hiç itibar göstermediğim totemlerine zorla ayak uydurtuşunu bile evet özledim.

Her zaman ara oluyordu şu ligde biliyoruz, alışmadık ama katlanıyoruz. Tamam da ben böyle uzun sürenini hatırlamıyorum. Sanki mevsimler değişti, seneler eklendi üstüne. Bana o kadar uzun geldi ki kelimelerimin boynu bükük kalır, mahçup olur anlatmaya güçleri yetmez. Bir de bu arada yaşanan felaketler de cabası. Basketbolda yaşananlar, Işıl’ın sakatlığı, Arda’nın ve Florya’nın üstündeki grip kabusu…

Burdan var gücümle haykırmak istiyorum milli maç aralarından, tatil aralarından, her türlü ara, mesafe, uzaklıktan nefret ediyorum. Ben futbolsuz ve dolayısıyla Galatsaraysız bir hayat düşünemezken bir haftasonu elbet hiç düşünemiyorum. Sanki çölde susuz, sanki oyuncaksız çocuk, sanki sevdiğinden uzak aşık, sanki gezecek görecek yeri bitmiş, yolları tükenmiş bir gezgin, sanki manzarası silinmiş, renkleri bitmiş ressam, sanki kelimeleri yüzüne bakmayan, bir araya gelmek istemeyen yazar…

Bu satırları okuyanların bir kısmı beni şu an ‘vah vah zavallı’, ‘ay canım yazık yaa’ cümlelerinin öznesi yapıyor olabilirler. Ama inanın mübalağa sanatının zerresini kullanmadım futbolsuzluğu ve Galatasaraysızlığı anlatırken. Cümlelerim yüz de yüz, katıksız, saf samimiyet ve gerçeklik içermekte.

Tek diyebileceğim gün itibariyle lig başlıyor oleeeey! Galatasaray’a kavuşmamız için ise bu yazının başlığındaki gibi ufak bir sesleniş kadar zaman dilimine daha ihtiyacımız var. Ona da oleeey!

Not: Başlık Kardeş Türküler grubunun dinlenesi çok güzel bir şarkısının adı. Ermenice ve Türkçe ”çağırıyorum gel gel” anlamına gelmekte. :)

Kasım 21, 2009 at 4:28 am Yorum bırakın

Philp Lahm Büyüklerin Hegemonyasına Karşı

Philp Lahm

Almanya’nın en büyük kulübü Bayern’in en  esaslı adamlarındandır her şeyden evvel bu sağ ayaklı sol bek. Kendisini ”Lahm” yapan kulübüne olan sevgisi ve mesleğine olan saygısı ile günümüz futbol dünyasının parmakla gösterebileceğim adam gibi adamlardandır. Geçenlerde schalke 04 maçından önce yayınlanan bir röportajında kulübünün transfer politikasını ve idare şeklini çok doğru ve iyi niyetli bir şekilde eleştiren lahm’ı münich’in hatta almanya futbolunun otoriteryasından beckenbauer, hoeness ve rummenigge adeta katlettiler. Gerçek bir münichli olan ve 11 yaşından beri bu kulüp için ter döken, geçen sene barça’nın hatırı sayılır teklifini sırf münich sevgisi yüzünden red eden bu adamı sadece kulüp yöneticilerini eleştirdiği için ” takım arkadaşları ve teknik kadroyu” suçlamak ve huzursuzluk çıkarmak suçundan günah keçisi ilan ettiler. Büyük tehditler ve cezalarla kulüp tarihinin en ağır suçuyla yaftalandı lahm.
Tüm kalbimle onun yanında olduğumu hissetirmek isterdim aslında. Çünkü futbolcular düşünmez, futbolcular konuşmaz, futbolcular bilmez sadece büyüklerinin tavırlarına ve düşüncelerine göre kurşun askerlik yaparlar düşüncesinin yıkılması için en önemli modellerden birini temsil etti. Zaten özümde romantizm ve anarşizm düşüncelerinin insan doğasının özünü oluşturduğunu düşünen birisi olarak Lahm’ı bu anlamda sonuna kadar destekliyorum.

