Zil Çaldı, Gol Geldi

Bu yazı  maç analizi içermemektedir.

Kolajlar

İvan Pavlov; Nobel ödüllü Rus fizyolog, ünlü psikolog, fizikçi hekim.  Bence köpeklerin ağızından salya aktırtan adam… Hikayeyi herkes biliyor işte. Zile basıyor, o sırada köpeğe et veriyor. Bunu sürekli  yapınca bir süre sonra et vermediği halde zile basıldığında köpeğin salyaları akmaya başlıyor falan.. Mide üzerine de araştırmalar yapan harika biridir de  kendisi ama Rennie’yi bilmez mesela. Mourinho da beni.. Chelsea daha 10 dakika olmadan golü bulunca mideme kramplar girmeye başladı fakat böyle maçlarda erken yenilen gol her zaman daha iyidir. Eğer yiyeceksen, erken yiyeceksin. Bu günlük hayattaki beslenme kurallarında da böyle. Mesela Akşam 8’den sonra yersen çıkartamazsın. Gol de böyle bir şey işte. 80’den sonra yersen çıkartman zor. Zorlarsan belki.. Dikkat et, kontra yemeyesin. Yağlı gelebilir…

Eboue’nin Galatasaray’ın sağında, chelsea’nin solunda kaptırdığı top bir anda çizgiden hoop ceza sahasına girince fernando torres sadece dokundu. İyi yedik ?

En büyük açığımız kalemizde golle sonuçlandı. Maç boyunca da bu kadar büyük bir hatamız olmadı. Bu arada kedigillerden Muslera’nın yaptığı hiçbir şey hata olarak kabul edilmiyor benim nazarımda. O hariç… Kaldı ki hata yapar yapmaz telafi de eden ender kalecilerden. Allah bize bağışlasın inşallah onu. Maça adeta 1-0 yenik başladık ama dengeleyeceğimiz aşikardı. Hayır, ortada bunu düşündürtecek somut bir oyun yoktu o dakikalarda ama Galatasaray Avrupa’da her takımla başa baş oynar. Kadro olarak değil belki ama düşünce, ruh, hırs olarak. Bu böyle.

Hakan Balta bek oyuncusu olmasına rağmen ağır kalıyorken, stoper olarak da hem ağır hem de hamlesiz olması en büyük zaafımızdı belki ama o hatadan çabuk dönüldü. Hajrovic 30. dakikayı ya gördü, ya göremedi derken oyundan alındı. Kendisi adına  büyük talihsizlik ama turu bu kadar çabuk kaybedemeyiz diye fısıldadı kulağına Mancini. Gönlünü aldı izet’in.  İşte tam da burada Mancini diyorum. Bu kadroyu sahaya sürdüm ama erkenden değişiklik yaparsam geri vites yapmış gözükür müyüm, karizmam çizilir mi, tükürdüğümü yalar mıyım  düşüncelerinden uzak, işi için egolarına benzin döküp yakabilen dürüst bir beyefendi. Oyunu iyi okuyup hajrovic yerine Yekta ile orta alanı güçlendirmesi maçı dengeledi ve hatta Melo önderliğindeki Galatasaray orta sahada bariz üstünlük kurup dikine dikine gitti chelsea cephesine. Korkusuzca, savaşarak!

Maçla alakalı en fazla bu kadar teknik konuşabilirim.  Dakika dakika, koşu mesafeleri, isabetli pas, gol girişimi falan bir yere kadar. Eğer onları ballandıra ballandıra yazıp çizerek anlatacak olsaydım tabii ki abartıyorum ama lig tv’ye yorumcu olurdum zaten. Gerek yok şimdilik. Kısacası, Hocamız Mancini zile basınca istediğini almak için hazır hale gelip, siper alan bir Galatasaray kurmak üzere. Ha kurdu, ha kuracak. Ya da eli kulağında. Boş yere mücadele etmiyoruz, bir akıl hocası önderliğinde, ne yapmak istediğimizi bilerek, maçın temposunu ayarlayarak sonuca gitmeye çalışıyoruz. Yani aslında biz olması gerekeni yapmayı öğrenmeye başlıyoruz. Eğer şampiyonlar ligi’nde Chelsea’ye karşı oynuyorsanız, ve hatta Mourinholu Chelsea’ye karşı oynuyorsanız  futbol  çekilir düzeyde bir oyun olmaktan çıkar. Kabusa dönebilir.

