10 Yıllık Kadıköy Sendromu ve 30 Yıla Yakındır Alınamayan Türkiye Kupası
Enterasandır bu durum. Yani Türkiye’de Galatasaray ve Fenerbahçe gibi dev iki kulübün rekabeti dünyaya pazarlanamıyor değil, bizzat pazarlanmıyor. Bunun üzerinden marka değeri oluşturulmak istenilmiyor. Acaba neden? Neden böyle bir şey yapılıyor? Sanırım İngilizlerin in house dedikleri olay, yani kurum içi ortaklık . Bu kurumun içinde bireysellik olsun isteniyor. biz bize yetelim, dahası olmasın diyorlar. İki birey var, Galatasaray ve Fenerbahçe. Bu ikisi sürekli birbirine tokuşturuluyor. Kafa kafaya, kalem kaleme. Bu markayı sadece Türkiye sınırları içerisinde pof poflayarak değerlendiriyorlar. Bu iki camia üzerinden gelecek adına olumlu veya olumsuz adımlar atılıyor. Nasıl mesela? Şöyle ki; takımların geleceği, ligin kaderi, elde edilecek rantlar, kazançlar… Vesairesi de uzar gider bunun. Ortada dönen ya da dönecek ayak oyunları ve şimdiden kurgulanmış ve birkaç yıl sonrasında gerçekleşecek planlar da bu vesairenin içinde yerlerini almış durumdalar. Elbette yapılır bunlar. Neden yapılmasın ki? Çünkü ortada gayet büyük bir pasta, akabinde iki büyük dilim var. Bir dilimini ben yerim, diğer dilimini de sen. Yarı yarıya ortak! Anlaştık mı? Ama aramızda kalacak. Bu, geçmişten günümüze böyle oldu. Bundan sonra da böyle olacak tamam mı ortak? Bu marka ile biz oynayacağız. Oynayanları da bizler yöneteceğiz. Dünya kimin umurunda? Bırakın yaa.. ! Dünyanın daha önemli markaları var. El clasico var, süper clasico var. Londra derbisi var. Manchester derbisi var. Glasgow ile Celtic var… anladın mı ortak? Dünya bunları takip ededursun. Sen çaktırma. Biz bu galatasaray Fenerbahçe rekabetini asla ama asla dışarıya pazarlamayacağız! Eğer ki böyle bir durum olursa işte o zaman yanarız. İşte o zaman dünyanın gözü üzerimizde olur. Ve işte o zaman bu kadar rahat iş çeviremeyiz ortak. Acı ama gerçek…
Bizim markamız bize yeter. Bugün olay çıkar biz kazanırız. Yarın olay çıkar yine biz kazanırız. Ha ama diyorsan ki saha içinde kim kazandı? Onun da bir hal çaresine bakarız. Oranın da bir kazananı olacak yeri ve zamanına göre. Fakat pek umurumuzda değil bu. Asıl kazanan sen ve ben olacak ortak! Sen kafanı yorma böyle ufak işlere. Zaten şablonumuz belli. Her şeyin yeri ve zamanı var. Nereden nasıl vurgun yapacağımızı biliyoruz. Galatasaray 10 sene oldu kazanamıyor Kadıköy’de. Fenerbahçe desen 30. senesine yaklaştı Türkiye Kupası hasretinde. hsssşşt! Aman renk vermeyesin ortak. Biz bu şekilde kalkınıyoruz ancak. Aman ha! İlerleyen zamanlarda daha farklı projeler ile yeni yollar deneyeceğiz. Bakarsın pastanın dilimi artar. Renk katarız pastaya. Bir adet siyah beyaz, sütlü kakaoulu çikolata atıveririz renklerin içine. Adı da olsun Beşiktaş. Eminim ki bunu da yapacağız ortak! Ama yapana kadar şimdilik bu böyle devam etsin. Böylece Galatasaray 11. seneye de mağlubiyet ile girer, Fenerbahçe de 30 senesini kupasız tamamlar. Biz, yine buradan kazanırız. Sinir, stres, kavga, dövüş çıkartırız meydanlarda. Medyaya da atarız 3-5 adanmış hayat. Bol keseden artık…
Bu rekabeti dünyaya açmayacağız ortak! a-ç-m-a-y-a-c-a-ğ-ı-z ! Anlayabildin mi şimdi beni daha iyi?
Bunu dünya futboluna pazarlarsak Galatasaray 12. senesinde Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yener, Fenerbahçe ise aynı sene Türkiye Kupasını kazanır.
Şimdi ne dersin ortak? Ne yapalım? Bildiğimiz yoldan devam edelim mi? Yoksa artık yeter mi? Bunaldın mı pastadan, markadan, dünya futbolundan ve daha birçoğundan. Haklısın ne diyeyim. Zaten senin gibiler sayesinde ekmeğimi bu şekilde çıkartıyorum. Yok mu hiç kurnaz birkaç adam? onlar belki bu işe bir dur der. Ben de bir süre tatile çıkarım ortak…
Add comment Kasım 22, 2009
Gançum Em Ari Ari
Özledim…
Leo Franco’nun bir libero gibi topla oynayışını, gol yediğinde babamın ”bir topu da kurtar be Leo” diyişini bile.
Özledim…
Sabri’nin her maç bir öncekinden daha da fazla ağızları açık bıraktıran performansını izleyip gülümsemeyi ve ”İmpossible is nothing” diyerek Adidas’ın sloganın Sabri üzerinde nasıl güzel durduğunu seyretmeyi.
Özledim…
Servet’in bitmek tükenmek bilmeyen ileri çıkıp gol atma isteğine kızıp, kendi kendime Servet’le konuşuyormuş gibi söylenmeyi.
Özledim…
Gökhan’a bakıp ”İnsanoğlu kuş misali dün nerdeydi bugün nerde. Ve transferi açıklandığında delirirken çoğumuz, artık tıpkı diğerleri gibi seviyoruz. Unuttuk bile o istemediğimiz zamanları, demek ki parçalı böyle bir şey.” demeyi.(İnsan bu kadar uzun şey söylemeyebilir tabii bir bakışta. Hadi biz buna bir kaç bakış diyelim :) )
Özledim…
Hakan’ın son zamanlarda ne kadar form düşüklüğü deselerde standardın altına bence düşmeyen belki biraz eksik gedikli oynar halini, buz adamlığını, bakınca insanı da sakinleştiren sakinliğini.
Özledim…
Mustafa’yı izleyip hayallerimi gerçekleştirme cesaretini bulmayı. Onun hırsında saklı Galatasaray sevgisini, babasının en içten duası gibi Ali Sami Yen’de salınışını görebilmeyi.
Özledim…
Her daim oralarda bir yerde Galatasaray’a aşık bir Emre Aşık olduğunu bilmeyi.
Özledim…
”Mehmet’im Topal’ım çok daha özgüvenle oynayasın, sen bize lazımsın ” diyerek kendimce kafiyeli nasihatlar vermeyi.
Özledim…
”Ayhan sende anlayamadığım, çözemediğim, dilimin ucuna gelen ama dökemediğim ters giden durumlar var.” diyerek düşüncelenmeyi.
Özledim…
Kader’im Keita’nın başımı döndürüşlerini, yüzümde gülücüklerden güneşler açtırışını, gözlerim onu takip ederken çocukken salıncakta sallanırsın ya bir o yana bir bu yana sanki uçuyor gibi hissedersin işte öyle bir nevi uçmayı. ”Futbol bir sanat” diye tekrardan hatırlamayı.
Özledim…
Arda ”gül güldür, coş coştur can hadi” diyip sonra pası yine kendi kendine verdiğini görünce azcık somurtmayı. ”Bu gol sevincinde güldü bak işte” diye deli gibi sevinmeyi, insanın bir futbolcunun da -annenin çocuğunun iyi olduğundan her daim emin olma çabaları gibi- her hali/tavrını takip altına alabileceğini. Takım sevgisini, o takım çatısı altında büyüyenlerin farklılığını bir kez daha anlamayı.(Arda’yı biraz daha özlemeye devam edeceğiz. Zira toparlanması biraz sürecek.)
Özledim…
Elano’nun soğuk mizacının altında yatan asiliği farkedip buna niyeyse mutlu olmayı. Niyesi belli aslında, bize Elanolar gelmiyor, ülkem sevmiyor, tertemiz(!) basınım beğenmiyor falan filan işte. Tüm bu topluluklar eziyorlar bu adamları. Ezilmez diye, diğer içimizde yara kalan (bir tek belki de benim içimde yara kalmıştır bilmiyorum.), ardında yarım yollar bırakan yıldızımız gibi kaplumbağa misali her vurulduğunda kafasını içeri gömmez savaşır diye umutlanmayı.
Özledim…
Barış’ın no-look paslarını.
Özledim…
Aydın’ın her hafta gelecek vadedişine tanıklık etmeyi. (Şaka bir yana ben ondan her halükarda umudu asla kesmiyorum, kesmeyeceğim.)
Özledim…
Uğur’u mekan yedek kulübesi olsa bile sarı-kırmızı içinde sağlıklı, hazır görmeyi.
Özledim…
Kewell’ı gördükçe asaletin asaleti çektiğini öğrenmeyi. Şöyle ki;
Galatasaray=Asalet
Kewell=Asalet
Toplam sonuç Kewell from Galatasaray.
Özledim…
Nonda’nın ne kadar formda olursa olsun Baros’u yine de aramama engel olamayışını, ama yine de bu durumun Nonda’nın can, ciğer oluşunu değiştirmeyişini.
Özledim…
İçinde Baros’un olmadığı kadroyla maça çıkma sayımız arttıkça hüzünlensem de bunun aslında bizi Baros’lu kadroyla maça çıkacağımız günlere yaklaştıran zor haftalardan ibaret olduğunu, aynı zamanda günlerin ilerlediğinin göstergesi olduğunu idrak etmeyi. İçimi tatlı bir kavuşma heyecanı kaplamasını.
Özledim…
Başımızdaki kıvırcık futbol güneşimizin gollere biz gibi sevinişine şu fani dünyada tanıklık edebilmeyi.
Özledim…
Linderoth’u, Emre Güngör’ü, Serkan Çalık’ı her hafta istikrarla yine yeniden özlemeyi.
Kısaca, özetle, yani cancağızımı, canımın parçasını,takımımı
ö-z-l-e-d-i-m…
Özledim…
Adam eksiltmeleri, tek pası, direkten dönen topları, verkaçları, duvar paslarını, fuleli adımları, çalımları, defansın arkasına kaçan futbolcuları, topsuz alanda yapılan boş koşuları, tam saha presi ve olmayan b planıyla bloklar arası bağlantıyı bile özledim.
Özledim…
Maç günleri evde olan koşturmacanın içinde kaybolmayı, o gün hayatın durmasını, dışarıya kapılarımızı kapatıp aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor mesajı vermeyi, annemin hiç itibar göstermediğim totemlerine zorla ayak uydurtuşunu bile evet özledim.
Her zaman ara oluyordu şu ligde biliyoruz, alışmadık ama katlanıyoruz. Tamam da ben böyle uzun sürenini hatırlamıyorum. Sanki mevsimler değişti, seneler eklendi üstüne. Bana o kadar uzun geldi ki kelimelerimin boynu bükük kalır, mahçup olur anlatmaya güçleri yetmez. Bir de bu arada yaşanan felaketler de cabası. Basketbolda yaşananlar, Işıl’ın sakatlığı, Arda’nın ve Florya’nın üstündeki grip kabusu…
Burdan var gücümle haykırmak istiyorum milli maç aralarından, tatil aralarından, her türlü ara, mesafe, uzaklıktan nefret ediyorum. Ben futbolsuz ve dolayısıyla Galatsaraysız bir hayat düşünemezken bir haftasonu elbet hiç düşünemiyorum. Sanki çölde susuz, sanki oyuncaksız çocuk, sanki sevdiğinden uzak aşık, sanki gezecek görecek yeri bitmiş, yolları tükenmiş bir gezgin, sanki manzarası silinmiş, renkleri bitmiş ressam, sanki kelimeleri yüzüne bakmayan, bir araya gelmek istemeyen yazar…
Bu satırları okuyanların bir kısmı beni şu an ‘vah vah zavallı’, ‘ay canım yazık yaa’ cümlelerinin öznesi yapıyor olabilirler. Ama inanın mübalağa sanatının zerresini kullanmadım futbolsuzluğu ve Galatasaraysızlığı anlatırken. Cümlelerim yüz de yüz, katıksız, saf samimiyet ve gerçeklik içermekte.
