Archive for Ağustos, 2009

Bundesliga’da geçen 4 hafta

Bundesliga_

Dördüncü hafta itibari ile 18 takımlı ligin seyirci ortalaması 41.257’dir.  Tabii ki stadyumuna en fazla seyirciyi konuk eden takım  Borussia Dortmund.
Hatırlatmak istiyorum Dortmund’un stadyumu yani  signal iduna park ‘ın toplam kapasitesi 80.552’dir. Geçen 4 hafta sonunda ulaştıkları seyirci ortalaması ise; 75,150. Bu da demek oluyor ki Bundesliga’nın 41.257’lik seyirci ortalamasının aşağı yukarı iki katı kadar seyircisi var. Fakat sürekli ”Futbolda taraftarın itici gücü” olarak bahsedilen taraftar artısı maalesef Dortmund’u orta sıralardan alıkoyamıyor. Aslında sadece taraftar artısı ile sınırlayamayız bu takımı. Özellikle dikkat ettiyseniz sarı-siyah tribünlerin ne denli ürpertici olduğunu sezebilirsiniz. Kısacası sahip olduğu renkler dahil her şeyi ile güzel futbol için günümüzde varolan Borussia Dortmund’un ne yazık ki bizlere geçmişi aratma huyu devam etmektedir. puan durumunda 12. sıradalar.

Bayern munich‘in  Allianz Arena‘sı var. ne güzel değil mi? Evet bence de. Seyircinin en çok çekildiği diğer bir stadyumdur Allianz Arena. Geçen 4 hafta sonunda ortalama seyirci sayısı; 69.600’dür. Hemen belirteyim, bu stadyumun toplam kapasitesi; 69.901’dir. Yani neredeyse tamamına yakını doluyor lig maçlarında. Zaten avrupa maçlarında iğne atsan yere düşmez statüsünde. Puan durumunda 5. sıradalar. Robben’in gelmesiyle 2 gol atıp takımı havaya sokması bir oldu. Artık devrini yükselten, vitesi bu orantıda arttıran bir münich izleyeceğiz. Hiç şüphem yok.

Veltins Arenada seyircisinin önüne çıkan Schakle 04 tribünleri her maç dolu diyebiliriz. aynen Allianz Arena’da olduğu gibi. Toplam kapasitesi 61.482 olan bu stadyumun seyirci ortalaması 60.500 ile haftayı kendi kurduğum   seyirci ortalaması ligi’nde 3.sırada kapıyor. Bundesliga’da 7 puanla dördüncü sıradalar.

Hsh Nordbank Arena‘nın ayaktaki seyircileri ile birlikte maksimum kapasitesi 57.274 olmakla beraber  Hamburger Sv‘nin evinde rakiplerini ağırladığı karşılaşmalarda bu sezon tamamı doldu tribünlerin. Yani 57 binde 57 bin diyebilirz. Bingo! Hiç azımsanamayacak rakamlar gerçekten. Tamamı dolan stadyumun futbolculara olan itici gücü mü desek? Ya da oynanılan kaliteli futbol mu? buna tam karar veremesem de bundesliga puan durumunun karar verdiği sonuca göre ilk sıradalar.

Evet şimdilik ilk 4 takıma yer verdim. Alışılagelmişin aksine puan tablolarına göre hareket etmedim. Seyirci ortalamalarını baz aldım. İlk dört bu şekilde oluştu. Tabii ki ilerleyen haftalarda da pek bir oynama olmaz. En azından şunun için olmaz; stadyum kapasitesi yüksek olan takımlar zaten bundesliga’da seyirci ortalamasının hep üstündedir. Çünkü onlarda maça gitme alışkanlığı var. Yani her maç neredeyse tam kadro seyirci ile şenleniyor. 80.000 kişilik signal iduna park’ın tribünleri tamamı ile doluyorken, 20.300 seyirci kapasiteli Mainz’ın(stadion am bruchweg) tribünleri de eksiksiz dolabiliyor. Tabii ki arada yarı yarıya kapasite-seyirci ikileminde düşüş gösteren stadyumlar da yok değil. Mesela:  Hertha Berlin‘in yani  berlin olimpiyat stadyumu‘nun toplam kapasitesi 74.500 iken, seyirci ortalaması ise maç başına 42.165 kişidir.  Kapasite ve konuk edilen seyirci hesabı yaparsak en az desteği gören takım bu anlamda hertha berlin oluyor.  Madem bu kadar berlin de berlin dedik, puan durumlarına değinmeden geçmeyelim. 4 haftada toplayabildikleri 3 puan ile 16.sıradalar. İlerleyen haftaları merakla beklemekteyim.