Bakın bakalım lahm’ın söylediklerinin tek kelimesine katılmayanınız olacak mı?
Lahm o söyleşide kulübün hiçbir konsept gözetmeyen transfer politikasını eleştiriyor;
Sırf iyi diye bir oyuncu alınmaz. Öyle ya, bakalım aldığın topçu senin oyun anlayışına uyuyor mu? Bayern münih yedi-sekiz yıl öncesine kadar şampiyonlar ligi’nin en başarılı takımlarından biriydi, fakat bundesliga’nın en iyilerini toplayıp aynı kazanın içine atma formülü artık bir işe yaramıyor. Sezon başında takımı 4-4-2 sistemine göre hazırlayan van gaal, robben’nin gelişiyle 4-3-3’e döndü. Haliyle gomez bu sistemde sırıttı, ön libero diye alınan timoşçuk ortanın sağında şaşkın ördeğe döndü. Lahm oyun sistemindeki belirsizliğin hocadan değil, kulüp yönetiminden kaynaklandığını söylüyor. Ayrıca mevcut kötü oyunu, araya paslarla atakları gol pozisyonuna dönüştürecek bir ortasaha oyuncusunun eksikliğine bağlıyor.

Eee bu analiz bayern münich’in son 3-4 yılındaki yanlışının ve şuan ki sıkıntısının en net analizi değil mi beyler. Bu analizi yapan bayern’in sol beki diye onu asıp kesmek mi doğru yoksa onu mesleğine olan saygısı ve alakasından dolayı tebrik edip kulak vermek mi doğru.

Tek başına buralardan, istanbuldan sana sesleniyorum philp ” eski tüfeklerle ve çürümüş futbol adetleriyle mücadelende sonuna kadar yanındayım ”.

Kasım 16, 2009 at 2:40 pm Yorum bırakın

Zor Zanaat Vesselam

Akşama maç var, 1 hafta öncesinden başlamışım kendimi hazırlamaya. Kesif bir hasret kokusu, evet lan hasret kokusu, değiştirilen bebek bezini atmadan önce o bok kokusunu burna çekmenin verdiği müthiş babalık duygusu kadar kesif ve hoş. Ağır ağır ilerliyor dakikalar, mall’a uğrayıp reyonların arasında dolanırken biraz sonra elime tutuşturulacak kese kağıtlarının Los Angeles sokaklarına katacağı manzarayı düşünerek vakit harcıyorum. Kooooo bi, Koooo bi, Kooooo bi tezahüratları yankılanmaya başladı bile her bir nöronda. Bu ne amına koyayım, alem American Dream olmuş çıkmış. Uyan lan Tufan, uyan götüne koyayım, basın Kewell Fener’e gidecek yazıyor. Onur Öymen de yüzyılın potunu kırmış zaten. Hay sikeyim ya nereden çıktı şimdi bunlar? Akşama da maç var, acaba Elano oynar mı? Hatun da paso ödemeli çağrı atıyor, akşama maç olduğunu bilmiyormuşçasına.

Oğlum Tufan; 18 santimlik alete sahip olmak zor zanaat be. Hangi birine peşin? Gelmeden önce sakat diyerek karalamaya çalıştığı Kewell’ı şimdi Fenerbahçe’ye transfer olacak söylemleriyle gündeme taşıyan basına mı, akşam maç olduğunu bildiği halde ödemeli arayan hatuna mı, msnden paso seksi fotoğrafları için tıklayınız tandanslı hürriyet gazetesi internet sayfasından link yollayan ofisteki çılgın sekreter Jale’ye mi, uyandırmak için sana mı?

Pranga vurdum bugün 18 santimlik solucana, akşama maç var. Chivas Regal’i shotlarken bir yandan da tandemde görev alan iki oyuncunun hücuma kalktığımız anda öne çıkarak orta sahaya yanaşmaları gerektiğini düşünmek, akabinde de sağ bekin de hücuma çıktığını görüp sol bekin tandeme kaydğını görmek istiyorum. Oyunun defanstan itibaren hücum esnasında 1-2- ( 3+4 ) dizilişi ile seyretmesini istiyorum. Elano orta sahadaki mevkisinden ileri uca kayıp ileri ucu dörtlerken ve rakip ceza sahası yayının önünde dolanırken, tandemin orta sahaya yaklaştığını görüp önlerinde Mehmet Topal ile birlikte oyunu forse etmelerini görmek istiyorum.