Peki öyle oldu mu? Ben kendi gördüğümü söyleyeyim, sizinkiler size kalsın. Galatasaray ataklarını sindirip kontrayla gol bulmak isteyen bir chelsea vardı sahada. Bu chelsea, şampiyonlar ligi’nin gediklisi, ingiltere’nin en pahalı ikinci takımı olan chelsea…

Kısa keserek sonlara geliyorum. Roberto Mancini Galatasaray’a Üniversiteyi okutacak olan hoca. liseyi falan başarıyla geçtik tamam da üniversiteli olduk artık. Üniversite  farklıdır. Kızlar teklif eder falan…

Sene başındaki hepimizi üzen yönetim ve fatih terim arasındaki tatsızlıklardan sonra büyük bir kesim Roberto Mancini’ye sanki suçlu oymuşcasına tavır aldı. Bunlardan bir kısmı yavaş yavaş kendisine ısınmaya başlarken, diğer yanda  bir şey olsa da eleştirsek diye pusuda bekleyenleri mevcut. Yapmayın çocuklar… Ya da,

Pavlov’un köpeği bile olamadan, kendisi gibi olmaya, davranmaya çalışmayın bari be :(

Şubat 27, 2014 at 4:20 am Yorum bırakın

Galatasaraylı

Son yazıyı 2010’da yazdıktan sonra 2012’nin sonlarına yaklaştığımız bu günlerde de eski yazılarımdan bir tanesini kullanarak,  aslında uzun ama dilde kolay olan 2 yıllık süreç sonrası maalesef çok emek isteyen bu blog alemine yeniden heves edip, bir arkadaşa bakıp çıkacağım edasıyla tekrar döndüm.  Şimdilik,  emekli olduktan sonra bir süre başka işlerle uğraşıp, azalan ilgi sonrasında da  kürkçü dükkanına dönüş için  yeniden yeşil ışık yakarak  tanıdıkların  kıyağıyla antrenman pistlerinde test aracına atlayıp en iyi tur zamanları için dönen Formula 1 sürücüsü gibiyim. Performans beğenilirse, önümüzdeki yarışlarda podyumu zorlayabiliriz.

Nedense her yazdığım cümle uzadıkça uzuyor. Nokta koymaya kıyamıyorum bazen. Buna engel olamayınca da cümle başıyla sonu çok farklı yerleri ziyaret etmiş olabiliyor. Yine de  orta  yolu bulup anlatmak istediğimi aktarabiliyorsam yeterlidir.

Gelelim mevzuya.

Şimdi biraz sitem gibi olacak ama o zaman da nasıl dolduysam artık günümüz taraftarına kızarak  önceden  yazdığım bu yazıya denk gelince buraya kopyalayıp bir kez daha paylaşmak istedim. Ben, her ne kadar Galatasaraylı  taraftar üzerinden yazdıysam da diğer  takım taraftarları  rolleri değiştirip kendilerine uyarlayabilir.

Not: mümkünse yazıdaki youtube linklerini zamanı geldiğinde açın, izleyin ve sonra okumaya devam edin.

14 yıl…

o dönemin sonlarına doğru dönseniz, üzerine sarı-kırmızı’yı çekivermiş birini bulup sorsanız ‘ şampiyon olmak ne demek?’ minvalinde.. derdi ki ‘ şampiyonluk mu? şampiy… kusura bakmayın ama hatırlayamayacak kadar uzun zaman oldu.’
evet, kaçmayın oradan. bulmuşken böyle birisini usanmadan sorun.
-inanç nedir?
+galatasaray.
peki ey yüce insan, sen söyle! inanç varken umutlar tükenir mi?


ne kadar ısrar ederseniz edin, zorlayın. o,  sadece Galatasaray! diyecektir.  o  çok bekledi…

dalga geçercesine, sinirleri alnmışcasına umursamadan. tek bildiği yoldan, sevdasından sapmadan! inanç ve sevginin kutsal karışımından mıdır nedir bilinmez ama yıllar sonra, o gün geldiğinde…

7 haziran, 1986/87

takribi 50.000 küsür kişi, şampiyonluk maçı, hep bir ağızdan; ‘ seni sevmeyen ölsün!’
cevat… muhammet…

maç başladı. daha 20 dakika geride kalmadan frikikten attı biriciğimiz, cevatımız. akabinde dakikalar elli küsüre geldiğinde muhammet… attı be! ne attı be!.. skor olmuş mu 2-0 ? sami yen coşmuş mu durmamacasına?
an geldi eskişehirspor golü buldu. tamamıyla buz kesmişti her ne kadar tavrından taviz vermemeye çalışsa da mabed. az değil. kalmış 15-20 dakika… simovic’in elleri belki de hiç bu kadar titrememişti. sorsanız cevat’a, belki de hayatının en anlamlı golüydü. uğur, hiç böylesine yorulmamıştı. sahaya çıkan bütün aslanlar inancıyla oynadı. bu nasıl bir inanç? şu bahsettiğimiz, dönemin taraftarında bulunan, sevgi ile bağlılığın kutsal karışımında ortaya çıkan inançtan.