Bir de sürekli bir kıyaslama içerisindeyiz. Misal: ” işte bakın Almanya’da insanlar maçlara ne kadar çok ilgi gösteriyor” gibi. Fakat unuttukları bir şey var sanırım. Tamam buna katılıyorum bu bir gerçek. İnsanlar stadyuma gidiyor, sürekli ilgililer. peki ya maçların başlama saatleri kaçta? Hemen söyleyeyim:
Bazen haftanın açılış maçları 20:30’da başlıyor. Bunun dışında Bundesliga’da en geç başlayan maçın saati 18.30’dur. Bir diğer deyişle, bundesliga’da maçların başlama saatleri 15.30 ile 18.30 arasında değişmektedir. Genelde ise 15.30 dilimine sadık kalınır. tabii böyle bir durumda doğal olarak stadyumlara çoluk çocuk hep beraber giden almanlar bir hayli kalabalıklaştırıyor tribünleri. Aslında bunlar birer bahane asla olamaz. Futbol sevgisi ayrı bir olaydır. Bu oyunu sevmeyen insanları zorla sokamazsınız zaten stadyumlara. Son olarak haftanın olayı;
– Robben’in Munich’e gelişi diyorum. Gol krallığında ise durum:  Eren Derdiyok (3) ve takım arkadaşı   Stefan Kießling (3) (B.Leverkusen) ,  Jiri Štajner) (3) (Hannover 96)  şeklindedir. 4. haftada  kırmızı kart gören oyuncu ise: Patrick Ochs (Eintracht Frankfurt)

Bundesliga’da geçen 4 hafta analizlerim bu şekilde oldu. Her hafta olmasa da sıklıkla bundesliga notlarımdan detayları verme niyetindeyim.

Ağustos 31, 2009 at 3:32 pm Yorum bırakın

Diego Şov

roma-juventus

Şu maçları izleyemiyoruz ya… Harbiden yazık oluyor. Gollü bir Milano derbisi sonrası bir büyük maçtan daha uzak kaldık. Gördüğüm kadarıyla Diego Hocam (2 gol) eğleniyor. Seneler sonra özlenen Juventus‘u izlemek harika olurdu. Deplasmanda Roma galibiyeti ile iyi başlangıç sürüyor. Hadi hayırlısı bakalım. Canna‘yı da özlemişiz be siyah beyazlarla…

Ağustos 30, 2009 at 7:13 pm Yorum bırakın

Hüzün-Sevinç

Zor bir gece oldu Rossoneriler için.

milan-inter

Nerazzurilere sefasını sürmek kaldı.

Ağustos 30, 2009 at 11:20 am Yorum bırakın

Uefa Avrupa Ligi 2009-10 Gruplar

uefa 2009-2010 group stages

Ağustos 28, 2009 at 12:30 pm Yorum bırakın

Galatasaray.org’un müjdesi

Ekran Alıntısı_sercan_resmisiteSite altyapısında kesin kararın gelmesini beklemeye dayanamayan bir fotoğraf karesi. Belki de giriş sayfasına hazırlanıyordu. Sabah olsun, güneş doğsun bir de resmi siteyi açıp bakmak lazım.

Ağustos 28, 2009 at 2:02 am Yorum bırakın

Haldun Üstünel

haldunustunel05

Muhtemelen bir yeni transferi mönüde bekletiyor. Sofranın kalabalıklaşması ile bir diğerini daha masaya oturtabilirse iki transfer birden gerçekleşebilir bu hafta. Yine de yineliyorum; her halükarda bir tane transferimiz kesindir. diğeri ile birlikte iki transferi aynı anda masaya oturtma planları yapıyordur. Bir iki güne kalmaz düşüncesindeyim.