Aslında hiç güvenmediğim kadar güveniyorum takıma ve teknik ekibe. Birileri orada bizden daha iyi düşünebiliyor. Şu futbolcuyu transfer etsek süper olur, şu dizilişle oynasak çok şekspir olur, şu oyuncu çıksa da yerine şu girse amına koruz ortalığın gibi söylemler artık kulak tırmalamaktan öteye geçmiyor. Ağzı olan konuşuyor işte ağğğbi, bu ülkede 70 milyon teknik direktör var sözünü haklı çıkaracak cinsten.

Artık rahatım, elime jileti alıp etek traşı olurken sadece solucanımın yuvada büyük bir ziyafet çekeceğini, ertesi gün de boynumdaki morlukları kamufle etmek için fularımı takıp dışarı çıkacağımı, bu tarzımı görenlerin ise bana çok entelektüel biriymişim gibi bakacaklarını ve ikili üçlü gruplar halinde konuşlandıkları masalarında yaptıkları dedikodulara konu olacağımı düşünüyorum. Galatasaray mı? Birileri orada benden daha iyi düşünürken buralardan manyel vermek şanıma yakışmaz.

Koskoca camia, 104 yıllık geçmişi olan bir camia, sırf ben daha fazla kafa yormayayım diye, sırf solucanımla birlikte yuvada ziyafeti daha rahat çekeyim diye, sırf piliçleri ağıma hiç uğraşmadan düşüreyim diye Rijkaard’ı takımın başına getiriyor, Keita’yı, Elano’yu transfer ediyor, yetmemekle birlikte Ocak ayında transfer yapacağız diye haber veriyor. Büyüklüğün tartışılmaz Galatasaray.

Zor zanaat olan ne mi? Bir camia kendi bekası için çabalarken, Avrupa’da sportif başarı için mücadele ederken, benim gibi bir pezevengin türeyip bunları cinsel hayatın çetin mücadelesinde koz olarak kullanması. Harbiden de zor. Sonuçları ise verilen çabaya bakılırsa müthiş. Yataş, mumlar, burberry brit kokusu, victoria’s secret supersoft tong, çikolatalı krema, elle müdahale serbest gider bu böyle…

İşte sevgili dostlarım; gelinen nokta şudur ki, desteklediğiniz takım ne kadar başarılıysa, ne kadar sükse yapıyorsa, cinsel hayatınız da o oranda iyidir. Dolayısıyla Galatasaray’ın sadece günlük hayatımıza değil, cinsel hayatımıza yaptığı olumlu katkıdan ötürü de Galatasaraylı olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissedelim. Sadece biz mi şanslıyız? Prezervatif şirketleri ve bu prezervatifleri satan eczaneler, marketler, benzin istasyonları da şanslı. Ulan Gaassaray!!!