Tek diyebileceğim gün itibariyle lig başlıyor oleeeey! Galatasaray’a kavuşmamız için ise bu yazının başlığındaki gibi ufak bir sesleniş kadar zaman dilimine daha ihtiyacımız var. Ona da oleeey!
Not: Başlık Kardeş Türküler grubunun dinlenesi çok güzel bir şarkısının adı. Ermenice ve Türkçe ”çağırıyorum gel gel” anlamına gelmekte. :)
yazar: milbaro
Add comment Kasım 21, 2009
Philp Lahm Büyüklerin Hegemonyasına Karşı

Almanya’nın en büyük kulübü Bayern’in en esaslı adamlarındandır her şeyden evvel bu sağ ayaklı sol bek. Kendisini ”Lahm” yapan kulübüne olan sevgisi ve mesleğine olan saygısı ile günümüz futbol dünyasının parmakla gösterebileceğim adam gibi adamlardandır. Geçenlerde schalke 04 maçından önce yayınlanan bir röportajında kulübünün transfer politikasını ve idare şeklini çok doğru ve iyi niyetli bir şekilde eleştiren lahm’ı münich’in hatta almanya futbolunun otoriteryasından beckenbauer, hoeness ve rummenigge adeta katlettiler. Gerçek bir münichli olan ve 11 yaşından beri bu kulüp için ter döken, geçen sene barça’nın hatırı sayılır teklifini sırf münich sevgisi yüzünden red eden bu adamı sadece kulüp yöneticilerini eleştirdiği için ” takım arkadaşları ve teknik kadroyu” suçlamak ve huzursuzluk çıkarmak suçundan günah keçisi ilan ettiler. Büyük tehditler ve cezalarla kulüp tarihinin en ağır suçuyla yaftalandı lahm.
Tüm kalbimle onun yanında olduğumu hissetirmek isterdim aslında. Çünkü futbolcular düşünmez, futbolcular konuşmaz, futbolcular bilmez sadece büyüklerinin tavırlarına ve düşüncelerine göre kurşun askerlik yaparlar düşüncesinin yıkılması için en önemli modellerden birini temsil etti. Zaten özümde romantizm ve anarşizm düşüncelerinin insan doğasının özünü oluşturduğunu düşünen birisi olarak Lahm’ı bu anlamda sonuna kadar destekliyorum.
Bakın bakalım lahm’ın söylediklerinin tek kelimesine katılmayanınız olacak mı?
Lahm o söyleşide kulübün hiçbir konsept gözetmeyen transfer politikasını eleştiriyor;
Sırf iyi diye bir oyuncu alınmaz. Öyle ya, bakalım aldığın topçu senin oyun anlayışına uyuyor mu? Bayern münih yedi-sekiz yıl öncesine kadar şampiyonlar ligi’nin en başarılı takımlarından biriydi, fakat bundesliga’nın en iyilerini toplayıp aynı kazanın içine atma formülü artık bir işe yaramıyor. Sezon başında takımı 4-4-2 sistemine göre hazırlayan van gaal, robben’nin gelişiyle 4-3-3′e döndü. Haliyle gomez bu sistemde sırıttı, ön libero diye alınan timoşçuk ortanın sağında şaşkın ördeğe döndü. Lahm oyun sistemindeki belirsizliğin hocadan değil, kulüp yönetiminden kaynaklandığını söylüyor. Ayrıca mevcut kötü oyunu, araya paslarla atakları gol pozisyonuna dönüştürecek bir ortasaha oyuncusunun eksikliğine bağlıyor.
Eee bu analiz bayern münich’in son 3-4 yılındaki yanlışının ve şuan ki sıkıntısının en net analizi değil mi beyler. Bu analizi yapan bayern’in sol beki diye onu asıp kesmek mi doğru yoksa onu mesleğine olan saygısı ve alakasından dolayı tebrik edip kulak vermek mi doğru.
Tek başına buralardan, istanbuldan sana sesleniyorum philp ” eski tüfeklerle ve çürümüş futbol adetleriyle mücadelende sonuna kadar yanındayım ”.
Add comment Kasım 16, 2009
Zor Zanaat Vesselam
Akşama maç var, 1 hafta öncesinden başlamışım kendimi hazırlamaya. Kesif bir hasret kokusu, evet lan hasret kokusu, değiştirilen bebek bezini atmadan önce o bok kokusunu burna çekmenin verdiği müthiş babalık duygusu kadar kesif ve hoş. Ağır ağır ilerliyor dakikalar, mall’a uğrayıp reyonların arasında dolanırken biraz sonra elime tutuşturulacak kese kağıtlarının Los Angeles sokaklarına katacağı manzarayı düşünerek vakit harcıyorum. Kooooo bi, Koooo bi, Kooooo bi tezahüratları yankılanmaya başladı bile her bir nöronda. Bu ne amına koyayım, alem American Dream olmuş çıkmış. Uyan lan Tufan, uyan götüne koyayım, basın Kewell Fener’e gidecek yazıyor. Onur Öymen de yüzyılın potunu kırmış zaten. Hay sikeyim ya nereden çıktı şimdi bunlar? Akşama da maç var, acaba Elano oynar mı? Hatun da paso ödemeli çağrı atıyor, akşama maç olduğunu bilmiyormuşçasına.
Oğlum Tufan; 18 santimlik alete sahip olmak zor zanaat be. Hangi birine peşin? Gelmeden önce sakat diyerek karalamaya çalıştığı Kewell’ı şimdi Fenerbahçe’ye transfer olacak söylemleriyle gündeme taşıyan basına mı, akşam maç olduğunu bildiği halde ödemeli arayan hatuna mı, msnden paso seksi fotoğrafları için tıklayınız tandanslı hürriyet gazetesi internet sayfasından link yollayan ofisteki çılgın sekreter Jale’ye mi, uyandırmak için sana mı?
Pranga vurdum bugün 18 santimlik solucana, akşama maç var. Chivas Regal’i shotlarken bir yandan da tandemde görev alan iki oyuncunun hücuma kalktığımız anda öne çıkarak orta sahaya yanaşmaları gerektiğini düşünmek, akabinde de sağ bekin de hücuma çıktığını görüp sol bekin tandeme kaydğını görmek istiyorum. Oyunun defanstan itibaren hücum esnasında 1-2- ( 3+4 ) dizilişi ile seyretmesini istiyorum. Elano orta sahadaki mevkisinden ileri uca kayıp ileri ucu dörtlerken ve rakip ceza sahası yayının önünde dolanırken, tandemin orta sahaya yaklaştığını görüp önlerinde Mehmet Topal ile birlikte oyunu forse etmelerini görmek istiyorum.
Aslında hiç güvenmediğim kadar güveniyorum takıma ve teknik ekibe. Birileri orada bizden daha iyi düşünebiliyor. Şu futbolcuyu transfer etsek süper olur, şu dizilişle oynasak çok şekspir olur, şu oyuncu çıksa da yerine şu girse amına koruz ortalığın gibi söylemler artık kulak tırmalamaktan öteye geçmiyor. Ağzı olan konuşuyor işte ağğğbi, bu ülkede 70 milyon teknik direktör var sözünü haklı çıkaracak cinsten.
Artık rahatım, elime jileti alıp etek traşı olurken sadece solucanımın yuvada büyük bir ziyafet çekeceğini, ertesi gün de boynumdaki morlukları kamufle etmek için fularımı takıp dışarı çıkacağımı, bu tarzımı görenlerin ise bana çok entelektüel biriymişim gibi bakacaklarını ve ikili üçlü gruplar halinde konuşlandıkları masalarında yaptıkları dedikodulara konu olacağımı düşünüyorum. Galatasaray mı? Birileri orada benden daha iyi düşünürken buralardan manyel vermek şanıma yakışmaz.
Koskoca camia, 104 yıllık geçmişi olan bir camia, sırf ben daha fazla kafa yormayayım diye, sırf solucanımla birlikte yuvada ziyafeti daha rahat çekeyim diye, sırf piliçleri ağıma hiç uğraşmadan düşüreyim diye Rijkaard’ı takımın başına getiriyor, Keita’yı, Elano’yu transfer ediyor, yetmemekle birlikte Ocak ayında transfer yapacağız diye haber veriyor. Büyüklüğün tartışılmaz Galatasaray.
Zor zanaat olan ne mi? Bir camia kendi bekası için çabalarken, Avrupa’da sportif başarı için mücadele ederken, benim gibi bir pezevengin türeyip bunları cinsel hayatın çetin mücadelesinde koz olarak kullanması. Harbiden de zor. Sonuçları ise verilen çabaya bakılırsa müthiş. Yataş, mumlar, burberry brit kokusu, victoria’s secret supersoft tong, çikolatalı krema, elle müdahale serbest gider bu böyle…
İşte sevgili dostlarım; gelinen nokta şudur ki, desteklediğiniz takım ne kadar başarılıysa, ne kadar sükse yapıyorsa, cinsel hayatınız da o oranda iyidir. Dolayısıyla Galatasaray’ın sadece günlük hayatımıza değil, cinsel hayatımıza yaptığı olumlu katkıdan ötürü de Galatasaraylı olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissedelim. Sadece biz mi şanslıyız? Prezervatif şirketleri ve bu prezervatifleri satan eczaneler, marketler, benzin istasyonları da şanslı. Ulan Gaassaray!!!