Ağustos 27, 2009 at 11:54 pm Yorum bırakın

Cuma

Evet gün yeni başlamışken herkese güzel bir dilek paslayalım önce (;

güzel bir haftasonu olsun (;

Ağustos 27, 2009 at 11:20 pm Yorum bırakın

Yücel Çakmaklı

yucel_cakmaklı

Vaktiyle genç bir öğrencinin tez konusu olmuştu. O ve Türk sineması. İlham kaynağıydı geçilmesi gereken notun alınmasında. O zamanlar kimin umurunda ki bugün olanın yarın olmayacağı? Bilip umursamadıklarım hep acıttı içimi. Tamam eyvallah, saygılıydık, sevgiliydik ama gerektiği gibi önem vermiş miydik?

Ne yazık ki …!

Zaman geçip gitmişti. Ben de sorumluluğu üzerimden atmanın hafifliği ile seviniyordum. Geçer notumu almıştım nasıl olsa!

Türk Sineması için karanlığı az biraz da olsa aydınlığa çevirmek için dididen bu güzel insanın hatıralarıyla yaşamak kaldı bizlere. Allah rahmet eylesin. Nurlar içinde yatsın inşallah.

Sayesinde bir zamanlar yüzü gülen gençtim. Şimdi üzülmek niye?  Gerçekler ile bu kadar iç içeyiz işte…

Ağustos 27, 2009 at 12:21 am Yorum bırakın

Biraz dinlenin


Ağustos 26, 2009 at 8:09 pm Yorum bırakın

Andres Vasquez

Böyle vurmuş işte topa

Kimileri şu anda FC Zürich forması giyen bu çocuğun IFK Göteborg’da oynarken yetenek bazında dünyanın en iyi golünü attığını iddia ediyor. Ben elçiyim yorumlarınıza karışmam ancak size bu yaptığının, amiyane tabirle, bal olmadığını ispatlayabilirim. İşte bu gol:

Bu da onun bir şans golü olmadığının kanıtı;

Ağustos 26, 2009 at 7:12 pm 3 yorum

1+1=2 (Haldun Üstünel)

forma imzalıyor

Muhtemelen gerçekleşecek yeni bir transferi arka planda tutuyordur. Diğer görüştüğü ile de anlaşabilirse toplu imza günü fazla gecikmez bu hafta organize edilir.  Bu da yazımın başlığına ilham olur. 1+1=2

Not: Fotoğraf ise Barcelona’lı bir miniğe imza verirken çekildi. Belki de yıllar sonra o minik, Haldun abisine bir imza verir.

Ağustos 26, 2009 at 12:43 am 1 yorum

25 Agustos 2009 West Ham United Millwall Carling Cup (fotoğraflar)

58173129581732125817314558173136

Ağustos 25, 2009 at 11:41 pm Yorum bırakın

25 Agustos 2009 West Ham United Millwall Carling Cup

Dün oynanan derbi maçı  West Ham kazandı. Yine saha karıştı. Maç sonucu 3-1

Ağustos 25, 2009 at 11:12 pm Yorum bırakın

A2 Ligi

A2 Ligi’ne dair birkaç arkadasımızın söyledikleri ile harmanlandıklarım arasında göze batan tek şey oldu. Bu kategorinin maçları kesinlikle stadyumlarda oynatılmalı. Evet bunu uzun uzadıya tahlil etmeye gerek yok. Bir şekilde izinler çıkarılabilir. Sanmıyorum çimlerin haftada ekstra bir maçtan zarar görüp saha koşullarını etkileyeceğini. Hem bu şekilde 23 yaş altı oyuncular için de güzel deneyimler olur. Bir Sami Yen, bir İnönü atmosferi ile Florya ve Nevzat Demir‘in atmosferi çok farklı. Stadyum içi oynanan maç bam başkadır. Hele az sayıda da olsa gelen izleyici oldu mu futbol adına şahane bir olgudur.
Dün oynanan Besiktas-Galatasaray derbisi bu koşullarda gerçekleşti. Fakat bu sadece derbi maça özel olduğu içinmiş. En azından Sergen Yalçın bu şekilde belirtti. Yani ne yazık ki oyuncuların yolu yine tesislere düşecek. Yine de zor olmasa gerek böyle bir güzelliğin oyunculara hediye edilmesi.