Kasım 14, 2009 at 5:49 am Yorum bırakın

66>10

7435_149772561191_8139031191_2542374_3366667_n

Arda Turan…

Bahsedilirken ilk önce ne söyleniyor? Çok yetenekli, çok yetenekli, çok yetenekli… Bu bir farktır. Bir adım öne çıkarır evet. Yalnız Arda’nın farkı yeteneğinden önce 66’da gizli. O 66’yı bile efsane yapacak derecede ”özel” bir insan. Kimin aklına gelir ki 66 rakamını böyle seveceği :) 66’ya can veren bu özel durum Arda’nın varlığında mevcut sade. Eli, ayağı, gülüşü, zekası, ruhunda, beyninde mevcut…O her halinden belli ki her gün başımıza gelen bir şey değil. Bu yüzden onu dünyamızda bu denli özel ve farklı yapan olay sadece futbol yeteneğiyle açıklanamaz. İçinde bulunduğumuz zamanın öncesinde olduğu gibi bundan sonra da nice yetenekli futbolcular göreceğiz. Ama her yetenekli futbolcu Arda olamaz, olamayacak bizler için. Çünkü Arda olmak Türkiye’nin en yetenekli futbolcusu olmak demek değil. Arda demek, onca büymüş insanın çocukların elinden alıp oynadığı futbol dünyasında hala çocuk kalan demek. Arda mahalleden bir koşu çağırdığımız oyun arkadaşımız. Onsuz oyuna başlayamadığımız, canında barındırdığı rengiyle renk cümbüşünü başlatan arkadaşımız. Arda futbolu mesleğini yaparcasına değil de hayalini yaşıyorcasına oynayan… Küçükken hayalini Bayrampaşa’da bir topun peşine takmış o ve koşmuş hem topun hem topa saldığı düşünün peşinde. Şimdi binlerin onun ardına gözlerini salışı, evlerine gidip kapılarını çalsa aylarca misafir edebilecek kadar insanların yerlerinde yurtlarında ona yer açışı, akmaya hazırlansa gözlerinde bir damla yaş ondan önce binlerce yaşın hazır kıta beklemesi, bir gülse gülecek yüzlerin çokluğu ve bu binlerin Arda’ya her defasında peşindeyiz diyişi, ardında adımlarına adımlarını uyduruşu Arda’nın futbolun arkasına takılıp peşin sıra ”aşkla”  gidişinden sebeptir bence. O içindeki bu masumane futbol aşkıyla özel. O bu futbolu oynadığında önüne kimsenin duramayacağı bir hal alıyor şu oyun. En güçlü ayakların bile yenemeyeceği bir oyun… Güç aşkta çünkü… Ve bu aşk uzaktan sarı-kırmızı, yakından turuncudan iz taşıyan tok bir sarı, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı. Baştan aşağı bu renklere bezeli Arda. Dünyası sarı-kırmızı olan biri. Galatasaray’ı her an yaşayan, öyle ki şöyle diyor bir röportajında ” “Bayrampaşa’da evimizin olduğu sokakta, okulun bahçesinde sabahtan akşama kadar futbol oynardım. Sonra Altıntepsi minik takımına gittim. Merter sahasında bir maçtayız. Oyundan çıktım, bir ağabey geldi, ‘sen çok iyi futbolcusun, hayalin nerede oynamak?’ diye sordu. Ben de ‘hayalim Galatasaray’da oynamak’ dedim. ‘Benim tanıdığım hocalar var, seni göndereyim seçmelere’ dedi. Eve gidip annemlere anlattığımda önce inanmadılar. Gidip de kazanamazsam diye babam tedirgin oldu. Benim çok duygusal olduğumu bildiğinden seçmelerde kazanmasam çok üzüleceğimi düşündü. İkna edip gittim seçmelere. 5-10 dakika oynadım seçmelerde. Ahmet Keskinkılıç, Ahmet Genç, Recep Yazıcı, Zafer Koç hocalarım vardı. Seçildiğimi öğrendiğimde dünyalar benim oldu. Sene 1999, UEFA Kupası’nı kazandığımız yıl. Deprem olmuştu, ben Allah’a dua ediyordum; Galatasaray ile bir kez antrenmana çıkayım, bir daha deprem olacaksa o antrenmandan sonra olsun. 12 yaşındaydım, çocukçaydı belki böyle düşünmek ama Galatasaraylı’ydım işte…”