Add comment Kasım 14, 2009
66>10

Arda Turan…
Bahsedilirken ilk önce ne söyleniyor? Çok yetenekli, çok yetenekli, çok yetenekli… Bu bir farktır. Bir adım öne çıkarır evet. Yalnız Arda’nın farkı yeteneğinden önce 66′da gizli. O 66′yı bile efsane yapacak derecede ”özel” bir insan. Kimin aklına gelir ki 66 rakamını böyle seveceği :) 66′ya can veren bu özel durum Arda’nın varlığında mevcut sade. Eli, ayağı, gülüşü, zekası, ruhunda, beyninde mevcut…O her halinden belli ki her gün başımıza gelen bir şey değil. Bu yüzden onu dünyamızda bu denli özel ve farklı yapan olay sadece futbol yeteneğiyle açıklanamaz. İçinde bulunduğumuz zamanın öncesinde olduğu gibi bundan sonra da nice yetenekli futbolcular göreceğiz. Ama her yetenekli futbolcu Arda olamaz, olamayacak bizler için. Çünkü Arda olmak Türkiye’nin en yetenekli futbolcusu olmak demek değil. Arda demek, onca büymüş insanın çocukların elinden alıp oynadığı futbol dünyasında hala çocuk kalan demek. Arda mahalleden bir koşu çağırdığımız oyun arkadaşımız. Onsuz oyuna başlayamadığımız, canında barındırdığı rengiyle renk cümbüşünü başlatan arkadaşımız. Arda futbolu mesleğini yaparcasına değil de hayalini yaşıyorcasına oynayan… Küçükken hayalini Bayrampaşa’da bir topun peşine takmış o ve koşmuş hem topun hem topa saldığı düşünün peşinde. Şimdi binlerin onun ardına gözlerini salışı, evlerine gidip kapılarını çalsa aylarca misafir edebilecek kadar insanların yerlerinde yurtlarında ona yer açışı, akmaya hazırlansa gözlerinde bir damla yaş ondan önce binlerce yaşın hazır kıta beklemesi, bir gülse gülecek yüzlerin çokluğu ve bu binlerin Arda’ya her defasında peşindeyiz diyişi, ardında adımlarına adımlarını uyduruşu Arda’nın futbolun arkasına takılıp peşin sıra ”aşkla” gidişinden sebeptir bence. O içindeki bu masumane futbol aşkıyla özel. O bu futbolu oynadığında önüne kimsenin duramayacağı bir hal alıyor şu oyun. En güçlü ayakların bile yenemeyeceği bir oyun… Güç aşkta çünkü… Ve bu aşk uzaktan sarı-kırmızı, yakından turuncudan iz taşıyan tok bir sarı, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı. Baştan aşağı bu renklere bezeli Arda. Dünyası sarı-kırmızı olan biri. Galatasaray’ı her an yaşayan, öyle ki şöyle diyor bir röportajında ” “Bayrampaşa’da evimizin olduğu sokakta, okulun bahçesinde sabahtan akşama kadar futbol oynardım. Sonra Altıntepsi minik takımına gittim. Merter sahasında bir maçtayız. Oyundan çıktım, bir ağabey geldi, ‘sen çok iyi futbolcusun, hayalin nerede oynamak?’ diye sordu. Ben de ‘hayalim Galatasaray’da oynamak’ dedim. ‘Benim tanıdığım hocalar var, seni göndereyim seçmelere’ dedi. Eve gidip annemlere anlattığımda önce inanmadılar. Gidip de kazanamazsam diye babam tedirgin oldu. Benim çok duygusal olduğumu bildiğinden seçmelerde kazanmasam çok üzüleceğimi düşündü. İkna edip gittim seçmelere. 5-10 dakika oynadım seçmelerde. Ahmet Keskinkılıç, Ahmet Genç, Recep Yazıcı, Zafer Koç hocalarım vardı. Seçildiğimi öğrendiğimde dünyalar benim oldu. Sene 1999, UEFA Kupası’nı kazandığımız yıl. Deprem olmuştu, ben Allah’a dua ediyordum; Galatasaray ile bir kez antrenmana çıkayım, bir daha deprem olacaksa o antrenmandan sonra olsun. 12 yaşındaydım, çocukçaydı belki böyle düşünmek ama Galatasaraylı’ydım işte…”
İşte Arda bunun için özel. İlk parladığı dönemden bu yana durum böyle. Onun futbola bakış açısı sokaktaki bir çocuktan farksız. O dünyamıza sıradışı biri olarak girdi. Her gün karşılaştıklarımızın monotonluğundan çok uzak. O anlatıyor biz dinliyoruz, o söylüyor biz güveniyoruz, o daha da bir sarı-kırmızı yaşıyor biz bağlanıyoruz. O futbolu bir başka oynuyor, futbol onun bedeninde farklı duruyor, o futbolu bir takım elbise gibi yakıştırıyor. İlk görüşte aşk bizimkisi. Aldık bu sevgimizi hayatımızın ortasına koyduk. Gözbebeğimiz, geleceğimiz yaptık. Galatasaray camiasında yöneticisinden taraftarına hepimiz ve Arda delice seviyoruz birbirimizi. Vurulduk biz ona çok fena. Ama o da ne tam burda film durdu! Bu büyük sevgimiz hataları da beraberinde getirdi. Ve işler bir yerde karışmaya başladı. Tam olarak ne zaman bu durum ortaya çıktı kestiremiyorum ama ipin ucunu zamanın bir yerinde bir mekanda kaçırdık. Şu saydığım özellikleri kendinde barındıran Arda geçmiş zaman kipine dönüştürdü bu özelliklerini ve onlu cümlelerimizi. Artık Arda şöyley-di, böyley-di diyoruz. O eskisi gibi değil. Bu bağlamda Arda’yı oyun hamuruna benzetiyorum. Herkesin şekil vermeye çalıştığı bir oyun hamuru ha bir de kendi şekil vermeye çalışıyor fazlaca. Ve kah 10 numara, kah kaptan, kah efsane, kah miliyetçi, kah ağır abi, kah Metin Oktay oluyor. Bütün bunların içinde 66 numaralı Arda’yı görebilene aşk olsun! Yok, çocuk yok! Kayboldu! Yazının başında bahsettiğim o sarı-kırmızı özel oyun arkadaşım yok! Bir yerlere saklanmış gibi gözüküyor. Ama bulacağım hiç kaçış yok. Ve hoşçakal demeye de hiç niyetim yok. Oyun hamuru diyordum, bu hamurun şekil alıp alıp bozuluşunda hepimizin suçu var az ya da çok. Taraftarın mesela. Nedir bu hatalar? Şöyle ki; onu o derece sevmek ki yaptığı yanlışlarını görmek istememek. Destek tabii ki taraftarın görevidir her daim. Ama bazen kantarın topuzu kaçabiliyor. Başkası yapsa feci tepki göstereceğimiz durumları Arda söz konusu olunca es geçtik. Bu çok tehlikeli bir durum. Arda’ya yanlışlarını görmesi konusunda yardımcı olamıyor aksine üstünü örtüyoruz her defasında. Oysa onun hatalarını törpülemeye çalışmak, Arda’yı korumamak, Arda’ya kötülük etmek değildir. Efsane kaptan, büyük kaptan gibi çok erken sıfatlar vermek onun üzerinde eğreti durmasına yol açabilir zamansızsa eğer. Ve bu hem gözü yorar hem bu eğreti kavramları sırf birileri istiyor diye taşıyan Arda’yı. Yönetim cephesine bakalım bir de. 22 yaşında herkesin delice sevdiği bir çocuktan 10 numara yaratma çabaları, yüklenen ağır yükler, hadi aslanımlı misyonlar ve dahası.. Niye 66′ya dokundular aklım almıyor. Arda niye 10 numara olmak zorunda? Arda’nın takımın beyni olması için illa sırtına 10 numarayı geçirmesi gerekmiyor. ”Lincoln’nün değil Metin Oktay’ın formasını veriyoruz” gibi ağdalı sözlere de ihtiyacı yok efsane olmak için. Hele törenle kaptanlık almasına hiç lüzum yok. Efsane sıfatı törenle takdim edilen birşey değil zira. Bizzat kendiliğinden oluşan bir sıfat. Arda kaptan olmasa da Ali Sami Yen’de ismi ilk haykırılan. Kaptan olunca, 10 numara giyince bir Arda daha olmadı ki. Aksine elimizdekinden olduk. 22 yaşında sıradışı özellikleri olan bir gence gözbebeğimiz demişiz daha fazla neye gerek vardır ki? Onun bize bizim ona en derin hislerle değebilmemiz için eksik gedik bir şeyler mi vardı bizim bilmediğimiz? Bu eksikler mi tamamlandı? Nedir bu sorumluluklar, omuzuna yük edilenler? Sevmişiz tüm kalbimizle ”koca kafa” yı daha hangi prosedür kaldı tamamlanmayan? Niye izin verildi bunca sorumluluğun onu yerçekimine uğratmasına? Cevabım henüz yok maalesef.
Bütün bu bahsettiğim oyun hamuruna şekil verenlerin hepsi aslında teferruat bir yerde. Çünkü iş Arda’da bitiyor. Önemli olan onun nasıl şekil verdiği kendine. Şu zamana kadar baktığımızda şekil hiç iç açıcı değil. Öz şeklini kaybedeli epey zaman oldu. Bu bir süreç aslında ve dün ya da şu an olmuş bir şey değil. Yaklaşık bir senedir gün be gün Arda o eski halinden eser yok şimdi şarkısını söyletiyor bizlere. İlk zamanlardaki Arda’yı görmemiş, izlememiş olsam Arda demek ki bu der geçerim. Ama biliyorum ki bu değildi. Kafamı kurcalayıp, beni dertlere sürükleyen de bu ya. Bu taklitler yapan, kelimelerinin ardına hiçbir şey saklamayacak kadar samimi, gollerden sonra deli gibi çimlerde tepinen koca gülüşlü çocuk algılayamadığım bir zihniyetin ürünü olmaya başladı. Yerli propagandası gibi duran sözlerinde, büyümüşte küçülmüş hallerinde, demeçlerinde, yaptığı çıkışlarda, takındığı ağır tavırlarda bu açıkça görülüyor. Tuhaf işlere kafa yorar, zihnini onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan tonla boş mevzuyla yorar oldu. Herkesi sever dediğim Arda sanki yerli arkadaşlarını daha çok sever oldu, yabancılar geçici yerliler bir tane zihniyetinde onca insan varken onları bir fazlalaştırmaya gerek yoktu aslına bakarsanız. Ama Arda’daki bu düşünceyi , yerli-yabancı gibi gereksiz bir ayrımı bir çok demecinden ve tavrından sezebiliyorum. Buna güvenmemek de diyebiliriz. Kendine veya bir başka arkadaşına güvendiği gibi takımdaki bazı yabancılara güvenmediğini görebiliyorum saha içinde zaman zaman. Halbuki Galatasaray bir bütündür ve saha içinde kimse padişah değildir. Herkes işçi misali hizmetini eder. Arda çalımını atıp pasını kendi kendine verip sonra o pası alıp kaleye vurup gol atamaz. Bir ülkeyi tek başınıza fethedemezsiniz. Tek başınıza dağ gibi kulübün her bölgesinden sorumlu olamazsınız. Hali tavrı çocukça gelen ve hiç büyümez dediğim Arda ağır abileşmeye başladı. 10 numara diye farklı, kaptan diye farklı davranır oldu. Çehresi soğuk, gülmeyen bir ”adama” dönüştü. Büyüdü desem o da değil. Coşkusunu kaybetmiş gibi bir hali var. Belki de coşkusunun eksikliğinin farkında bile değil bilmiyorum. Çünkü kafası hep başka yerde, gözleri düşünceli uzak diyarlarda. Gollerine bile anlam yüklüyor. Misal Bülent Korkmaz görevden alınacak diye attığı gole sevinmeyip koskoca Kewell yanındayken buruk ve hüzünlü duruyor. Halbuki o gol onun, bizim, hepimizin… Bülent Korkmaz’ın gidecek olması inanın o golü zerre ilgilendirmiyor. Ve bunlar inanın hiç detay olmuyor benim açımdan. Çünkü birikip birikip bir yanardağ gibi patlamakta, ateşler püskürtmekte… Konuşurken düşündürür dediğim Arda demeçleriyle endişeli düşünceler düşündürür oldu. Ufak bir portre çizersek bu demeçlerden şöyle ki; geçen seneki 2-2 berabere biten Bükreş maçı sonrası ” herkes daha fazla sorumluluk alsın” dedi, yine geçen sene aralık ayında Lincoln’nün kaptan yapılışından sonra takım arkadaşını ateşin önüne atarcasına ikinci kaptan olmam bundan sonra diye rest çekti, solda oynasam daha iyi olur dedi, bu sene mayıs ayında Bülent Korkmaz bence kalmalı dedi, 2008/2009 sezonu sonunda verdiği bir röportajda ” ligde yeterince özverili olamadık. herkes Ayhan, Mehmet Topal, Sabri, Hakan ve benim kadar oynasaydı şampiyon olurduk.” dedi, bu sezon 4 Ekimdeki Ankaragücü maçı sonunda maçın kırılma anı olarak Baros’un kaçırdığı gol pozisyonunu gösterme gereği duydu, milliyetçi bir insanım o yüzden Türk antrenör isterim dedi…Dedi de dedi, durmadan ama.. Bunların dışında futbolu da yerinde sayar oldu. Kimsede olmayan oyun zekasına rağmen Rijkaard’ın sisteminde bozuk parça gibi tekler oldu. En çok çalışan kısmı olmalıyken hem de makinenin. Takım oyuncusu olduğu fikrinin tam tersini yansıtan her şeyi ben yapmalıyım fikriyle futbol oynuyor artık. Arda’ya bütün olanlardan sıyrılıp şöyle bir kuşbakışı baktığım zaman her anlamda farkını yitirdiğini görüyorum. Belki bir çoğu sineye çekilir şöyle böyle ama futbol olarak sıradanlaşır, futbolu herkes gibi oynamaya devam ederse işte o vakit bağrıma taş basar otururum diyemeyeceğim. Bunu kabullenmek çok zor. Arda yaptığı yanlışlarda, söylemese eksikliğini hissetmeyeceğimiz gereksiz demeçlerinde, tıpkı yaptığı üst üste çalım zorlamaları gibi bir çok durumda zorlayıp çıkış yolu bulamıyor ya da hiçbir çıkış yolunu beğenmiyor gibi görünen, basiti es geçen zoru seçen hallerinde ısrar ediyor. Daha kötüsü galiba doğruyu bu sanıyor. Bir elbise giydi güzel sandı çıkarmıyor. Budur.