Bir de Marmara grubu’nun heralde en güçlü, fiziki açıdan en sağlam takımlarından biri Besiktas. Bizim kadromuzda ise bireysel yetenekleri ön planda olan kaliteli oyuncularımız var. Fakat ilerleyen maçlarda çok yıpranır oyuncularımız. Saha içerisinde iri yarı oyunculardan birkaç tane de olsa olması gerek. Bu yönden eksiğiz. Emre Çolak için ise bu sezon başından beri sürekli arkadas muhabbetlerinde de dile getirdiğim bir husus var. O da fizik olarak çok yetersiz olması. Hep korkuyordum süper lig maçlarına çıkarsa bu çocuk çok erken yaşta veda eder diye. Gel gör ki zaten yetersiz bulundu ve bir sene daha a takımdan ayrı olacak.

Son olarak, Sergen Yalçın Besiktas’ın başında olduğu sürece oyuncuları fizik kondüsyonlarını iyi kullanamayacaktır. En azından ilk izlenimler bu yönde. Bir de maç sonrası sahaya girip hakemlere itiraz etmesin yahu. Çocuklara itiraz etmek dışında futbol adına yapabileceklerini aşılayın. Mesela Besiktas kalecisi Ufuk‘un kaybedilen maçta büyük hataları vardı. Eksikler itirazlar ile kapanmasın.

Ağustos 25, 2009 at 10:37 pm Yorum bırakın

Babasının Oğlu: Enzo Zidane

Real Madrid altyapısındaki küçük dostumuzun birkaç sihirli hareketi için buraya. Bunları kimden öğrendiğini sorana Chuck Norris!

Ağustos 25, 2009 at 8:44 pm Yorum bırakın

25 agustos 2000 Galatasaray Real Madrid maci

super cup final ceremony

Ağustos 25, 2009 at 8:15 pm Yorum bırakın

Soyunma Odası(!)

Az keyiflenmek lazım…

Soyunma Odası

Ağustos 25, 2009 at 10:59 am Yorum bırakın

Panenka by Zizou

Zizou’dan İtalya’ya bir Panenka

2006 dünya kupası finali. Hatıraları tazelemek lazım.

Ağustos 24, 2009 at 10:15 am Yorum bırakın

Duran Top Ustası

usta ayak

usta ayak

Ağustos 24, 2009 at 9:57 am Yorum bırakın

Ah

Şarkı bir duman efsanesidir zaten. O muhteşem belki alışman lazım albümünden. Hani bu şarkı gibisini yapmadılar bir daha. Sonraki albümlerde nedense belki alışman lazımın yarattığı etkiyi uyandırmadı bende. Mamafih, kişilik sahibi bir gruplar ve canları ne isterse onu yapıyorlar. O yüzden bunu takdir ediyorum, hala hayranlarıyım orası ayrı mevzu.

Birileri oturup bu efsane şarkıya, ki sanatçı nazıdır diyeceğim nedense en güzel şarkılarını ayak altı etmeyelim diye mi klip çekmezler bilemiyorum, animasyon klip yapmış. Kendince birşeyler anlatmışlar 2004 senesinde. Buyrun.

Ağustos 24, 2009 at 12:59 am Yorum bırakın

Solun böyle ise!

Bazen susmak en makulu izlemek duruyorken…

Ağustos 23, 2009 at 11:37 pm Yorum bırakın

4-1 kere maşallah v.2.0

Yazarımız buanata 15 Ağustos çıkışlı maç sonu analizinde böyle bir başlık ile cümlelerine başlamıştı. Hatta yazının kendisi için şu bağlantıya tıklamanız yeterli olacaktır;https://tamsaha.wordpress.com/2009/08/15/4-1-kere-masallah/

Gel gelelim 24 Ağustos çıkışlı yazıma. Öncelikle belirteyim, Galatasaray bu tempoya, bu güzel futbola devam ederse muhtemelen birkaç kez daha  4-1 kere maşallah‘lı yazı dizimize devam edeceğiz. Tabii ki seve seve…