ali sami yen, şu an 30.000 bile değil. o zaman ise günümüzde bile olmayan 30.000’in 2 katı kadar ağlayan galatasaraylı vardı orada. göz yaşlarının ilk defa sel olduğunu görmüştü kimisi.

sen, günümüzün modern galatasaraylısı! uefa kupası’nı, süper kupa’yı gördün. üst üste şampiyonluklar yaşadın. sen hiç 14 sene bekledin mi ha nankör? kitle iletişim araçlarının sunmuş olduğu rahatlıkla evinden, cebinden, iş yerinden takım desteklerken düşündün mü yağmuru, çamuru, 365×14’ ü ?
senin bir kuşak üstün efendidir. bu tavrına ağzını dahi açmaz. lakin seni ciddiye de almaz. saygı, hoşgörü, ruh, ayrıcalık ve en mühimi o inanç kalmamış yahu sizlerde. isim mi vardı? marka mı, tek tip pankart, taraftar, tezahürat mı vardı? rakip oyuncuya tutulan lazer, atılan su şişesi mi vardı? maçlardan sonra teker teker analiz mi vardı ? kanal bolluğu mu vardı be nankör? ah ulan nankör, kıymet bilmiyorsunuz. metrobüs ile, şahsi arabanızla, son model toplu taşıma araçları ile maçlara geliyorsunuz. yine de nankörlük yapıp ardınıza bakmak istemiyorsunuz. metin’i düşünmek varken küme düşmeyi bile göze alıyorsunuz. hani o hırs? 14 senenin götürdüklerini topladığın zaman ne çıkıyor biliyor musun? kocaman bir hırs yumağı. galatasaraylı babana, amcana sor sen bunu. o hırs akıllarına geldiğinde yaşlarına bakmaksızın çıkarlar sahaya. top diye oynarlar seninle. galatasaraylının hırsı da, inancı da, özgüveni de bunu gerektirir. şereftir o’nu sevmek. yükselecek arş’a kadar…

eski toprak hakikaten mütevazı. paraydı, puldu, yıldızdı… umursamaz. futbolcunun yıldızı o taraftar sayesinde oluşurdu. senin ata taraftarın böyleydi işte. peki ya şimdi niye burnu dik gezmek?
şimdi okudumuş olduğunuz galatasaray futbol takımı’nın tarihini sadece biz türkler olarak düşünmeyin. geçmişimizde gönül veren ecnebiler de mimardır. gönlüyle oynayan ecnebiler de… ben onlardan birini bile hatırlamayı unutursam utanıyorum. peki ya sen nankör galatasaraylı? bu umutsuzluk, umutsuzluğunun sebebi nedir yüce galatasaraylı?

azıcık şerefin, birazcık galatasaraylı yüreğin varsa her koşulda takımına güvenmeyi bil. hiç kimsen yokmuş, bu renkleri koruyacak başka biri daha yokmuşcasına savun takımını. göğsünü ger onun için. fakat bunu yaparken yine de bil ki milyonlarca omuz omuza verdiğin yoldaşın var. birbirinizi tanımadığınız halde farklı zamanlarda, ayrı mekanlarda ağladığınız, sevindiğiniz, koca bir yolun sonunu senelerce de olsa beklediğiniz ortak yanınız var. siz, galatasaraylısınız!

dedesinden, amcasından, babasından kalan sarı-kırmızı tohumu bir şekilde yeşillendirmeye çalışan, solduğu ve kuruduğu zamanlarda dahi geçmişini düşünüp gözyaşlarıyla ıslatarak canlandıran kardeşinizden sevgilerle… 17  Ağustos 2010

 

Kasım 29, 2012 at 7:20 pm Yorum bırakın

Bu Yıl Galatasaray’ı Biriktirdim

Mustafa İnci

Biriktirip, derledikten sonra geriye duyacağım son düdük sesiyle tümünü eksiksiz bir şekilde ateşe verebilmek için beklediğim gün olan otuz dördüncü haftanın bitmek bilmeyecek  ama bittiğinde de birazcık da olsa rahatlayacağıma inandığım son doksan dakikasına ayarladım çakmak taşını. İşte bu sevimsiz futbol yılının en iyi taktiğiydi. Akıllıca, belki de avutmaca…

Kafamın içinde hiç bu dönemde olduğu kadar rahatsız edici olamamış Galatasaray’a ait, ucu körelmiş bir kurşun kalemden çıkan karalamalara hedef olmuş kağıt parçaları, karanlık odada acemiye banyo ettirilmiş, içeriye ışık sızdırılmasına engel olunamamış hüzün ve hüsran belgesi niteliğinde yer kaplayan o an’ın tam seçilemeyen ve renklerin iç içe geçtiği anlamsız kareler, belki azıcık da olsa tebessüm ama çok çok ve çoook fazla karamsarlık notları var.