Bazen en sevdiklerimizdir en zarar verdiklerimiz. Arda Galatasaray’ı çok sevdiğini söylüyor ama galiba sevmeyi yanlış algılıyor, belki de bu hatalarında bu kadar ısrar edişi bu yüzden. En azından şunu söyleyebilirim ki Arda’nın yaptığı bir takım şeyler sevmek dediğimiz eylemle hiç bağdaşmıyor. Karşılıksız seviyor diyorsak, şartsız şurtsuz seviyor diyorsak Arda’nın sol çizgiden sağ çizgiye konunca veya ortada oynarken sola alınınca somurtması, kaptan olamayınca senden gelecek diğer görevleri de istemiyorum küstüm demesi, takımını bir bütün olarak değilde puzzle parçaları misali parça parça görüp bazı arkadaşlarına ait parçaları çok önemli görmemesi, sadece kendinin en özverili, fedakar olabileceğini ya da olduğunu sanması, her zaman en iyisini kendinin yapacağını düşünmesi bu tanıma uymuyor. Olur ama böyle anlayabiliyorum. Bazen cidden sevdiklerimize hep iyilik yaptığımızı düşünerek hareket eder ama sevgimizle bile boğabiliriz. Böyle de ince bir çizgisi vardır bu duygunun. Bu sebepten Arda bilmeli ki Galatasaray o olmadan da Galatasaray. Her şey olamaz o anlamda. Koskoca bir camiadan bahsediyorum, renk katar herkes gibi. Ama bazıları gibi fazlaca belki. O kadar. Daha fazlası değil. Hiç kimse daha fazlası değil. Yani Arda birinci çalımı atıp ikinciyi deneyip üçüncüyü de atmazsa daha az sevilmeyecek, ya da takım yerlerde sürünmeyecek. Bütün paslaşmaları kendiyle yapıp, adam eksilteyim diye kendini eksiltip topu kimseye vermeden kaleye kadar ilerleyince Galatasaray şaha kalkmayacak. Çünkü Arda tek başına Galatasaray değil, Galatasaray da sadece Arda değil. Bir parçası sadece. Galatasaray’ın 22 yaşında çok değerli bir futbolcusu, gelecek için bir değeri, evin küçük çocuğu. Topluma örnek olması gereken bir figür değil, misyonlar sırtlanıp taşımakla yükümlü değil, kendini ispatlamaya ihtiyacı olan bir oyuncu da değil, her konu da fikri olması gereken bir lider hiç değil. Kötü oynayan takım arkadaşları onu ilgilendirmez mesela, uyarmak ona düşmez, hocaları başında kaç gün kalacak, uyruğu ne olacak ilgilendirmez, kim ne kadar paraya ne kadar mücadele ediyor, ne kadar seviliyor ilgilendirmez, yönetimin kimi kaptan yapacağı ilgilendirmez, emniyet müdürü değişmiş ilgilendirmez, milli takıma yeni hoca aranıyormuş ilgilendirmez.

66 numaralı formasıyla sevdiğim Arda hala beni duyabilecek kadar yakındaysa, henüz sesimin erişemeyeceği uzaklığa varamadıysa bir Galatasaray taraftarı olarak ondan isteyebileceğim coşku sosu bol güzel futbolu, gülen yüzü, ”koca kafasının” rahatlığı, Galatasaray’ı çok sevmesi. Bu kadar! 66 benim için 10′dan daha büyük ve daha değerli. Onu geri istiyorum. Evet numara olarak olmayacak belki ama o ruhu istiyorum. Gel be Arda tekrar oyunlar oynadığımız yere. Takılıyorsun başka başka insanlarla başka yerlerde. Hiç ait gözükmüyorsun inan oralara. Oyunlar bitmedi daha gel. Oyun hamuru misali büründüğün tüm şekillerden, girdiğin kalıplardan çık. Kendi şeklini yeniden bul! Oyunu kurduk 2 taştan kale, bir de top…
Hadi gülen çocuk bir koşu gel! Akşam çökmeden gel!
yazar: milbaro
Add comment Kasım 13, 2009
2010′da 9 var mı ?
Konu 2010 Dünya Kupası. İstirhamları ise Ronaldo’nun Dunga tarafından kadroya çağırılması. Neden olmasın? Ronaldo bir devri tek başına açtı. Belki de kapama sırası yine onundur. Brezilyalısı olsun olmasın farketmemekte. Futbolu seven, Brezilya Milli Takımına sempati duyan herkesten destek bekliyorlar. Bakalım Dunga kulak verecek mi?
İlgili site için: http://ronaldoinworldcup2010.com/home.php
Peki sizce nasıl olmalı? Buyrunuz lütfen:
Add comment Kasım 9, 2009
Karpuz Ekmek Peynir Rakı
Her ne kadar aristokrat olsam da 80′lı yılların fırlamasyon bir çocuğu olarak ailece gidilen pikniklerde karpuz – ekmek – peynir triosunun tadını arar dururum oval ofisimin penceresinden Asansör’ü izlerken. Ha bir de; nerede o eski karpuzlar? Söyleyeyim; Diyarbakır’da.
Diyarbakır’ın nesi meşhur dendiğinde akla gelen ilk şey karpuzdur. tabi gün geçtikçe mutasyona uğrayıp günümüz İstanbul ahalisinin Kamil sıfatına nail olan organizmalarına yakıştırılan bir sıfat olarak da kullanılıyor. Barış Özbek’in gördüğü kırmızı kart mesela, tam bir karpuzluk, hem de Diyarbakır’da. Bizim camiayı geçtim, Diyarbakır şehrine karşı yapılmış büyük bir ayıp. Diyarbakır’a gitmeden önce en meşhur şeyin karpuz olduğu söylenince pek bir içerlemiş arkadaş. Tam orta sahaya adapte oldu derken şuursuzca gördüğü ikini sarı karttan sonra zehrini akıttı, en büyük karpuz benim dercesine. Bravo. Maç 2-2 bitseydi şu an başka şeyler yazılıp çiziliyor olacaktı ya neyse.
Karpuzumuzu bulduktan sonra listemize bakıyoruz, sıra ekmeğe geliyor. Fırınlara gitmeye gerek yok, gidecekseniz de sabaha karşı 4 sularında gidin, yeni çıkmış oluyor. İnteraktif dünyanın uykuya meydan okuyan gençliğine duyurulur. Hoş, bakkala git iki ekmek bir yumurta al desem beceremezsiniz ya neyse. O derece danone neslisiniz, o derece kavanoz jenerasyonusunuz. Ama yine iyisiniz, Diyarbakırsporlu Şener varken size iş düşmez. Maç sonrası ekmek ekmek deyip durdu, ulan bir an oralarda fırın yok galiba diye düşünmeden edemedim.
Ekmeğimizi de bulduktan sonra geriye bir tek peynirimiz kalıyor. Brusella hastalarına buradan selam ederim, bu paragrafı okumasınlar, vicdanım sızlar. Kahvaltının olmazsa olmazıdır peynir, çayın yanında illa ki tüketilecektir. Endüstrisine dalmayacağım, Taffarel’i örnek göstersem yeterli sanırım. Bilmeyenler için hatırlatalım; Hakan Şükür’ü telefonla arayıp kendisine Türkiye’den beyaz peynir göndermesini istediğini söylemişti bir röportajda. İşte peynirin farklı anlamlar içerdiği bir adam ve bu adamın kalbimizdeki yerine binaen peynire karşı hissettiklerimiz. Kaşarından tut, tenekesine kadar, ezinesinden örgüsüne, boursin’den tut camembert’e, gravyer’den ricotta’ya, koy ekmeğin arasına sokaktaki maça devam. Sofraların vazgeçilmezi olan peynirimiz, sahadaki karpuz ile ekmeğin arasından sivrilen Sabri Sarıoğlu’nun ta kendisidir. Takımın vazgeçilmezidir. Sofraların vazgeçilmezi peynirdir, takımın vazgeçilmezi ise Sabri’dir, o halde Sabri peynirdir. Yanlış önerme diyen beri gelirken, doğru önermesiyle gelmezse yalarım.
Şekillendi değil mi aklında Diyarbakır Atatürk Stadı’ndaki manzara. Tadına doyum olmuyor lan. Barış, Şener ve Sabri, oh mis.
İşte sevgili muhterem din kardeşlerim; bu noktada sizlerden ayrılmak zorundayız. Alkolik hareketin yılmaz savunucuları olan bizler, aristokrat kişiliğimizle her ne kadar jhonny walker blue labellarımızı yudumluyor olsak da, maço kimliğimizle bu trionun yanına bir adet müzeyyen senarlı tekel rakısını da ekler, keyfin amına koruz afedersiniz. Sek içenimiz de vardır, sulandıranımız da. Dünkü maçta sek içtik hepimiz, en anasonlusundan. Öylesine halis ve de muhlisti ki, izlerken kendimizden geçtik. Gün geçtikçe Türk erkeğinin cinsel eğiliminde farklılıklar göstermesine sebebiyet veren bir adamdan bahsediyorum; Harry Kewell. Her ne kadar rakıya benzetip maçoluğun sembolüne adapte ediyor olsam da, ” ben bu adama veririm lan ” söylemleri eşliğinde kimlik çatışmasına sürüklendiğimiz aşikar. Tabi bu konu dışı bir mevzu. İşte sevgili dostlarım; karpuz – ekmek – peynir – rakı quadrosunda Barış Özbek karpuz, Diyarbakırsporlu Şener Aşkaroğlu ekmek, Sabri Sarıoğlu peynir, Harry Kewell rakıdır.
Diyarbakırspor Galatasaray maçında sergilenen oyun, 3 puan çok güzeeeaaallll olayından ibaretti. Oyun hakkında söylenecek çok fazla şey olmadığından mı yoksa karpuz, ekmek,peynir,rakı quadrosu çağrışımından mı bilmiyorum ama keyif aldığımız aşikar. Rakibine saygı duyan bir Galatasaray, oyun anlayışının çizgilerini gün geçtikçe belirginleştiren bir Galatasaray, ekranları başındakilere futbolu öğreten bir Galatasaray, Türk Futbolu’na çağ atlatmaya hazırlanan bir Galatasaray, en önemlisi de vizyonu olan bir Galatasaray seyretmenin yanında, oyunu çirkinleştirmeden mücadele eden bir Diyarbakırspor’a teşekkürlerimizi bir borç biliriz. Bu arada, sahanıza sokayım afedersiniz. Bostan değil lan orası, futbol sahası. Biraz bakımıyla ilgilenin, soyunma odalarına giden koridorlardaki fayansları da hiç beğenmedim, 20cm. x 20cm. düz beyaz fayans mı kaldı memlekette amına koyayım.
Hiçbir sakatlık yaşanmadan alınan üç puan ile birlikte maçın en sevindirici yanı, Linderoth’un oyuna girdikten bir süre sonra Diyarbakırspor ceza sahası yayının önünde aniden bitiverip Kewell’ın pasına topu durdurmadan vurmasıydı. Çok sevindim lan, öyle böyle değil. Varsın gol olmasın, Linderoth’um yeter ki vursun. Ayhan; sana bu yazıda tek kelime etmeyerek yazının piç olmasını engellemiş oluyorum, bilmem anlatabildim mi?
1 comment Kasım 9, 2009
Maskeli Balo
Mehmet Demirkol, Fuat Akdağ ile birlikte spor servisi programında Ercan Saatçi ve Metin Özülkü’nün yaptıkları terbiyesizliğe Hürriyet Gazetesinin yer vermesini eleştirmiş. Ve bunlar Türk spor basınının meselesi olmamalı, adam(!) özür diledi bitti daha ne yapsın kendini binadan mı atsın diye sormuş. Yani diyor ki kısaca, adam(!) alt tarafı ” koskoca bir kulübe” küfür ediyor ne var bunda bu kadar büyütecek? İlginç gerçekten. Evet ilgiyle takip ediyorum kendisini. Yine olaya tam da beklediğim üzere hani spor servisi’nde çok ciddi mevzularda bile yapıştırıverdiği kahkahası gibi ”amaaan canıımm sizzdeee” tavrıyla yaklaşmış. Terbiyesizliği yapanların kendilerini savunurken kullandıkları argümana o da katılıyordur ve ondan önemli görmüyordur bu kadar belki. Hani şu herkes kendi arasında böyle küfür ediyor muhabbeti. Yani Sayın Demirkol Türk spor basınının uğraşması gereken bir konu değil derken belki de bunu anlatmaya çalışıyordur bize. ”Hepimiz küfür ediyoruz canım adam(!) da Fenerbahçe tv de etmiş işte ne ilgilendirir bu basını.” Güzel gerçekten bu tavır güzel. Konuya getirdiği bakış açısı daha da güzel(!)