Rijkaard’ın takıma katıldığı ilk günden itibaren en çok dile getirilen unsur ” sistem” idi. Evet herkesin diline pelesenk olmus bir sistem kelimesi vardı hali hazırda. Çok kişi yorumlar yapsa da tatmin edici bir sonuca bence varılamadı. Sadece kendi algılayabildiğimi söyleyecek olursam sistem diye bağırılan şey bence ve aslında ; ayağa pas yapmaktır. Futbolcuların birbirine yük olmamasıdır. Mevkilerin koordineli vardiyalarının yapılmasıdır. İleride bulunan hücum elemanlarının orayla sınırlı kalmayıp aynı zamanda geriye de gelmeleridir.  Kısacası ”görevi paylaşmak” denilen kalıplaşmış cümle çok ama çok önemli Galatasaray’ın sistemi dedikleri şeyde.

Bir de şu var: Buanata’nın yazmıs olduğu ilk yazı dizisinde Servet’in yokluğuna değinilmişti. Hava toplarındaki hakimiyetinden bahsedilip takımdaki önemine parantez açılmıştı. Fakat  23 ağustos Galatasaray-Kayserispor maçı’nda beynime kazıdğım en büyük detay ise şu oldu; Herkesin varlığı lazım bu takıma. Bütün futbolcular bir şeyler katacak artık. Servet ıskalarsa Gökhan araya girecek, Baros sektirirse Elano tamamlayacak. Bir şekilde bu aşılanıyor Galatasaray futbol takımının oyuncularına. Buna takım ruhu da diyoruz işte.

Değinmek istediğim diğer konu ise golü beklemek.  Galatasaray golü atmayı geciktiriyor diyemeyiz lakin uygun zamanı bekliyor. Önce karsısındaki takım nedir, kudreti nelerdir, dişe diş midir, başa baş mıdır? Bunları ölçüp biçen bir yapıda şu an. Ani bir saldırı asla yok. Bilinçsiz hücum yok! Saçma koşular yok! Hırslanıp dim dik kaleye şişirilen ve koşturulan forvet oyuncusu yok. Her şey zaman ile birbirini tamamlıyor. Denizlispor maçında da ilk gol gelene kadar sürekli pas trafiği vardı sahada. Hatta ilk gol Denizlispor tarafından geldi. Buna rağmen gidişat değişmedi. Aynı pas trafiği süregeldi. Nitekim arka arkaya dizilen 4 adet gol izletti Galatasaray’ın futbolcuları. Aynı şekilde dünkü maçta da bu durum söz konusuydu. Yoğun pas trafiği ve rakibi bu şekilde yormak. Yorarken tartıp biçmek. Golün sıcaklığı hissedildiği anda ise haneye +1 yazdırabilmek. Durum 1-0 iken rakip takımdan yenilen golün hiçbir önemi yok. Hatta gün gelir 2-1 yenik duruma düşen bir galatasaray izleyebiliriz. Gel gör ki oyun disiplininden ödün vermeyen böyle bir takım olduğu müddetçe 2-1’ler 2-4 Galatasaray üstünlüğüne dönüşür. 3-4 olur. 4-5 olur. Evet bir şekilde olur. Yine tribünler güzel bir maç daha izer. Oynanılan oyundan keyif alınır.


Tek tek oyunculara değinmek istemiyorum. Arda olsun, Elano olsun, Mustafa, Servet ve diğer hepsi elinden geleni en iyi şekilde yapabiliyor. Muhakkak daha da iyi yapacakları günleri göreceğiz. Bu arada bir Baros var ki harikulade. Pozisyondan kaçmaz, her ortaya göre konumunu alır, rakip defansı aşırı ama olabildiğince aşırı yorar. Maç esnasında eminim ona karşı oynayan defans 10 yıllık yorgunluğu bir gecede üzerinde hissediyordur. İkili mücadelelerde çok diri. Ve hatta ona karşı mücadelede zayıf kalan rakip oyuncular yere düştüğünde otomatik olarak Baros’un rakibini ittiği zannediliyor. Yok aslında böyle bir durum. İllaki bazı pozisyonlarda olur itiş kakış ama Baros gerektiği gibi davranıyor.