Beni güzel hayaller kurmaktan alıkoyan fısıltılar, bir türlü dindiremediğim fısıltıların her bir sonraki hafta biraz daha ses seviyesini yükseltmesi, fısıltıdan da öteye geçerek yoğun gürültülere dönüşmesi ne kadar acı vericiymiş meğer.
İşte tüm bunlardan kurtulmak için sindire sindire bekliyorum son doksan dakikayı.

Her şey elden birer birer kaçmaya başlayınca hedefleri küçülttük, küçülttük yerin dibine kadar küçülttük. Şöyle anlatayım, iyi geçen bir sezonun en can çekilen meyvesidir Fenerbahçe galibiyeti.  Biz amaçlarımızdan o kadar saptık ki her hedefimiz bir sonraki yıllara ukde kaldı. Güzel meyve diye nitelendirdiğim Fenerbahçe galibiyeti ise koca sezonun en büyük hedefi oldu maalesef.

Maalesef bunu da beceremedik !

Olsun… Artık  bu sezona ait  son doksan dakikayı bekliyorum.  İnşallah beynimde karalanmış bir halde yer kaplayan ve yakılmayı bekleyen buruşuk kağıtları ateşe verdiğimde, Galatasaray adı altında isim barındıran karalanmış insanlar da önce kül olur, sonra ufak bir rüzgar ile yok olur.

Amin!

Mart 20, 2011 at 8:42 pm Yorum bırakın

il buono, il brutto, il cattivo

iyi, kötü, çirkin… Sergio Leone… 1966… Clint Eastwood’un/Sarışın, Nam-ı diğer iyi rolü ile döktürdüğü baş yapıt. Elbette Tuco(çirkin) rolündeki Eli Wallach’ın ve Melek Göz(kötü) rolündeki Lee Van Cleef’in performansları da harika.

Biraz kendinizi hayata kaptırıp bu tip baş yapıtlardan uzaklaşmak gerekiyor. Daha sonra geri dönüp onları yeniden izlediğinizde size verdikleri haz neye benziyor biliyor musunuz? Tıpkı klasik bir arabayla keyfine tur atmak gibi… Ya da puro koleksiyonunuzdan bir havana işi yakıp yanında bir kadeh buzlu viski yuvarlamak gibi…

Fazla uzatmayalım. İlk 5-6 dakikasında tek bir sözün geçmediği, genelinde de oyuncuların sözle değil eylemle faaliyet gösterdiği film sizi oyunculukla ve bir klasik haline gelen film müziği ile çarpıyor zaten.

Kendinize zaman ayırın ve bu filmin keyfini çıkarın.

Ocak 17, 2011 at 8:50 am 1 yorum

BİZİMLE KİMSE BAŞA ÇIKAMAZ

Bu önerme Galatasaray Basketbol Takımı pivotu Erman Kuqo’ya ait. Twitter hesabından derbi galibiyeti için bu yakıştırmayı yaptı. Kazandıkları ve hatta destan yazdıkları bir maçtan sonra galibiyet kutlamak, döktükleri alın terinin karşılığında bu denli sevinmek onların hakkı.