Şimdi ben cidden anlamıyorum. Düşünüyor düşünüyor içinden çıkamıyorum. Durum cidden bu kadar basit mi? Bu kadar sığ bir hadise mi olanlar? Böyle bir boşverelim gitsinci tepkiyi mi hakediyor sadece? Ben Galatasaraylıyım diye mi böyle ağırıma gidiyor? Ben bugün Galatasaraylı olmasaydım yine de utanç duyardım olaydan eminim. Evet duyardım. Koskoca bir camiadan bahsediyoruz. Koskoca! 104 yıllık bir çınardan, kültürden, Gündüz Kılıçlar, Metinler, Hagilerden, sarı-kırmızı bir aşktan bahsediyoruz. Evet hepsini geçtim milyonların aşkından bahsediyoruz. Adamın(!) biri geliyor aşık olduğuna küfrediyor. Ve adamın diğeri çıkıyor ” ya abi ne kadar büyüttünüz” diyor. Bu küfrü eden zihniyet kadar bu yaklaşıma sahip zihniyetten de utanıyorum. Hayatta insan ne için yaşar ki? Sevdikleri, doğruları, inandıkları için değil mi? Bütün bunları ayaklar altına alana olur canım böyle şeyler mi demeliyiz? Başkasını bilmem de benim midem buna müsait değil. Mehmet Demirkol gibi bu olayın büyütüldüğünü düşünen herkese söylüyorum. Hazmetme olayıdır bütün bunlar arkadaşlar! Siz hazmediyorsanız ne ala afiyet olsun, ben hazmedemiyorum! Aşık olduğuma kimse hakaret edemez, bu kadar basittir mevzu! Ederse de hukuki yönden girişimleri hakeder, varsa duyulan saygısı kaybeder, varsa sevgisi kaybeder, varsa gözümde itibarı kaybeder. ”Olur canım arada olur” la kurtulamaz! Neymiş ne kadar da büyütmüşmüşüz. Ha bir de kamera yayında değildi, kendi aralarındaki bir geyikti falandı filandı diye bir sürü saçmalık dolaşıyor ortalıkta. Böyle savunma mı olur Allah aşkına? Burası koskoca bir televizyon kanalı ve o anda çekim yapılıyor. Bu ortam mı geyik çevirdikleri ortamları? Yok mudur yaptıkları işin bir ahlakı, usulü? Sonuçta kayıt altına alınıyor çıkıyor işte ortaya. Özrü kabahatinden büyük. Ayrıca hiçbirimiz salak değiliz. Ne derece umursamaz oldukları elli metre öteden anlaşılıyor. Adamlar(!) küfrü ettikten sonra bayanlar da seyrediyor keselim bu kısmı diyorlar. Yani sadece bayanların duyması problem olabilir gerisi teferruat. Bu kadar rahat adamlar(!) ertesinde çıkıp özelimiz çalındı ayıptır deme yüzsüzlüğünde bulunabiliyorlar. İşte sonra adamın biri gene çıkıyor bu olay Türk spor basınını alakadar etmez diyor. Kendi arasında etmiş diyip geçmeli ve bu zat-ı muhteremin dediği gibi hadiseyi basınla ilişkilendirmemeli miyim? Bir spor kulübünün televizyonundaki laubalilik, saygısızlık, boşboğazlık, rahatsız edici düzeydeki rahatlık, sınırsızlık; bütün bunları yapan bir gazetenin spor müdürüyken hem de nasıl ilgilendirmiyor spor basınını. Nasıl iki kelam edilip kınanmayı göstermelikte olsa haketmiyor?
Mehmet Demirkol’un bu küfür olayına yaklaşımı beni hiç şaşırtmadı açıkçası. Şaşırdığımdan değil yani bu yazıyı yazışım. Benim için artık bir klişe oldu. Ama hala Demirkol’a nasıl desem bir Uğur Meleke muamelesi yapan, onla bir tutanlara da bir nebze ışık olur mu acaba diye yazıyorum. Demirkol benim asla samimi bulmadığım bir yazar. Ve tutarsız bulduğum.. 2007 yılında Macaristan maçı sonrası Emre Belözoğlu basın mensuplarına malum hareketi yaptı. Bugün edilen küfre takmayın kafanıza fazla diye yaklaşan Mehmet Demirkol o dönem başka bir hakaret olayına nasıl yaklaştı dersiniz? Tepkilerin en büyüğünü gösterdi. Ona göre bu adam milli takımdan derhal uzaklıştırılmalı idi. Kaptan olması ise utanç verici bir olaydı, olamazdı. Yazdıkça yazdı. Hadiseden günler sonra, aylar sonra yazdı. Olay öyle bir raddeye geldi ki Emre B. adını maç yazılarında kullanmaz oldu. Terbiyesizliğin kaptanı diye hitap etti. Ve evet Emre de tıpkı Ercan Saatçi gibi özür dilemişti. Ama sanırım durum farklıydı o zamanlar Demirkol için. Vurmaya devam etti. Ne kadar büyüttünüz yahu intihar mı etsin bu adam ne yapsın, özür diledi bitti işte demedi. Tek bir eleştiri yazısıyla yetinmedi vurdukça vurdu. Öyle ki Emre’nin babası artık yeter oğlumun yüzü sivilcelerle doldu stresten dedi. Vurmayın artık tamam öldü diye haber verdi. Bu Türk spor basınının ilgi alanından daha çok Demirkol’un ilgi alanındaydı. Şimdi kimse bana, ama aynı şey değil Emre basına hareket çekti demesin. Ne yani Emre basından birine hareket çekince terbiyesizlik, basın ayağa, kınamalar havada ardı ardına patlıyor; Ercan Saatçi koskoca(!)Hürriyet’in spor müdürü olarak Galatasaray’a küfredince olur öyle arada, boşver bizi ilgilendirmez, geyik o ablası geyik takılma oluyor! Basın yalnızca kendine edilen hakaretlere ses çıkarıyor, diğerlerinde konuyu uzatmamamız gerektiğini hatırlatıp arkadaşlar kapatalım diyor. Bu iki durumda ne fark var ki? Ayıpsa aynı ayıp. Hakareti basın yiyince mi basını ilgilendirir sadece? Peki hakaret eden basından biriyse, hakareti yiyen bir kulüpse? Öyle olduğu vakit hiç sorun teşkil etmiyor, spor basınını ilgilendirmiyor bile. Ne güzel dünya ya! Her şey ne sahte, ne kadar yapmacık, çıkar üzerine kurulu. Unutulur ama bu tutarsızlıklar da diğerleri gibi. Tutarsızlıklar bir değil iki değil zaten. Baksanıza artık Demirkol için ”Fenerbahçeli” Emre terbiyesizliğin kaptanı değil Cantona, aykırı bir yıldız… O unutmuş bile dünü. Hayat enteresan gerçekten. Nereden nereye gelmiş. Emre yaptığı ve yapma eğilimindeki her vukuatıyla, saha içi eşkıyalıkları ile Demirkol’un nazarında anlamaya çalışmamız gereken bir sıradışı futbolcu bundan böyle! 2 yıl önce ise galiba sıradandı her şey şu fani dünyada! Ya da artık o Emre tam olması gereken yerde duruyor. Yani artık Galatasaraylı sıfatını isminin önünde taşımıyor ve hedef tahtası olmaya çok uzak ne yaparsa yapsın. Fenerbahçeli artık çünkü ve daha bir anlaşılır olmalı.
Ercan saatçi’nin terbiyesizliğine yeterli tepkiyi vermeyen sadece Mehmet Demirkol değil elbet bunun da altını çizmeliyim. Şöyle bir medyaya göz attığınızda Mehmet Ali Birand’ından Ali Şen ve Oray Eğinlere kadar herkes olayın büyütüldüğünü söyleyip Ercan aslında şöyledir, Ercan aslında böyledir, iyi çocuktuur yaaa diye korumak için sıraya giriyor. Bu insanların dünyasında olaylar kişilere göre değerlendiriliyor. Bugün kara olan yarın bir güzel ak oluyor. Şu basın nasıl istiyorsa öyle oluşuyor insanların künyeleri. Bu terbiyesiz deniyor o terbiyesiz oluyor, bu ahlaklı akça pakça deniyor birden tertemiz kesiliyor o insan. Dünyaları böyle yanar döner. Kişiyi veya bir mevzuyu nasıl göstermek istedikleri, hangi konunun daha fazla konuşulmasını istedikleri mühim olan. Gerisi geliyor zaten ve bir güzel düzen dönüyor. Biz de kendimizi parçalıyoruz ”aslında 2 ay önce böyle demiştin şimdi böyle diyorsun” , ”dün kızıyordun aynı olaya bugün gülüp geçiyorsun ne iş” diye. Bu bir maskeli balo. Türk spor basının balosu.(Bir çok düzgün kalemi tenzih ediyorum tabii) Maskeli balonun sevgili misafirleri birbirlerinden hiç farkları olmadan dolaşıyorlar ortada. Tutarsızlıkları, samimiyetsizlikleri, ikiyüzlülükleri, çıkarcılıkları, ”renkli kalemleri” ve olağanca sahtelikleri ile salınıyorlar etrafta. Hepsini tanıyoruz ama tanınmadıklarını, binbir surata dönüşen hallerini maskelerinin arkasına gizleyebildiklerini sanıyorlar. Çehrelerini hiçbir maske örtemiyor artık şu zamanda halbuki. Mehmet Demirkol ise 1 mayıs 2009′daki Hacettepe Galatasaray maçının sonunda maç yorumu yapıyor görünerek saatlerce yenilgiyi Lincoln’nün bir no-look pasına yıkmaya çalışarak geçirdiği gün benim için tamamen tarih oldu. Saatlerce bir no-look pas üzerinden bir oyuncuya giydirmek ne derece akıl karıdır, hiç olmazsa insan daha elle tutulur bir sebep bulur inandırıcı olsun diye. Bu denli küçük hesaplarının içinde görünmez oldu Demirkol gözüme. Belki de daha çok görüyorum artık, diğerlerinin maskelerine rağmen yüzlerini görebildiğim gibi Demirkol’un da yüzünü maskesinden seçebiliyorum çünkü. Hala göremeyenler için istikrarlı bir şekilde haftada bir düşmekte maskesi kaçırmayın derim. Cidden çok sıkıldım balolarından da maskelerinden de. Hakikaten bitsin artık şu maskeli balo!
*” Tak etti canıma bu maskeli balo.
Ve onun sahte yüzleri…” Güzel şarkı dinlemekte fayda var.
yazar: milbaro
2 comments Kasım 6, 2009
2009 2010 Şampiyonlar Ligi

4 ncü maçların bitiminde tek temsilcimiz olan Beşiktaş’ ın sadece Avrupa Ligi şansı kaldı. Favoriler bu sefer beklediği puan seviyesinde değiller. Geçen sene Ali Sami Yen stadyumunda oynanan Uefa Avrupa Ligi 3 ncü turu maçında Sabri’ den son dakikada yediği golle elenen Girondins de Bordeaux takımında gözle görülür bir yükseliş var. Grupta 10 puanları var. Genel görünüm Platini’ nin büyük liglerin ikinci, üçüncü ve dördüncülerini değil de şampiyon takımları lige almasının pek yararlı olmadığı yönünde. Zira Unirea Urziceni ve Rubin Kazan hariç başarılı olan da yok bu takımlar arasında. Arsenal, Bordeaux, Lyon, Manchester United ve Chelsea içeride dışarıda başarılı olanlar.