Yineliyorum, tek bir oyuncuya övgülerde asla bulunmuyorum. Hepsi birbiri için oynuyor. Yani dolaylı yoldan herkes takım için…

Ek olarak goller14. ve 89. dakikalarda Milan Baros, 61. dakika da Elano, 34. dakikada Makukula kendi kalesine attı. Kayserispor’un golünü ise 30. dakikada Makukula kaydetti.


Ağustos 23, 2009 at 11:18 pm Yorum bırakın

Erkek Adamın Saati

Erkek Adamın SaatiOranlar değişebilir. İsimler asla…

Ağustos 23, 2009 at 9:22 am Yorum bırakın

Diller farklı Hisler ise aynı…

Galatasaray tribünlerinin dinleyeni efkarlardan coşkulara taşıyan, izleyenin içini kıpır kıpır eden, her maç söylense de güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen müthiş senfonisi. Duyar duymaz gözünüzün önünde İstiklal caddesi beliriverir. Gönlünüzde ise giden sevgili… İçinizi kıpır kıpır eder hem de.  Belki de taraftarın içini dökebildiği en muazzam melodiler bu bestenin cümlelerinde saklı… Ya da armanın büyüsünde… Fakat tek vazgeçilmeyen şey ise; PEŞİNDEYİZ HER YERDE!

Liverpool, kop tribünü için ise biraz daha farklı bir durum söz konusu. Teması  her ne kadar tutulan takımın aşkına ait olsa da tribünlere girişi düşünüldüğü gibi olmamıştır. Kısaca hikayesi: Yıllar önce Liverpool tribünleri maça hazırlanırken şen şakrak ve  eğlence tavan seviyesindeydi.  İşçi kesimi halinden memnun, takımını da dört gözle sahada görmek istiyordu.  Tesadüfen o sırada çalınan ”You Will Never Walk Alone” Liverpool taraftarı’nın yaptığı bir tezahürat değildi. O dönemin kiliselerinde ilahi olarak söyleniyordu. Ve stad içerisinde maçtan önce yankılanması taraftarlarca çok beğenilmiş, o günden bu güne de aralıksız gelmiştir.

Daha önce de  söylediğim gibi,  Liverpool’un gönülden taraftarı için vazgeçilmez olan bu beste aynı zamanda dünya futbolunda da yerini alıp efsane mertebesine erişti. Diğer yandan ise belki Ali Sami Yen tribünlerinden duyulacak bu sese( ”Peşindeyiz” ya da ”Nevizade geceleri”) dünya futbolu cevap veremeyecek. Alfabesi 29 harften oluşan ülkemizin dilinde, yani güzel mi güzel Türkçe’mizin sesini duyurması İngilizlerinki kadar kolay olamayacak…

Her şeye rağmen yazımın son sözü  olarak  fakat Ali Sami Yen’in(Rahmet ile anıyoruz) ilk sözü olan  ;  “İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek.”  Cümlesinin bir kez daha hatırlanılmasını rica ediyorum.

Ağustos 23, 2009 at 12:38 am Yorum bırakın

Bir tribün efsanesi ve onun yolunda ilerleyen diğeri…


Ağustos 23, 2009 at 12:30 am Yorum bırakın

Burdisso AS Roma’da

İnter’in çirkef stoperlerinden… Bundan sonra GialloRosso‘dur kendisi.

burdisso kavga

Fotoda 2 sezon öncesi kavgadan. Burdisso yüzüne bir tane yemiş ve burnu kırılmıştı. Sonra beyaz gömlekli, KRAVATSIZ, CEKETSİZ ve siyah pantolonlu Cambiasso-Figo ikilisi, bildiğin fedailer yani, Valencia soyunma odasını basmıştı. Bir dünya ceza kesilmişti her iki tarafada UEFA’dan. Neyse artık Mexes(tabii kalırsa) ile Roma’da değişik bir ikili(!) olurlar…

Ya bir de Lugano Roma’ya gitseydi?! Düşünsenize. Her maç garanti 9 kişisin.

Ağustos 22, 2009 at 6:56 pm Yorum bırakın

Bundan Sonra Herkes Arsenal Kiev’li(!)

1)

böyle hakeme can kurban

2)

peşindeyiz(!)

3)

takım olarak iyi motive olduk...