Maç analizine gelelim, Galatasaray maça Fenerbahçe karşısında oldukça tutuk ve oyunun her iki alanında da kötü başladı. Aslında iki yarının başına da aynı şekilde başladı diyebiliriz. Rahat pozisyon bulamıyor, savunmada ise Rochestie’nin Ukic’e her pozisyonda yenilmesinin ve rahatça geçilmesinin sonucu olarak sürekli boş atışlar veriyordu. Hatta öyle bir durum oldu ki; uzun oyuncuyu bile perdeye çağırmamaya başladı Ukic, çünkü zaten rakibi Rochestie’yi rahatça geçip gidebiliyordu. Rochestie Ukic savunmasında yenilince 5’e 4 kalan Galatasaray savunması da çaresiz yardımlar götürüyor ama Fenerbahçe kısaları özellikle de Ukic, boş adamı rahat buluyordu. İşte bu anlarda Fenerbahçe’nin boş atışları kaçırması ve saha içi isabet yüzdesinin düşük olması Galatasaray’ı oyunda tutan etkendi. Bunu gören Oktay Mahmuti centerı Radoslav Rancik olan ve daha önce denediğine sahit olmadığım 4 kısa 1 power forvetli beş sürdü sahaya. Bu ya çok ters tepecekti yada başarılı olacaktı. Sonuç olarak Oktay Hoca’nın bu taktiği başarılı oldu, hatta öyle verim verdi ki; Oktay Mahmuti momentumu kaybettiği dakikalarda tekrar bu sisteme başvurdu. Bu taktiğin tutmasındaki en büyük etken, rakibi Galatasaray bu hamleyi yapmışken, Neven Spahija’nın guard tercihinin Lynn Greer olmasıydı. Amerikalı oyuncu ne kadar iyi bir skorer olursa olun kesinlikle bir point guard değil, zaten geldiği takım olan Olympiacos’ta da shouting guard oynuyordu. Fenerbahçe’de biraz da mecburiyetten oynadığı point guard mevkii, onu ve takımını her maçta çok zor durumda bırakıyor. Greer’in point guard oynamasını fırsat bilen Oktay Hoca, takımına tam sahada baskılı bir savunma yaptırdı ve 3 savunma üst üste top çaldı Galatasaray. Hatta 4. savunmada top çembere atıldığı için salondan kısa süreli uğultu yükseldi, o anda yapılan savunmayı ve piskolojik baskıyı tahmin edin. İlk çeyrek sonunda oyuna dönen Galatasaray ikinci çeyrekte rakibiyle başa baş bir mücadele gösterdi. Galatasaray şu anda Avrupa’nın en iyi savunma yapan 2-3 takımından birisi kesin olarak. Oktay Mahmuti ile yerleşen bu disiplin ve bilinç 3. çeyreğin başında biraz sekteye uğrasa da, çeyrek sonunda takım kendisini toparlamayı başardı ve Fenerbahçe’ye ciddi fark yapma şansı vermedi. Son periyottaysa inanılmaz bir Galatasaray savunması vardı sahada. O çeyreğe kadar boş atışlar bulup değerlendiremeyen Fenerbahçe oyuncuları, o çeyrekte potayı göremediler desek yeridir. Eğer yanılmıyorsam ilk saha içi isabetlerini yaklaşık 6.30 dakika geçtikten sonra bulabildiler. Son çeyrekte rakibine hiç şans vermeyen bir Galatasaray takımı vardı sahada. Bütün maç Fenerbahçe kaçmış, Galatasaray direnç gösterip rakibini yakalamıştı. Ancak son çeyrekte Galatasaray oyuna ağırlık koydu ve rolleri değiştirdi. Savunmada da vitesi arttırınca Fenerbahçe rakibini yakalayamadı. Fenerbahçe gibi hücum potansiyeli yüksek iyi bir euroleague takımını 56 sayıda tuttu ve maçı 67 sayı atarak kazandı.

Maçın 3. çeyreğinde maç adına kritik bir an yaşandı. Ömer Onan topla dribbling yapıyordu ama Galatasaray savunmasına takıldı. Arkasından inanılmaz bir şiddette itiraz etti, faul bekledi. Ömer’in şiddetinden daha büyük bir tepkiyi ise Coach Neven Spahija gösterdi. Hatta Hırvat Coach tepkiyi abartmıştı ki; teknik faul gecikmedi. Aslında o pozisyonda Ömer Onan’da teknik faul almalıydı ama hakemler sağduyu göstererek Ömer’i es geçtiler. Tartışmalı pozisyonu bende 2-3 kamera açısından evimde etüd edebildim. O pozisyonda Ömer’e gerçekten faul var, Haluk Yıldırım savunmadayken elleri yana açık duruyor ve Ömer bu ele kafa hizasından takılıyor. Arkasından da alttan top temiz bir şekilde çalınıyor. Ancak pozisyon çok karambol ve o anda yakalamak gerçekten zor. Bende tekrar tekrar gösterildikten sonra yakalayabildim. Bu pozisyon maça etki etti demek Galatasaray’a büyük haksızlık olur zira o olaydan sonra hatrı sayılır bir süre vardı Fenerbahçe için. Zaten Coach Spahija’da o pozisyonun maçı bitirmediğini, Galatasaray’ın maçı hakettiğini kesin bir dille belirtti maç konuşmasında. Bu pozisyonun Fenerbahçe cephesinde bu kadar infaal yaratmasının en büyük nedeni, maçın o dakikalarında artan Galatasaray baskısı ve bu baskının sonucu olarak Fenerbahçe’nin kendi oyununu oynayamamasıdır. Yoksa Spahija ve Ömer gibi tecrubeli isimler teknik faul pahasına bu kadar itiraz etmez, konsantrasyonlarını oyuna verirlerdi.