A GRUBU
Bu sezon Bayern Münih’ te transferlere rağmen sakatlıklar dolayısıyla başarısız bir cl sezonu olarak göze çarpıyor. Ribery, İvica Oliç ve Arjen Robben’ in sakatlıkları takım performansını etkiledi. Van Gaal’ in sistemi oturamadan alınan kötü sonuçlar geleceğini muhtelemen etkileyecektir. Bordeaux takım oyununu iyi oynuyor. Deplasmanda dahi sistemden vazgeçmeyen Laurent Blanc istikrarlı futbolun ana sebebi. Kendisini Fransa milli futbol takımı forması giyerken Fransa 98′ de 2. turda Paraguay’ a uzatmalarda attığı golle hatırlıyoruz. Bu gol turu getirmişti. Stoper oynardı. Neyse konu sapmasın. Juventus’ un kaderi ise Chaban Delmas’ tan çıkacak puan veya puanlara bağlı. Yoksa bu aralar pek galibiyet alamayan ve Napoli’ ye 2-0 dan 3-2 maçı veren Ciro Ferrera için zor günler başlayacak demektir.Gerçi bir avantajı daha var. Bir sonraki maç ise Juventus-Bayern Münih. Gruptan çıkma konusunda tam bir final. Seyredilesi maç…
B GRUBU
Beşiktaş’ ın bu kadro kalitesiyle bence tek puanını aldığı grup. Devamlı rotasyon ve kadro istikrarsızlığı başarısızlığı da beraberinde getirdi. Mustafa Denizli Çeşme’ den imza için geri getirildiğinde bence sezon orada bitmişti. Bu sonuçlar da kendisinin ikinci sezon sendromu oldu. Gerçi Denizli’ nin kariyer rekoru kırdığını görüyoruz. 1 puan aldı sonuçta. Wolfsburg ise sezon başında Armin Veh’ i takımın başına getirdi. Geçen sezonki gol sayısını yakalayamadılar. Üzerine de defans bloğunun formu düşünce bu hafta itibariyle Bundesliga’ da 21 gol atıp 19 gol yediler. Deplasman başarıları da haliyle düştü. Cl performansları geçen seneyi düşünürsek pek iç açıcı değil. Tabi Beşiktaş’ ı yenmeleri gereken bir maçta 3-0 gibi net bir skorla yendiler. Buna rağmen Cska’ ya karşı dezavantajlılar. Deplasmanda Cska’ ya gidiyorlar ve Manchester United ile oynayacaklar. Cska ise Man. Utd. maçlarını bitirdi ve 1 puan kazandı. Bu puan onları 2 nci tura taşıyabilir. Beşiktaş ise umarız son bir gayretle bu karmaşadan yararlanıp Uefa Avrupa Ligi biletini alır… Umarız !
C GRUBU
Real Madrid’ de Alcorcos yenilgisinden beri Pellegrini sallantıda. Hadi Sevilla mağlubiyetinde mazeret vardı ama ya Alcorcos ? C. Ronaldo sakatladığından beri takım performansı giderek düşüyor. Higuain forma giriyor ama takıma zor giriyor. Los Galacticos’ a bu performans yakışmıyor. Milan ise kötü başladığı sezonda ise giderek form düzeyini yükseltiyor. Deplasmanda Real’ i 3 gol atarak yenmeleri performanslarının zirvesiydi. Marsilya’ nın nefesi hemen enselerinde ama Fransızlarla kendi evlerinde oynayacaklar. Real maçlarını de bitirdikleri için daha avantajlı olan Milan demek istiyorum ama sonuçta kendi evlerinde Zürih’ e 1-0 kaybeden bir takımda söz ediyoruz. Temkinli olmak lazım. Zürih bu grupta Milan’ a bir süpriz daha yapmazsa Milan çıkar. Marsilya’ nın Zürih’ i 6-1 yendiği maç 6-5 bitebilirdi. Fransızlar defans bağlamında zayıf.
D GRUBU
Chelsea’ nin ezici üstünlüğü bulunan grup. Atletico Madrid eski günlerini mumla aratıyor. Defans kurguları hemen hemen her maçta çöküyor. La Liga’ da ise dipte sayılırlar. Kun Aguero’ nun performansı ise ancak Chelsea’ den bir puan almaya yetti. Diğer puan Apoel’ den alındı ama Vicente Calderon’ da ! Son 10 senede transferden 350 milyon euro kazanan Porto grubu forse eden diğer takım. Grupta dikkati çeken şey ise Apoel’ i evinde yenmek zor. 2 maçta yenildiler ama Chelsea ve Porto’ dan sadece birer gol yediler. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan takımlarının kendi evindeki maçlarda takım performansı seyirciyle birleşince sonuca böyle yansıyor…
E GRUBU
Puansız Debrecen’ in Liverpool’ dan daha çok gol attığı grup (!) Son iki maça girilirken Liverpool ile Mor Menekşeler arasında 5 puan fark var. Rafa iki maçı alayım ve Mor Menekşeler de iki maç üstüste kaybetsin diye dua etmeli. 24 Kasım Salı Fiorentina – Olympique Lyon ve 9 Aralık Çarşamba Liverpool – Fiorentina maçları kritik. Benitez başarı istiyorsa transfer politikasını değiştirmeli. Eğer devre arasında mali kriz içerisindeki Valencia’ dan David Silva ve David Villa Sanchez alınırsa istenen hedeflere yürünebilir. Geçen sezon bu takım premier lig’ de 38 maçta 2 kez yenilirken, bu yıl 11 haftada 5. mağlubiyetini aldı. Transfer olmazsa mağlubiyet serisi artar. Gareth Barry’ e gösterilen ilgi kendisine gösterilmeyince giden Xabi Alonso’ nun boşluğunu Alberto Aquilani ile dolduramadılar. Andriy Voronin, Robbie Keane, Lucas Leiva, Martin Skertel, Daniel Agger, Sotirios Kyrgiakos, Albert Riera, David N’gog, Philipp Degen bence Liverpool kadrosuna yakışmıyor. Benitez’ in hakkını yemeyelim. Ryan Babel transferinde iyiydi kendisi ! Mor Menekşeler’ e ise tebrikler. ikinci tur için 1 puan almaları yeterli. Debrecen ise sempatik takım. Gol yiyor. Gol atıyor. Maçları puan alamasa da zevkli geçiyor. Lyon ise her zamanki gibi isabetli transfer ustası. Benzema gider Lisandro gelir. Lyon para kazanır. Değişmeyen ise OL’ nin ikinci tura kalmasıdır. Grubu da muhtemelen lider bitirecekler.
F GRUBU
Kaotik ortam. Kurban Berdiyev ve tespihinin Barça’ dan 4 puan aldığı grup. Bu işin şakası ama Rubin iyi takım oyunu ve biraz da şansın yardımı ile Nou Camp’ dan galibiyet ile döndü. Gökdeniz galibiyet golünü atarak sevinç yaşattı. Rus futbolunun Zenith ve Cska Moskova ile başlayan yükselişi Rubin Kazan ile devam ediyor. Oligarkların harcayacak parası çok sanırım. Konuya dönelim. Berdiyev’ in bu maçta geçen sene Guus Hiddink’ in Chelsea ile cl yarı finalinde aynı stadyumdan beraberlik çıkarttığı taktiği uyguladığını düşünüyorum. Kendi evlerindeki maçta ise Bukharov ve Alejandro Domingues biraz dikkatli olsaydı Pep sadece soğuktan değil gerçekten donabilirdi. Aklıma gelmişken Domingues’ in bir senesi daha var Rusya liginde. Sonra üç büyük ligin yolunu tutar. Maç sırasında bir ara kendi başına Barça’ ya kafa tutan bu yeteneği birileri görmüştür herhalde…
Karışıklıktan faydalanan İnter ise son 5 dakikada son sıradan birinciliğe tırmandı. Dinamo Kiev ise son iki maçta İnter’ e karşı sergilediği defansif performansını sorgulamalı. Jose ise Pellegrini umarım gitmez diyeceğine kendi maçlarına bakmalı. Moratti bu harcamalar sonucunda daha iyi bir grup performansı isterdi herhalde. Barça’ nın cl deplasman performansı ise endişe verici. Bu beraberlikler başa iş açabilir 1 nci ile 4 ncünün arasında 2 puan fark olduğu grupta. Bundan sonra gruptaki her maç kritik !
G GRUBU
Unirea Urziceni’ nin peri masalı devam ediyor. Onofraş Rangers karşısında sadece 1 puanı getiren golü değil 2 nci tur umudunu devam ettiren golü de attı. Ancak son iki maçı Sevilla ve Stuttgart deplasmanlarında. Maksimum dezavantaj. Yine de Rangers’ ı deplasmanda 4-1 yenerek sükse yaptılar. Gol attılar veya yediler fark etmez ama futbol oynadılar. Tebrik etmek lazım. Stuttgart ise zeki ama çalışmayan öğrenci. Soruların gelmesini bekliyor herhalde. Evlerindeki Unirea maçı son şans. Sevilla ise bildiğimiz gibi. Bu grupta onların ortalama performansı 2 nci turu yakalardı zaten. yakaladı da. Rangers ise ikide bir ” bana ne ben premier lige gidicem ” edebiyatından vazgeçip transfere bakmalı. Grup maçlarındaki başarısızlıkları alışkanlık olmak üzere.
H GRUBU
Gunners büyüleyici. Ertem Şener’ in dediği gibi çoluk çocuk dünyaya kafa tutuyorlar. Olimpiyakos ve Standart Liege ile ikinci bilet yarışı kızışmış durumda. Liege - Olimpiyakos maçında aralarındaki fark Sinan Bolat idi. Zico bu maçı alırsak 2 nci turdayız demişti. Şimdi dengeler değişti. Arsenal ile maçları biten AZ 67 dahil üç takımın da şansı var. Tabii Arsenal’ in de grubu son maça kadar bırakmaması lazım. Sempati duyduğum Zico’ ya başarılar…
Add comment Kasım 5, 2009
Nerel Oloyur Ahyan?
Üzgünüm ama belirtmeden geçmek istemiyorum. Başlıkta yanlışlık veya klavye sürçmesi gibi bir durum sözkonusu değil. Siz deyin ironi ben diyeyim tasvir. Hoş; ironi olduğunu söyleyecek kapasitede olduğunuzu da zannetmiyorum ya, neyse. ( Yarası olan gocunur ) ( Algıda sıkıntı yaşayan arkadaşlara daha önceki yazımda bu sorunu giderecek kendime has taktiklerim olduğunu söylemiştim )
Bu yazının başlığı gibisin, böyle bir girift, bir burada ne yapmam lazımdı ya öff şimdi birine danışsam rezil olurumki kaygısı içerisindecilik, bir cool görüneyim de adam sanılayımcılık, bir itibar göreyimcilik, sahiden de ” neler oluyor ayhan ? “ Türk futbolunun son 10 yılında en büyük gelişimi gösteren adamı olarak Arda Turan’dan daha büyük saygı uyandırıyorsun bende. Senin başardığını,bu ülke futbolunda başarabilecek bir Türk futbolcusu daha tanımıyorum. Ben zamanında forvet oynardım ama ne hikmetse kaleci oldum, hiç de sırıtmadım kalede. Bir süre sonra da kaleciliği bırakıp basketbola başladım. Aslında senden daha büyük saygı uyandıracak bir şahsiyetim ama şu an megalomanlığı hortlatmanın alemi yok.
Kendi anlatamından dinledik bu günlere nasıl geldiğini. ” Baktım ki takımda savunma yönü gelişmiş bir orta saha adamı yoktu, ben de bu işi layıkıyla yapacağıma inanıp savunma yönümü geliştirmeye çalıştım formayı giyebilmek için ” mealinde çok da güzel özetlememiş miydin de biz de duyunca duygulanmış, örnek alınası bir adam, mihenk taşı olacak bir felsefe demiştik. Sen şu übersikimsonik hayatta, amı götü kaybetmiş falafoş beyinlilerin mentoru olacak nitelikte bir adamdın, ki hala öylesin. Hoş o falafoş beyinliler senin böyle bir misyonu onlar için yansıttığını da farkedemez ya, neyse. Şüphen olmasın ki; içimizden bazıları, bu gelişim sürecini ve bu günlere nasıl geldiğini iyice idrak etmiş bulunmakta olup, gidiş yolunu belki iş arkadaşlarına, belki çocuklarına, belki de uzun uzadıya topluma ulaştıracaklardır.
Dolaylamanın en sevdiğim yanı bu işte. Bir hareketin, bir söylemin, bir kıvılcımın akıl almaz derecede çevreyi ve toplumu etkileyebilmesinin kapılarını aralıyor. Bu da bakış açısını doğuruyor ve yüzlerce, binlerce, milyonlarca açı ortaya çıkarak sana göre süt, bize göre çikolata oluyor.