İşte Arda bunun için özel. İlk parladığı dönemden bu yana durum böyle. Onun futbola bakış açısı sokaktaki bir çocuktan farksız. O dünyamıza sıradışı biri olarak girdi. Her gün karşılaştıklarımızın monotonluğundan çok uzak. O anlatıyor biz dinliyoruz, o söylüyor biz güveniyoruz, o daha da bir sarı-kırmızı yaşıyor biz bağlanıyoruz. O futbolu bir başka oynuyor, futbol onun bedeninde farklı duruyor, o futbolu bir takım elbise gibi yakıştırıyor. İlk görüşte aşk bizimkisi. Aldık bu sevgimizi hayatımızın ortasına koyduk. Gözbebeğimiz, geleceğimiz yaptık. Galatasaray camiasında yöneticisinden taraftarına hepimiz ve Arda delice seviyoruz birbirimizi.  Vurulduk biz ona çok fena. Ama o da ne tam burda film durdu! Bu büyük sevgimiz hataları da beraberinde getirdi. Ve işler bir yerde karışmaya başladı. Tam olarak ne zaman bu durum ortaya çıktı kestiremiyorum ama ipin ucunu zamanın bir yerinde bir mekanda kaçırdık. Şu saydığım özellikleri kendinde barındıran Arda geçmiş zaman kipine dönüştürdü bu özelliklerini ve onlu cümlelerimizi. Artık Arda şöyley-di, böyley-di diyoruz. O eskisi gibi değil. Bu bağlamda Arda’yı oyun hamuruna benzetiyorum. Herkesin şekil vermeye çalıştığı bir oyun hamuru ha bir de kendi şekil vermeye çalışıyor fazlaca. Ve kah 10 numara, kah kaptan, kah efsane, kah miliyetçi, kah ağır abi, kah Metin Oktay oluyor. Bütün bunların içinde 66 numaralı Arda’yı görebilene aşk olsun! Yok, çocuk yok! Kayboldu! Yazının başında bahsettiğim o sarı-kırmızı özel oyun arkadaşım yok! Bir yerlere saklanmış gibi gözüküyor. Ama bulacağım hiç kaçış yok. Ve hoşçakal demeye de hiç niyetim yok. Oyun hamuru diyordum, bu hamurun şekil alıp alıp bozuluşunda hepimizin suçu var az ya da çok. Taraftarın mesela. Nedir bu hatalar? Şöyle ki; onu o derece sevmek ki yaptığı yanlışlarını görmek istememek. Destek tabii ki taraftarın görevidir her daim. Ama bazen kantarın topuzu kaçabiliyor. Başkası yapsa feci tepki göstereceğimiz durumları Arda söz konusu olunca es geçtik. Bu çok tehlikeli bir durum. Arda’ya yanlışlarını görmesi konusunda yardımcı olamıyor aksine üstünü örtüyoruz her defasında. Oysa onun hatalarını törpülemeye çalışmak, Arda’yı korumamak, Arda’ya kötülük etmek değildir. Efsane kaptan, büyük kaptan gibi çok erken sıfatlar vermek onun üzerinde eğreti durmasına yol açabilir zamansızsa eğer. Ve bu hem gözü yorar hem bu eğreti kavramları sırf birileri istiyor diye taşıyan Arda’yı. Yönetim cephesine bakalım bir de. 22 yaşında herkesin delice sevdiği bir çocuktan 10 numara yaratma çabaları, yüklenen ağır yükler, hadi aslanımlı misyonlar ve dahası.. Niye 66’ya dokundular aklım almıyor. Arda niye 10 numara olmak zorunda? Arda’nın takımın beyni olması için illa sırtına 10 numarayı geçirmesi gerekmiyor. ”Lincoln’nün değil Metin Oktay’ın formasını veriyoruz” gibi ağdalı sözlere de ihtiyacı yok efsane olmak için. Hele törenle kaptanlık almasına hiç lüzum yok. Efsane sıfatı törenle takdim edilen birşey değil zira. Bizzat kendiliğinden oluşan bir sıfat. Arda kaptan olmasa da Ali Sami Yen’de ismi ilk haykırılan. Kaptan olunca, 10 numara giyince bir Arda daha olmadı ki. Aksine elimizdekinden olduk. 22 yaşında sıradışı özellikleri olan bir gence gözbebeğimiz demişiz daha  fazla neye gerek vardır ki? Onun bize bizim ona en derin hislerle değebilmemiz için eksik gedik bir şeyler mi vardı bizim bilmediğimiz? Bu eksikler mi tamamlandı? Nedir bu sorumluluklar, omuzuna yük edilenler? Sevmişiz tüm kalbimizle ”koca kafa” yı daha hangi prosedür kaldı tamamlanmayan? Niye izin verildi bunca sorumluluğun onu yerçekimine uğratmasına? Cevabım henüz yok maalesef.