Galatasaray taraftarı galibiyet ve liderlik coşkusunu sonuna kadar yaşadı dün akşam. Bunu sonuna kadar da hakettiler. Spahija itiraz ederken sahaya atılan (Galatasaraylı oyuncular ve Mahmuti hemen engelledi) maddeler dışında rakibe oyunun kuralları dışına çıkacak bir saldırı gerçekleşmedi. Dönem dönem küfürler oldu, keşke olmasaydı ama geçmiş derbilere bakarak üzecek olayların oldukça az olduğunu ve hatta hiç olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Galatasaray bugün lider olabilir ancak bunu sürdürmek ve şampiyonluğa oynamak için mutlaka Rochestie’den kurtulup yerine gerçek bir point guard almak zorunda. Ayrıca pota altınında takviye edilmesi gerekiyor.

yazan: cnyvz

Aralık 30, 2010 at 7:43 am Yorum bırakın

GALATASARAY:1 BEŞİKTAŞ:2

Hayatımda ilk defa zirveden bu kadar uzakta oynanan bir derbi maçına gittim dün. Galatasaray’da sıkıntılar malum; yönetim çatlak, futbolcular sakat vs.  Beşiktaş da bizim geçen sene geçtiğimiz tünele girmiş, çıkışı ararken ha bire duvara çarpıyordu haftalardır. Bu şartlar altında ne bir derbi heyecanı vardı ne de maçtan bir kalite beklentisi.. Zaten maça gelenlerin bir çoğu Sami Yen’de son derbi diyerek almıştı biletini. Bir de Beşiktaş maçı rahatlığı vardı üzerimizde ama bu sefer olmadı.

Hagi bizim için çok özel bir adam. Kötü bir şey söylemek eleştirmek zor ama anlayamadığım bazı şeyler var. Mutlaka Hagi’de bunların bir cevabı vardır ama ben bir çok ihtimali düşünüp bunların cevabını bulamadım. Hagi gerçekten Galatsaraylı bir adam. Bu zor zamanda görevi kabul etmesi para pul iş güç için değil tamamiyle bu nedenledir. Anlayamadığım şeyler Misimovic olayıyla başlıyor. Hoca Hagi olduğuna göre bu kararın onun tasarrufu olduğunu kabul ediyorum öncelikle. Taşın suyunu sıkmak için göreve geldikten sonra taşın en çok su çıkacak parçasını bu kadar çabuk koparıp atmasını algılayamıyorum mesela. Misimovic olmayınca Sabri’yi ortaya çekip sağ beke Ali Turan’ı çekmek zorunda kaldı. Quaresma’sız hücum yönü zayıf olan Beşiktaş’a alternatif yaratmaktan başka bir işe yaramadı bu hamle. Bütün planı geride bekleyip Guti’nin atacağı toplarla gol aramak olan Beşiktaş Ali Turan’ı görünce hemen Holosko’yu sola çekti ve hücumda maden buldu. Sonuç olarak da 20 metre Holosko’yu kovalayan Ali Turan ceza sahasında adamın ayağına kayma gereği hissetti nedense. Bunu halı sahada yapana bile ilk defa mı top oynuyorsun diye sorarlar. Forveti olmayan takımda Sabri’yi öne atıp orta yapması da beklenmiyeceğine göre Sabri’yi öne atmak bence bariz bir hataydı. Sahada Holosko’yla beraber en hızlı adam sendeyse ve mevkisi sağ bekse onu Holosko’nun karşısına koyarsın. Ama Misimovic olmayınca Mehmet Batdal’a da güvenemeyince kendi kendini buna mecbur etti. Yine de Barış alternatifi düşünülmeliydi kesinlikle. Takımda zaten yeteri kadar kendi mevkisi dışında oynamak zorunda kalan oyuncu varken Ali Turan’ı sağ bek daha sonra da Servet’i çıkarıp Cana’yı stopere koymak gereksizdi. Devre arasında ve gelecek transfer döneminde Hagi’nin yapacakları daha da önem kazandı artık. Çünkü yapılanlar, ‘ama takımı kendi kurmadı ki’ diyerek açıklanabilecek şeyler değil sanki.

Beşiktaş da dibe vurmuş bir halde çıktı bu maça. Ernst ve Aurelio ile orta sahalarını güçlü tutmaya çalışsalar da hem pozisyon verdiler hem de sezon başından beri hiç olmadığı kadar geriye yaslandılar. Fakat daha 8. dakikada attıkları penaltı golünün avantajını da iyi kullandılar. Bizim orta saha boşalınca Guti’ye öyle bir alan kaldı ki o kalitedeki bir adamın asist yapmaması mucizeydi. O da topu Nobre’nin kafasına koydu adeta. 60’ların futbolu diyen Schuster pek de modern bir görüntü çizmedi dün ama yine de Rijkaard’a ağıt yakan ben bu adamın Türkiye’de kalmasından yanayım, umarım Beşiktaş bunu becerebilir.