Ve ilginçtir ki; bu müthiş gelişim sürecinin şalterini kapattın sen Ayhan. Buraya kadar gelişebiliyorum, ötesi yok diye bağırıyorsun resmen. Bizler, tribünde gördüklerin ya da ekranları başında seni izlediğini düşündüklerin, bu eylemleri sadece ve sadece pragmatist, opportunist ve egoist olduğumuz için gerçekleştiriyoruz. Senden ne kaptıysam kaptım, baktım ki artık birşey kapamıyorum, her hareketin gözüme batmaya başlar. Ya aga, bu adam aslında böyle böyleymiş de biz görememişiz demeye başlarız. Daha açık olayım, Kadıköy’de oynanan maçın ikinci yarısında Arda’nın oyundan alınmasından sonra kenar yönetime ” neden Elano değil de Arda’yı oyundan aldınız ulan ” diye gider yaparmışçasına sıçıp batırdın. Maçı birlikte izlediğim adamlardan biri çemkirse ” hassiktir lan ” derim ama cümbür cemaat ” yeter artık Ayhan ” diye homurdanıyordu. Harbiden de yeter. Neler oluyor Ayhan?
Sen ki, sakatlandıktan sonra 2-3 hafta boyunca takım doğru dürüst hücuma çıkamıyor diye bir zamanlar mumla aradığımız adamdın. Sen ki, saha içi talimatlarınla takımı geriden yönlendirebildiğini söylediğimiz tek adamdın. Sen ki, Arda kendini yalnız hissediyor senin yokluğunda ve bu kaptanlığı kaldıramıyor diye yorumlar yaptığımız Arda’nın saha içindeki yegane destekçisiydin. Şimdi ise hiç ama hiç öyle düşünmüyorum, çünkü senden kapabileceğim ekstra birşey kalmamış artık Ayhan. Naçizane bir taraftar olarak bana katacak herhangi bir bakış açısı yokken, takıma ne katabilirsin ki? Sahi ya, abiliğin var. Servet gel koçum, Arda gel aslanım, Aydın yanaş bakayım yamacıma, Mehmet olaya müdahil ol bakayım, şimdi çocuklar, bu Elano kim, Baros kim, Keita kim? Ulan biz it gibi mücadele ediyoruz ama bütün taraftar onlara bağırıyor. Ne iş lan bu? Ya bu Linderoth 2 sezondur yatışlarda ama parasını tıkır tıkır alıyor, buna ne demeli? Tavrımızı koyalım çocuklar, biz bu kulübün neferleriyiz, onlar nesi? Büyüksün Ayhan abi.
Bu düşüncelerim doğru olmayabilir, köküne kadar saçmalıyor olabilirim ama ya Ankaragücü maçındaki tavırlarınıza ne demeli? Fenerbahçe maçındakiler ne olacak? Ben çıkarımlardayım, sen nerelerdesin Ayhan ve tayfası? Florya’da antrenman esnasında iki yönetici Arda ve Ayhan ile görüşme yapmak için odaya geçiyorlar ama 10 dakika sonra Ayhan’ın odadan çıkıp Florya’dan ayrıldığı gözleniyor. Ertesi gün remi sitemizden yalanlama geçiyor ama haberi yapan muhabir bu konuda şahitleri olduğunu belirten bir yazı ile cevap veriyor. Kolay kolay bu tür haberlere inanmayan ben bile, ” acaba ” diye duraksıyorum. Duraksamamın sebebi de belli; Ankaragücü ve Fenerbahçe maçlarındaki tavırlar. Hadi diyelim ki ben paranoya yapmışım, götümden uyduruyorum. E o halde Sivasspor maçında, herhangi bir sakatlığın olmamasına rağmen neden yedek kulübesinde oturttular maç boyunca?
Bildiğim tek şey var, teknik ekip ve yönetim ne yapıyorsa takımın salahiyeti için yapıyor. Yarın çıkıp Arda ile Servet’i X takıma sattık, yerleri en iyi şekilde doldurulacaktır, Ayhan süresiz kadro dışı, Hakan Şükür sportif direktör olarak takımın başına getirildi, Linderoth ile sözleşme uzatıyoruz dese sesimi çıkarmam. Artık biliyorum ki benim ve birçok taraftarımızın vizyonu, teknik ekibimizin ve yönetimimizin vizyonunun kareköküdür. Ayhan mı? Bu saatten sonra; ” beni ne ilgilendirir. “
Bu arada ” abi sen de ne çabuk adam harcıyorsun yeeaa, görmüyor musun adam canını dişine takarak oynadı, bu kulübe bir sürü hizmetleri oldu ” diyerekten vefaya işaret edenler, semt ulan o semt.
Add comment Kasım 4, 2009
Marduk – Futbol – Dedikodu
Ben bilmem beyim bilir sözünden yola çıkarak beyim kelimesinin yerine Mayalar’ı monte ettiğimizde 21 Aralık 2012 tarihinde ” Marduk geldi hepimizi sikti ” olayına tanıklık etmiş olacağız. Olayları daha geniş bir yelpazeden araştırmak isteyenler interaktif dünyanın imkanlarını kullanarak marduk ile ilgili birçok bilgiye rahatlıkla ulaşabilirler, ben buradan bahsetmeye başladıkça götümün derdine düşüyor, acaba acıtacak mı diye daha fazla düşünmeye başlıyorum. O yüzden kendi açımdan değil de ” türk futbolu ” açısından ele almaya karar verdim bu olayı.
Seneye Türk Telekom Arena’nın inşası sonlanıyor, negzel. Yıllık 70 milyon euro gelir elde edeceğiz. Yayın gelirleri, gs store gelirleri ve şampiyonlar ligi gelirlerini de hesaba katarsak stat gelirlerimizle birlikte 90 milyon papele çıkıyor. Ooo tamamdır, amına koyarız ortalığın, getirtemeyeceğimiz futbolcu kalmaz. Teknik ekibimizi de bünyemizde tutarsak, 2014 yılında şampiyonlar ligi’nde final oynarız. Yarrağımı oynarız, marduk’u ne çabuk unuttunuz amına koyayım.
Türk futbolu ilk defa gelişmeye ve çağ atlamaya bu kadar yakınken marduk çıktı başımıza. Üzücü bir durum ama kısfmet, ne diyelim. Güzide köşe yazarlarımız, sırf boğazın karşı yakasında konuşlanan takımın taraftarlarını kızdırmak için başarılı olmasını can-ı gonülden istediğimiz galatasarayımız, bu duyguyu bize yaşatamayacak. Neden? Sırf bu Mayalar’ın takviminin 2012 yılında son buluyor olup Marduk gelecek hepimizi sikecek dalgasından. ” Tüh ya, ulan Marduk ne güzel kızdıracaktık fenerbahçelileri, neden geliyorsun ki yeeaa ” şeklinde hönkürmeleri duyar gibiyim. Hiç şaşırmadım. Neden şaşırayım abi, bizim taraftar takımın başarılı olmasını sırf fenerbahçelileri kızdırmak için istiyor, gerçekten başarılı olmasını istediği için değil.
Loser, asosyal, toplumdan soyutlanmış olan bir sürü insan bu ezikliğini gidermek için tutmuyor mu galatasaray’ı ya da barcelona sempatizanı olmuyor mu sırf bu sebepten? Güçlünün destekçisi olayım ki kazandığı zaman egom tatmin olsun mantığı ağır basıyor işte. Az kaldı ama, Marduk sizi de es geçmeyecek.
Bir zamanlar Hakan Şükür yüzünden gelişme sürecini paso erteleyen Türk Futbolu, şimdi de Marduk ile karşı karşıya. Hakan Şükür yüzünden neden mi gelişemedi? Şişir topu, Hakan indirsin, Arif koşsun tamamlasın ya da o koşsun bu koşsun tamamlasın. Sistem bu; Şişir Hakan’a. Hani lan bloklar arası bağlantı, hani lan kollektif futbol. Hadi Galatasaray’da Hagi vardı, Popescu vardı ama ya Aanadolu kulüplerinde? Anadolu kulüplerinde görev yapan teknik direktörler bu sistemi benimsediler, çünkü onların Hagi gibi Popescu gibi adamları yoktu. Al forvete uzun boylu bir adam, defans topu şişirsin, o uzun boylu adam indirsin ve 3. bölgede iki üç kişiyle tehlike yaratalım, belki atarız. Hal böyle olunca da futbolumuz Ömer Üründül vizyonu kazanamadı halliyle. Ah Ömer abi seninle çok taşşak geçtiler ama vizyonunu anlayamadıkları için, hiç takma kafana, ben anlıyorum seni. Mucks bu arada.
Şimdi fiestacıların, boğa güreşçilerinin ülkesinde futbolda devrim gerçekleştirmiş bir adam gelmiş Galatasaray’ın başına, tam da senin istediğin gibi top oynatacak, bu ülkeye futbolu öğretecek ama o da ne? Marduk çıktı başımıza, hay amına koyayım dememek işten değil. Neyse en azından önümüzde 2 sene var, bari bu son 2 senemizin keyfini çıkaralım, ot geldiler ot gitmesinler diyerek eşe dosta, çoluk çocuğa futbol anlatalım diyerekten interaktif dünyaya attık kendimizi. Hoş bir platform da bulduk, bir süre takıldık ama olmadı, kalitefililerin mecrasına düşmüşüz.
İstifa ettim geçenlerde, daha fazla uğraşamadım, yazdığım tüm yazıları da tek tek sildim. Herkes hakettiğiyle yaşıyor Ömer abi, merak etme. İstifayı verdikten sonra geçen süre içerisinde gördüm ki olmuyor, Galatasaray adının geçtiği yerde işlerin piç edilerek platformun koskoca bir hiçliğe doğru sürüklenmesine gönül el vermiyor. Birkaç değerli arkadaşın da arkasından atıp tutulmuş, içim acıdı. Başlığa dedikodu kelimesini eklememin sebebi de bu Ömer abi. Marduk dedik, Türk Futbolu dedik ama kişisel dedikodular hız kesmiyor. Futbolun gelişim süreci, bu süreçte yapılması gerekenler, bizim üzerimize düşen görevler, maç öncesi analizler, maç sonrası analizler hakkında tek bir kelime edilmezken, Marduk 2012 yılında gelip hepimizi sikecekken kişisel dedikodularla günü gün etmeye adamışız kendimizi, yazık. Bir gün bu bloga da iflit olup gidersem ve giderken de yazılarımı silersem aptal ve şovmen ilan edilir miyim? Bırakırsam yazılarımı taşşak geçerler mi yazılarımla? Ulan ben Marduk diyorum, adamlar Cassio Lincoln devre arasında dönüp Elano’nun yerine oynasın diyorlar. Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı diyen atalarını da görmezden geliyorlar. Bir tek 10 Kasım, 29 Ekim gibi özel günlerde anıyorlar. Bir de bunların bir mottosu var Ömer abi, ” Ata’m izindeyiz ” diyorlar. Evet Ömer abi, hakikaten de izindeler. Kafa izninde.
Elano tırtmış, Franco zırtmış, gitsin bunlar diyorlar. Bari gönderilsin de, yönetimi göreve davet etmiş ol. Bir de bu yöneticiler ve Rijkaard futbolcudan anlamıyor, sanal dünyada iki tuşa basabilen adam elano, franco gitsin diyor. Neden gitmesini, gittiği taktirde nasıl hareket edilmesi gerektiğini söylemeden tabi. Tayyip gitsin, e tamam gitsin gitmesine de, yerine kim gelsin onu da söylesene. Söyleyemiyorsan, gitmesini isteme sebebin de hiç inandırıcı ve rasyonel olmaz. Aslında kafaya takılacak şeyler değil bunlar, Marduk düşündürüyor beni. Türk Futbolu’nun gelişim sürecinin önündeki en büyük engel olan Marduk. Bir nesil uefa kupası’nın alındığını görmüş olduğu için kendini şanslı hissederken, göremeyenler ve gördüğünü zannedip o duyguyu idrak edemeyen şimdinin 19-20 yaşlarındaki danone nesli zerre kadar üzülmüyordur. Üzülmezler abi şaşırma, hepsi 150 gramlık et parçasının peşinde. Upskirtçü, Beyaz pantolonun altından, düşük bel üstünden g-string röntgenciliği, göğüs çatalı otuz biri ( italyan 31 i de deniyor, anlaşılması için göğüs çatalı 31 i yazdım ) ve ağza vermecilik peşinde. Ha Galatasaray kazanınca, takımın galip gelmesinden çok rakip takım taraftarlarını kızdırma fırsatını yakalayacağı için sevinir.