Bütün bu bahsettiğim oyun hamuruna şekil verenlerin hepsi aslında teferruat bir yerde. Çünkü iş Arda’da bitiyor. Önemli olan onun nasıl şekil verdiği kendine. Şu zamana kadar baktığımızda şekil hiç iç açıcı değil. Öz şeklini kaybedeli epey zaman oldu. Bu bir süreç aslında ve dün ya da şu an olmuş bir şey değil. Yaklaşık bir senedir gün be gün Arda o eski halinden eser yok şimdi şarkısını söyletiyor bizlere. İlk zamanlardaki Arda’yı görmemiş, izlememiş olsam Arda demek ki bu der geçerim. Ama biliyorum ki bu değildi. Kafamı kurcalayıp, beni dertlere sürükleyen de bu ya. Bu taklitler yapan, kelimelerinin ardına hiçbir şey saklamayacak kadar samimi, gollerden sonra deli gibi çimlerde tepinen koca gülüşlü çocuk algılayamadığım bir zihniyetin ürünü olmaya başladı. Yerli  propagandası gibi duran sözlerinde, büyümüşte küçülmüş hallerinde, demeçlerinde, yaptığı çıkışlarda, takındığı ağır tavırlarda bu açıkça görülüyor. Tuhaf işlere kafa yorar, zihnini onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan tonla boş mevzuyla yorar oldu. Herkesi sever dediğim Arda sanki yerli arkadaşlarını daha çok sever oldu, yabancılar geçici yerliler bir tane zihniyetinde onca insan varken onları bir fazlalaştırmaya gerek yoktu aslına bakarsanız. Ama Arda’daki bu düşünceyi , yerli-yabancı gibi gereksiz bir ayrımı bir çok demecinden ve tavrından sezebiliyorum. Buna güvenmemek de diyebiliriz. Kendine veya bir başka arkadaşına güvendiği gibi takımdaki bazı yabancılara güvenmediğini görebiliyorum saha içinde zaman zaman. Halbuki Galatasaray bir bütündür ve saha içinde kimse padişah değildir. Herkes işçi misali hizmetini eder. Arda çalımını atıp pasını kendi kendine verip sonra o pası alıp kaleye vurup gol atamaz. Bir ülkeyi tek başınıza fethedemezsiniz. Tek başınıza dağ gibi kulübün her bölgesinden sorumlu olamazsınız. Hali tavrı çocukça gelen ve hiç büyümez dediğim Arda ağır abileşmeye başladı. 10 numara diye farklı, kaptan diye farklı davranır oldu. Çehresi soğuk, gülmeyen bir ”adama” dönüştü. Büyüdü desem o da değil. Coşkusunu kaybetmiş gibi bir hali var. Belki de coşkusunun eksikliğinin farkında bile değil bilmiyorum. Çünkü kafası hep başka yerde, gözleri düşünceli uzak diyarlarda. Gollerine bile anlam yüklüyor. Misal Bülent Korkmaz görevden alınacak diye attığı gole sevinmeyip koskoca Kewell yanındayken buruk ve hüzünlü duruyor. Halbuki o gol onun, bizim, hepimizin… Bülent Korkmaz’ın gidecek olması inanın o golü zerre ilgilendirmiyor. Ve bunlar inanın hiç detay olmuyor benim açımdan. Çünkü birikip birikip bir yanardağ gibi patlamakta, ateşler püskürtmekte… Konuşurken düşündürür dediğim Arda demeçleriyle endişeli düşünceler düşündürür oldu. Ufak bir portre çizersek bu demeçlerden şöyle ki; geçen seneki 2-2 berabere biten Bükreş maçı sonrası ” herkes daha fazla sorumluluk alsın” dedi, yine geçen sene aralık ayında Lincoln’nün kaptan yapılışından sonra takım arkadaşını ateşin önüne atarcasına ikinci kaptan olmam bundan sonra diye rest çekti, solda oynasam daha iyi olur dedi, bu sene mayıs ayında Bülent Korkmaz bence kalmalı dedi, 2008/2009 sezonu sonunda verdiği bir röportajda ” ligde yeterince özverili olamadık. herkes Ayhan, Mehmet Topal, Sabri, Hakan ve benim kadar oynasaydı şampiyon olurduk.” dedi, bu sezon 4 Ekimdeki Ankaragücü maçı sonunda maçın kırılma anı olarak Baros’un kaçırdığı gol pozisyonunu gösterme gereği duydu, milliyetçi bir insanım o yüzden Türk antrenör isterim dedi…Dedi de dedi, durmadan ama.. Bunların dışında futbolu da yerinde sayar oldu. Kimsede olmayan oyun zekasına rağmen Rijkaard’ın sisteminde bozuk parça gibi tekler oldu. En çok çalışan kısmı olmalıyken hem de makinenin. Takım oyuncusu olduğu fikrinin tam tersini yansıtan her şeyi ben yapmalıyım fikriyle futbol oynuyor artık. Arda’ya bütün olanlardan sıyrılıp şöyle bir kuşbakışı baktığım zaman her anlamda farkını yitirdiğini görüyorum. Belki bir çoğu sineye çekilir şöyle böyle ama futbol olarak sıradanlaşır, futbolu herkes gibi oynamaya devam ederse işte o vakit bağrıma taş basar otururum diyemeyeceğim. Bunu kabullenmek çok zor. Arda yaptığı yanlışlarda, söylemese eksikliğini hissetmeyeceğimiz gereksiz demeçlerinde, tıpkı yaptığı üst üste çalım zorlamaları gibi bir çok durumda zorlayıp çıkış yolu bulamıyor ya da hiçbir çıkış yolunu beğenmiyor gibi görünen, basiti es geçen zoru seçen hallerinde ısrar ediyor. Daha kötüsü galiba doğruyu bu sanıyor. Bir elbise giydi güzel sandı çıkarmıyor. Budur.