Maçın hakemi Cüneyt Çakır şampiyonlar liginde maç yönetiyor ama burada yaptığı işleri anlamak zor. Manasız sarı kartlar, aynı pozisyondan birine devam deyip 10 saniye sonra aynısına faul çalmak gibi tutarsız kararlar, avantaj uygulamaları çoğu kez hatalıydı. İlk yarıda aleyhimize, ikinci yarıda ise lehimize ama istediğimiz herkese aynı muamele. Demek ki hakemler ya renklerden sıyrılamıyorlar maçlara çıkarken ya da onlar da maç seçiyor.

Taraftar nihayet tepkiyi doğru yere yöneltti ve yönetimi istifaya davet etti. Bu sürede kaybettiklerimize daha çok yanarız. Koltukların sökülmesi ise taraftarın çıldırmasından dolayı değil, Ali Sami Yen’den hatıra almak içindi bunu not düşelim. Adnan Polat kadar da kimse bu taraftarı kandırmamıştır sanıyorum. Artık tek beklentimiz bu şerden hayır çıkması olacak ama ne olursa olsun biz mabetten ayrılırken son iki derbiyi kaybetmiş olarak ayrılacağız. Oysa biz orda kimleri devirdik, kimler korkarak geliyordu, kimler galibiyet yüzü görememişlerdi. Guti’ye Beşiktaş formasıyla nasip oldu mesela…

yazan: hadomer

Kasım 29, 2010 at 2:48 pm Yorum bırakın

“Més Que Un Partido”


Bir maçtan daha fazlası… Bu büyük futbol olayı için temelde söylenebilecek ilk cümle. Peki, dünyanın en formda iki takımının maçını, bu seviyede gerilimli kılan nedir? Veya, ne idi?

Bölüm 1: Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

1930’ların son yılları; İspanya, iç savaşın doğurduğu bir kaos içerisinde… Milliyetçilerle, cumhuriyetçiler savaşıyor; İspanya tarihinin en kara dönemi epey kanlı geçiyordu. Dünyanın dört bir tarafından destek alan cumhuriyetçiler, dünyanın öbür yanını oluşturan Nazi Almanya’sı ve Faşist İtalya’nın desteğini almış olan General Franco’ya direnmeye çalışıyordu. Direnemediler… Ve General, Diktatör, Faşist Franco ülkenin başına geçti. Katalan ve Bask toplum, özgürlüklerini kaybetti. Dillerini konuşamaz, görüşlerini savunamaz oldular. Hatta bırakın savunmayı görüşlerini dile getiremezlerdi. İşte bu noktada, devreye Franco’nun bile susturamayacağı bir silah girdi. Futbol… Katalanlar, cumhuriyet yanlıları, eşcinseller, göçmenler, sol görüşlüler, liberaller, anti-militaristler ve daha nice Franco karşıtları, futbolu, Barcelona’yı kullanıp, öfkelerini kusabiliyor, görüşlerini belli edebiliyor, dillerini konuşup zaferler kazanabiliyorlardı. Hatta, durum o kadar enteresan bir hal almıştı ki; Camp Nou, adeta Franco düşmanlarının kalesi haline gelmişti. Bunun sportif yansıması da doğal olarak Real Madrid nefreti olarak vücut buluyordu. Nereden baksanız “Real” Madrid. Franco da bunun farkındaydı. Elini süremeyeceği tek yer Camp Nou idi. Joan Gamper gönderildiği sürgünde öldürülmüş olsa da söylediği söz 1899’dan beri akıllarda: “Més que un club.” Barcelona, bir kulüpten daha fazlası olmuştur ve öyle kalmaya devam edecektir.

Bölüm 2: “Madridista” Boyutu…

Olayın Real Madrid cephesine döndüğümüzde ise, yıllardır süregelen suçlamalar ön plana çıkıyor. Di Stefano transferinden, hakem ve maç manipülasyonlarına, devlet yardımlarına, vergi muafiyetlerine kadar varan bu suçlamalar; Real Madrid’i karşımıza devletin şımarık çocuğu olarak çıkarıyor. Karşılaştığımız bu ithamların çoğu hala bir efsane olarak bilinse de, Real Madrid’in, Real Zaragoza’dan biraz daha “farklı” olduğu su götürmez bir gerçek. İşin “Madridista” boyutu ise yangına körükle gider cinsten. Real Madrid’in en büyük taraftar grubu olan “Ultras Sur”; aşırı sağcı olmasının yanısıra, Lazio’nun taraftar grubu olan “Irriducibili” ile kardeş grup olmasıyla da yeterince antipatik bir görünüme sahip. Lazio taraftarını açıklamaya gerek duymuyorum. Bakınız; Paolo Di Canio (imam cemaat ilişkisi)