4)

yeni transferler

hepimiz Arsenal Kievliyiz… Anlaştık  mı?

Ağustos 22, 2009 at 6:31 pm 1 yorum

Bildiğin Ruh Hastalığı

1)

malzeme ve plan hali2)

kokpit hazır3)

ana gövde kabaca hazır4)

ana gövde ve kokpit birleşmiş halde5)

kuyruk kanatları eklenmiş hal6)

İniş takımları eklenmiş hal7)

AIM Sparrow ve AIM-9 Sidewinder füzeleri, yakıt tankları, güdümlü füzelerle tamamlanmış hal

Sonuç: 6 saat sonunda elde edilen U.S. Navy F-14A Tomcat.

Kalkışa hazır. Bir de kullanabilsem tam olacak…

Ağustos 22, 2009 at 11:55 am 2 yorum

Efsane olur

cimbombom aşkı bir başka
her nefeste daha da fazla…
kimse için atmadı bu kalp.. bir tek sana
sarı kırmızı armana … armana

ultraslan hep burada..
cehennemin tam ortasında…
omuz omuza kol kola yan yana…
can veririz senin uğruna .. uğruna..

ne şampiyonluk ne kupa….
hiçbiri değil umrumda….
son dilegim var cimbomum benden sana…
uefa yı gene alsana.. alsana..

Ağustos 21, 2009 at 11:38 pm Yorum bırakın

Shawshank Redemption’un Ardından…

Diablo oynayanlar bilir. (Diablo II-Lord of Destruction) Orada Paladin isimli bir savaşçı vardır. Aslen bir şövalye olup gücünü Tanrı’dan ve inancından alır. Bu sebepten kendisi ve yetenekleri kutsanmıştır.

the-blessed-paladin

Paladin’in yetenekleri arasında gökten indirdiği yıldırımlar (fist of heavens) ve ölümsüz kılıç kullanma teknikleri gibi şeyler bulunur. Ama Paladin’in rahipsel bir yeteneği daha vardı. Redemption. Onu gerçekten özel kılan bir yetenekti bu. Öldürdüğünüz düşmanların ruhlarını göğe uçurup onların kalan canlarının size aktarılması demekti “redemption”. Bu şekilde karşı tarafın ruhları huzura kavuşmuş oluyordu aynı zamanda. Zaten redeem kökünden gelen redemption sözcüğü huzur bulma, kurtarılma, huzura kavuşma gibi anlamlara geliyor. Fanaticism ve zeal kadar sevdiğim bir yetenekti bu Paladin’de…

shawshank_redemption

Evet. Shawshank Redemption. Önce Stephen King’e teşekkür edelim. Her güçlü yapımın arkasından onun kalemi ya da ismi çıkıyor nedense. (ör; The Green Mile,…) Umut, hiç bu kadar saf anlatılmamıştır herhalde. Hayattan her türlü fiskeyi yemiş masum bir adamın, masum bir dehanın, huzur bulma hikayesi. Eşsiz dostluk ve eşsiz dostluk türevi filmlerinin eşsiz oyuncusu Morgan Freeman… (The Bucket List’i izleyenler ancak dediğimi anlar) Herşey mükemmeldi. Küfürler, dolan gözlerim, yalnız ve karanlık bir cuma gecesi…

Size tavsiyem yalnız izleyin. Nispeten karanlık bir gün ya da kapalı, yağmurlu bir hava olsun. Biri olmasın yanınızda. En sevdikleriniz bile. Hani bazı dersler yalnız alınmalıdır  ya da her imtihan bireyseldir biliyorsunuz öncesi ile sonrasıyla… Öyle düşünün ve oturup filmi hissedin. Böyle bir filmi izlerken içtiğiniz çayın tadı daha bir güzel ısırdığınız kurabiyenin tadı ve etrafa saçılan kırıntıları daha bir sevimli gelecek size inanın. Birşeylere saygı duymayı ve umudun bazıları için en yüce değer olduğunu öğreneceksiniz.

Öğrenmek ve içselleştirmek güzel şeyler… Yaşayıp hissetmeye başlayın hadi sizde.

Ağustos 21, 2009 at 10:30 pm 2 yorum

Eski Yazılar


Ağustos 2009
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 78.659 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best