Şimdi düşündüm de Marduk olayı hiç fena olmayacak gibi görünüyor. Bu tipler yüzünden Türk Futbolu, akabinde Türk Spor Basını gelişimini tamamlayamıyordu. Kaostan beslenenler ve rakip taraftarı kızdırmak için elde edilecek olan başarıya odaklananlar Marduk sayesinde gidecek, 22 aralık 2012 günü yeni ve daha iyi bir hayat başlayacak belki de. Ulan Marduk, bakış açısına göre kendini sevdirdin ya, gel amına koyayım gel. Sırf şu futbolun içinden karton taraftarlar ayıklansın, sırf şu futbolumuz bir arpa boyu yol alsın diye gel. Türk Telekom Arena’ya dokunma, zira yıllık gelirimizi 70 milyon dolara çıkaracak ha, buradan amına koydurtma durduk yere. Gel şu, Hasan Şaş’ın bahsettiği ” anlatsam insanlar galatasaraylılığından soğur ” cümlesindeki galatasaray’dan soğuyacak karton taraftarları ayıkla.
Add comment Kasım 3, 2009
ali sami yen’de rapsodi
geçen hafta kadıköy deplasmanında oynanan maçta ve alınan sonuçtan sonra müthiş bir psikolojik deprem yaşayan galatasaray camiası, haftaiçi ziraat bankası türkiye kupası maçı için bucaspor ile karşı karşıya gelecekti. aman moralleri bozulmasın, sinir şıtres sonucu götlerindeki kıllar ağarmasın, kewellımız gülsün, ardamız sakal bırakmasın gibi duygusal sismik hareketler yaşayan taraftarımız hep destek tam destek parolası ile baros’unun ayağı kırılmış, keita’sı 3 maç ceza almış galatasaray’ının her daim yanında olduğunu göstermek için ali sami yen’deki yerini almıştı. garip bir futbol ile bucaspor maçı 2-1 kazanılarak iyileşme sürecinin çabuk atlatılacağı sinyallerini veren takım, tobias linderoth’un 60 dakika boyunca sahada kalmasıyla birlikte en büyük kazançlardan birini elde etmiştir. moralin kralı, hasosu, ağababası budur bir bakıma. ki o linderoth; forma savaşı içine gireceği mevkidaşlarının 2 sene boyunca atamadığı pası, 2 sene boğuştuğu sakatlıklardan sıyrılıp laaaak diye atıvererek ” şimdi siktim belanızı ” tadında galatasaray’ın rakiplerine müthiş bir gözdağı vermiştir.
konu biraz linderoth’a kayacaksa da koydum kaymayacaksa da. banane abi, 2 senedir bekledim bu adam ile ilgili bir şeyler karalayabilmek için. e şimdi de arkadaşlar gel baba bizim bloga yaz taşşağını yiyeyim deyince fırsat bu fırsat yazıyorum. – yazar burada kendisini bloga davet edenlere teşekkür etmektedir – bilmiyorum adını ve stilini hatırlar mısınız ama galatasaray erkek basketbol takımımızda 2000 – 2004 yılları arasında forma giymiş ” kelepçe ” lakaplı yiğit özmen denilen bir adam vardı. lakabından da anlaşılacağı üzere savunduğu adamı sahada kilitlerdi. o adam bunalıma girer, oyundan düşerdi. linderoth’u en iyi tanımlayan kelimelerden biri bu olsa gerek; kelepçe.
tek top oynama konusunda orta sahada hücuma dönük oynayan birçok oyuncudan eksiği olmayan defansif orta saha adamı, fm midir cm midir her ne sikimse oynayarak ” hacı futbol benden sorulur ” edalarında gezinen arkadaşların anlayacağı dilden söylemek gerekirse; bir dmc den de ötesi. nasil diyor siz espana? mes qué un club mü? işte bu adam da mes qué un dmc. oyun kurabiliyor, adam kilitleyebiliyor, adamını savunarak oyundan düşürebiliyor, bir bakmışsın 1. bölgede savunma yaparken ” topu kaparsam nereye/kime atmalıyım ” sorusunun cevabını arıyor aynı zamanda. sakatlıkları tamamen atlattıysa vay rakip futbolcuların haline. bu sene keita’dan sonraki en büyük transferimiz. önümüzdeki 2-3 senenin kadrosunun kilit adamı. borcumu ödeyeceğim derken, ne demek istediği gayet net bir şekilde anlaşılıyor sanırım. anlayamayanlar varsa da beri gelsin, algı sorununu giderme konusunda kendime has taktiklerim var, acısız ve de ağrısız.
dün oynanan sivasspor maçında ise ilk 11′de çıkar diye beklemiştim, beklediğimden daha şukela bir orta saha ile çıktık sahaya. ne zamandır barış, mehmet topal ve mustafa sarp’ın aynı anda oynadığı zaman neler yapabileceğini görmeyi düşlüyordum. gördüm de. ( burayı metin özülkü küfrü tarzında okuyun ) valla amına kodular ortalığın. nasıl ki önünde keita oynayınca kendine gelen bir sabri sarıoğlu izlediysem, yanında mustafa sarp ve barış özbek oynayınca kendine gelen bir mehmet topal izledim. servet ise orta sahada görev alan üçlünün işini kolaylaştırması dolayısıyla çok daha rahat bir maç çıkardı gökhan zan ile birlikte. gökhan zan benim gözümde fernando meira’nın bonservis ücreti ödenmeden alınanıdır. şimdi diyorlar ki; sivasspor kötüydü, atak yapacak hali bile yoktu. ulan hepiniz ayar yemiş mehmet barlas bakışı ile sürreal pornografinin magmasındasınız haberiniz yok. biz yine de bakış açısı diyoruz ve geçiyoruz ama unutmadan bu tarz söylemler ya da yorumlar yapan arkadaşların ” vintage point ” adlı filmi izlemelerini şiddetle tavsiye ediyorum. okuduktan sonra da yorumlarını imkanlar el verdiği sürece mail yoluyla iletmelerini rica ediyorum.
arkadaşlara daha önce de söyledim rijkaard’ın bir bildiği vardır taktiği ile oynuyoruz diye. kimse boşuna kasmasın sistem budur ağğbi, dizilişimiz de budur diye. bırakın kardeşim, galatasaray’ın başında futbolu senden benden ve 70 milyondan daha iyi bilen bir adam var. geç ekran karşısına ya da git stada seyret, ben öyle yapıyorum ve bu şekilde stres dolayısıyla götümde çıkan sivilceler de geçti.
ey xvideos.com, xhamster.com müdavimleri, ey elizabethçi, elanorcu masturbatif ergen nesil; bırak eczane eczane dolaşıp sebamed tedarik etmeyi, bırak, sivilcesavar olarak size önereceğim isimler; galatasaray yönetimi, rijkaard – neskeens, sabri sarıoğlu, linderoth, keita, mustafa sarp ve gökhan zan.
ey bu masturbatif neslin biyolojik babası, organik kan bağı 1. dereceden abisi, 25 – 40 yaş grubu galatasaray taraftarı; dün sivas maçında sahadaki galatasaraylı futbolcuların doğaçlamaksızın gerçekleştirdiği rapsodik eylemine aynı şekilde eşlik ederek sadakatinden ve metanetinden ödün vermeden sezon sonuna kadar sabret, zerre kadar şüphemiz yok ki sezon sonunda bu rapsodinin galası var.
Add comment Kasım 2, 2009
1 Kasim 2009 Sochaux Paris Saint Germain maçı

Fransızların deyimiyle Mevlüt Erding yani bizim bildiğimiz Mevlüt maçın adamı oldu. Hem de uzun bir süredir sakat olup sahalara yeni döndüğü halde. Paris Saint-Germain 5 maçtır kazanamıyordu. Ortada bir domuz gribi vakası vardı. Marsilya maçı ertelenmiş ve 3 oyuncuda domuz gribi teşhis edilmişti. Oyuncuların otobüslerin içinde dahil maske ile dolaşması, maçlara seyirci alınmasının yasaklanması veya liglerin belli bir süre ertelenmesi gibi önerilerle basın kaynarken Psg orta sıralarda yer alan Sochaux ile deplasmanda karşılaştı. Maç bir süre ortada gitti. Luyindula’ nın düşürülmesi ile kazanılan penaltıyı Mevlüt kaçırdı döndü dolaştı Clement tamamladı. Skor 0-1 oldu. 56′ da Chantôme, Jallet’ in asistinde farkı ikiye çıkardı: 0-2. Mevlüt 75′ de skoru 3 ledi. 87′ de Dalmat Sochaux’ nun şeref sayısını kaydetti. İlk goldeki asist sahibi olan Luyindula 88′ de skoru ilan etti : 1-4. Psg’ nin eli bir süre rahatlamış oldu böylece. Mevlüt’ ün gollerine bir süre devam etmesi ve bundan sonra en az imza törenindeki kadar sağlam olması dileğiyle…
Add comment Kasım 1, 2009
1 kasim 2009 Villarreal Tenerife maci

Sarı Denizaltının Su Üstüne Çıkışı
Pellegrini ile geçen iki yıl masal gibiydi. İnter’ i eledikleri şampiyonlar ligi maçları efsaneydi. Herkesin sempatisini kazanmışlardı. Ta ki bir sezon boyu gol atamayan forvet (!) oyuncusu Nihat Kahveci’ yi babaocağına göndermeden önce. Onun yerine Nilmar geldi. Şakaydı bu sadece. Pellegrini gidince oluşturduğu şato çöktü. Villarreal ilk 7 hafta kazanamadı. 6 ncı haftada 75 dakika 10 kişi oynayan Espanyol’ u yenememeleri öz güven kaybının işaretiydi. Ernesto Valverde tartışılıyordu. Stres üst seviyedeydi. İşte böyle bir ortamda önce 25 Ekim 2009 Villarreal-Malaga La Liga maçını 2-1 kazandılar. Sonra da Tenerife’ ye patladılar. Goller :16′ [1 - 0] j. llorente, 48′ [2 - 0] r. pires, 52′ [3 - 0] g. rossi, 53′ [4 0] j. llorente, 89′ [5 - 0] r.g. cani. Joseba Llorente maçın yıldızıydı. Artık sarı denizaltının su üstüne çıkıp geleceğe daha ümitli bakma zamanı…
Maçın golleri için:
Add comment Kasım 1, 2009
1 Kasım 2009 Birmingham City – Manchester City maçı

Mcfadden’ ın penaltısını eski Newcastlelı file bekçisi Shay Given kurtardığında dakikalar 57′ i gösteriyordu. Nigel de jong ise penaltıya sebebiyet veren Manchester City oyuncusu olarak hak ettiği sarı kartı görmüştü. Given penaltıyı kurtardı. Top döndü dolaştı. De jong’ a geldi ve bu sefer de Mcfadden onu düşürüp kontra atağı kesti. Bir sarı kart da o gördü. İlerleyen dakikalarda ikisi de oyundan çıktı. Çoktan hikayesini yazdıkları maçı kenardan izlemek üzere… Maçtan da gol sesi çıkmadı.
Add comment Kasım 1, 2009
BatManu ( Ginobili )
Bu yarasanın salona nasıl girdiği vesaire konuşuladursun. Fakat artık yeni bir misyonu daha var bu adamın. Yarasa Avcısına çıkıverdi bir anda adı. Severek takip edeceğiz. Yarasayı bloklayarak yere seren NBA tarihindeki tek adam. Bu hareketi bile izleyenlere ve salondakilere fazlasıyla heyecan kattı. Neşeli bir an insanlar adına. Tabii ki bu neşeyi bloklanan varlık adına söylemek pek mümkün olamayacak. ( Spurs & Sacramento)
Add comment Kasım 1, 2009
Biraz spor dışına çıkalım#1

Muhtemelen Teoman’ ın bu fotosundan çoğu kimsenin haberi yoktur. Lise yıllarından herhalde…
Add comment Kasım 1, 2009
Çılgın Taraftar Dövmeleri#2-Liverpool FC
You will never walk alone tezahüratının hakkını veren taraftar…

Add comment Kasım 1, 2009

