Bölüm3: Bir Garip Transfer Öyküsü

“Don” Alfredo… “Seni tarihe yazsam sığmazsın…” şeklinde methiyeler düzülebilcek bir efsane. Pele’ye göre futbol tarihinin en büyük futbolcusu. Peki, bu zat-ı muhteremin Zidane’dan, Rivaldo’dan farklı olarak konumuzdaki önemi nedir? Cevabı açık: Real Madrid’e transferi…
Di Stefano, River Plate takımında oynarken, ekonomik kriz yüzünden patlak veren grev sonucu, birçok Arjantinli oyuncu gibi Colombiya’ya gider. Burada; Millionairos forması altında 294 maçta 267 gollük performansı, ona Avrupa kapısını açar. İlk hamleyi yapan Barcelona olmuştur. Çetin geçen pazarlıklar sonucu imzaya gelen Di Stefano’yu, Madrid’de bi adam beklemektedir. İsmi çok tanıdık: Santiago Bernabeu… Dönemin Real Madrid başkanı olan Bernabeu; Di Stefano’nun aklını çelip (muhtemel Franco etkisi…), Di Stefano’nun aynı anda Madrid için de imza atmasını sağlar. Bunların üzerine FIFA’da kararı İspanya Futbol Federasyonu’na bırakınca, Barça için yine hüzünlü bir düş kırıklığı kapıda belirmiştir… Federasyon’un kararı gariptir. Dört yıl sürecek sözleşmede Di Stefano ikişer yıl oynayacaktır iki ezeli rakipte. Dönemin, Franco destekli olduğu iddia edilen, Barcelona başkanı Marti Carreto, bu teklifi kabul eder. Fakat baskılara dayanamayıp, bir hafta sonra istifasını vermek zorunda kalır. Barcelona, “Ben oynamıyorum!” havasında, Di Stefano’nun haklarını cüzi bir miktar karşılığı Real Madrid’e devreder ve Di Stefano ilk El Clasico’da “hat-trick” yapar. İşte bu olay rekabeti tam anlamıyla alevlendiren neredeyse ilk sportif unsurdur. Bunu hatırlatmak için mi, yoksa sadece masum bir vefa örneği midir bilemeyiz ama Real Madrid’in yaptığı her transferin imza töreninde, “Don” Alfredo orda durmaktadır. “Unutmayın!” der gibi…
Acaba, “Sarı Ok” Di Stefano’nun orada oturmasını sağlayan spotif faktör nedir? Bu kısım Barcelona taraftarlarını en fazla yaralayan kısım. Çünkü Real Madrid tarihinin en önemli oyuncusu olarak kabul edilen Di Stefano, Real Madrid forması altında geçirdiği 11 sezonda; 8 La Liga şampiyonluğu, üst üste ve toplamda 5 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 1 Kral Kupası ve 1 Kıtalararası Kupa kazanır. 282 maçta 216 lig golü ve Raul’un ancak 2005’de kırdığı 58 maçta 49 Şampiyonlar Ligi golü atması, Franco’nun futbol tarihine -doğruluğu hala tartışılan- etkisinin en önemli örneğidir.

Bölüm4: Futbol Artık Egemen (!)
Günümüze yaklaştığımızda ise; bu rekabetin artık sportif etmenlerden beslenmeye başladığını görüyoruz. 1985-90 arası Lineker, Koeman ile Hugo Sanchez, Butragueno’lu müthiş maçlar; ardından Cruyff’un yenilmez çocukları; sonrasında Figo transferi ve bunun sonucunda patlak veren domuz kafası olayı; Real Madrid’in “çirkin” Ronaldinho’yu transfer etmeyişi ve sonuçları; I. Los Galacticos döneminin kayması ve belki de bunun altında dilek tutan Laporta’nın zaferi… Peki, sırada ne var? Muhtemel bir Mourinho şov, çok formda iki dünya yıldızı…
Ne olursa olsun, şunu bilmemiz lazım; bu iki takım uzağa tükürme yarışması da yapsa, bunun altında başka anlamlar da yatacak. Bunlar ne kadar acı anlamlar ve hatıralar olsa da, sporu ve futbolu güzel yapan, izlenir kılan da işte bu bahsetmeye çalıştığımız anlamlar.
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşçakalın… Metin Aktaşoğlu

Kasım 28, 2010 at 2:40 pm Yorum bırakın

Eski Yazılar


Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

İRTİBAT

tamsahablog@gmail.com

Twitter

follow me

sahaya giren

  • 77,691 kişiden birisin!

Yazar Arşivi

Doctor

best

best