Bazen en sevdiklerimizdir en zarar verdiklerimiz. Arda Galatasaray’ı çok sevdiğini söylüyor ama galiba sevmeyi yanlış algılıyor, belki de bu hatalarında bu kadar ısrar edişi bu yüzden. En azından şunu söyleyebilirim ki Arda’nın yaptığı bir takım şeyler sevmek dediğimiz eylemle  hiç bağdaşmıyor. Karşılıksız seviyor diyorsak, şartsız şurtsuz seviyor diyorsak Arda’nın sol çizgiden sağ çizgiye konunca veya ortada oynarken sola alınınca somurtması, kaptan olamayınca senden gelecek diğer görevleri de istemiyorum küstüm demesi, takımını bir bütün olarak değilde puzzle parçaları misali parça parça görüp bazı arkadaşlarına ait parçaları çok önemli görmemesi, sadece kendinin en özverili, fedakar olabileceğini ya da olduğunu sanması, her zaman en iyisini kendinin yapacağını düşünmesi bu tanıma uymuyor. Olur ama böyle anlayabiliyorum. Bazen cidden sevdiklerimize hep iyilik yaptığımızı düşünerek hareket eder ama sevgimizle bile boğabiliriz. Böyle de ince bir çizgisi vardır bu duygunun. Bu sebepten Arda bilmeli ki Galatasaray o olmadan da Galatasaray. Her şey olamaz o anlamda. Koskoca bir camiadan bahsediyorum, renk katar herkes gibi. Ama bazıları gibi fazlaca belki. O kadar. Daha fazlası değil. Hiç kimse daha fazlası değil. Yani Arda birinci çalımı atıp ikinciyi deneyip üçüncüyü de atmazsa daha az sevilmeyecek, ya da takım yerlerde sürünmeyecek. Bütün paslaşmaları kendiyle yapıp, adam eksilteyim diye kendini eksiltip topu kimseye vermeden kaleye kadar ilerleyince Galatasaray şaha kalkmayacak. Çünkü Arda tek başına Galatasaray değil, Galatasaray da sadece Arda değil. Bir parçası sadece. Galatasaray’ın 22 yaşında çok değerli bir futbolcusu, gelecek için bir değeri, evin küçük çocuğu. Topluma örnek olması gereken bir figür değil, misyonlar sırtlanıp taşımakla yükümlü değil, kendini ispatlamaya ihtiyacı olan bir oyuncu da değil,  her konu da fikri olması gereken bir lider hiç değil. Kötü oynayan takım arkadaşları onu ilgilendirmez mesela, uyarmak ona düşmez, hocaları başında kaç gün kalacak, uyruğu ne olacak ilgilendirmez, kim ne kadar paraya ne kadar mücadele ediyor, ne kadar seviliyor ilgilendirmez, yönetimin kimi kaptan yapacağı ilgilendirmez, emniyet müdürü değişmiş ilgilendirmez, milli takıma yeni hoca aranıyormuş ilgilendirmez. 

n8139031191_566370_4286

66 numaralı formasıyla sevdiğim Arda hala beni duyabilecek kadar yakındaysa, henüz sesimin erişemeyeceği uzaklığa varamadıysa bir Galatasaray taraftarı olarak ondan isteyebileceğim coşku sosu bol güzel futbolu, gülen yüzü, ”koca kafasının” rahatlığı, Galatasaray’ı çok sevmesi. Bu kadar! 66 benim için 10’dan daha büyük ve daha değerli. Onu geri istiyorum. Evet numara olarak olmayacak belki ama o ruhu istiyorum. Gel be Arda tekrar oyunlar oynadığımız yere. Takılıyorsun başka başka insanlarla başka yerlerde. Hiç ait gözükmüyorsun inan oralara. Oyunlar bitmedi daha gel. Oyun hamuru misali büründüğün tüm şekillerden, girdiğin kalıplardan çık. Kendi şeklini yeniden bul! Oyunu kurduk 2 taştan kale, bir de top…

Hadi gülen çocuk bir koşu gel! Akşam çökmeden gel!

Kasım 13, 2009 at 2:45 am Yorum bırakın

Eski Yazılar


Kasım 2009
P S Ç P C C P
« Eki   Ara »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,691 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best