Özel Hayat Mı O Da NE?

Duymayan kalmadı sanırım. Arda sevgilisi ve arkadaşları için bir sinema salonunu kapattırmış. Bir gün boyunca bu konuşuldu bilimum forum, sözlük ve sitelerde. Ha tabii sevgili medyamızda da! Şüphesiz daha da konuşulur bu gereksiz hadise. Gereksiz çünkü bizleri ilgilendirmiyor. Arda’yı tanıyor olmamız, onun halka mal olmuş olması onun yerli yersiz her şeyini yargılayabilme hakkını bizlere vermiyor. Çünküsü de, açıklaması da çok basit; özel hayat! Özel kavramı hakkında pek fikrimiz yok maalesef toplumca. Daha bir gün önce FOX  Tv çok büyük bir iş yapmışçasına, buzladığı görüntülere arkadan eşlik eden iğrenç bir dış sesle, katil yakalamış haberci havasında Jo’nun gece dışarı çıkma görüntülerini yayınladı. Prim, reyting bütün bunlar biliyoruz da. Azıcık insan olmak da zor olmasa gerek. Futbolcunun da dışarı çıkan, gezen bir yaratık olduğunu bilmek istemeyenler varken, insan olmak zor. Hassasça yaklaşmak olup bitenlere, normali anormalleştirmemek zor işte, kahretsin kokuşmuş medyayla zor! Bir futbolcu dışarı çıkamayacak, çıktığı için ‘hain’ ilan edilecekse, tez vakitte kapatalım futbol denen oyunun dükkanını. Getirin şu kilitleri, vallahi getirin! Gına geldi yahu aynı teranelerden.

Hadi medyanın özelden anladığı ve futbolcunun özeline biçtiği paye bu kadar. Peki biz taraftarlara ne oluyor yahu! Arda’nın sinema kapatmasındaki biz taraftarlarca sorun teşkil eden kısım nedir? Nedir bu vıcık vıcık edilen meselenin bize kattığı/katacağı? Halbuki aslolan saha içinde olanlardır. Pek umursanmasa da doğrusu bu. Arda saha içinde yapamadığı onca şeyle eleştirilmek yerine saçmasapan bir mevzunun başrolü yapılıyor. Taraftarın alanı değil ki bu. Arda’nın sevgilisine sevgisini gösteriş şeklini kendimizce görgüsüzlük, kıroluk veya güzel bir jest olarak yorumlayabiliriz tamam. Ama tutup da bu durumu sorgulayıp konuyu kaptanlık ve saha içiyle bağlamak da neyin nesi? Arda’nın sevgilisiyle yaptıklarından bize ne yahu? Kaptanlığı da saha içi performansı da bu olayla ilgisiz demeye gerek mi var? Neyin kavgasıdır bu? Arda son dönemlerde kilo aldı, etkili şutları hala yok, çalım sevdası aldı başını yürüdü, mental eksikliler gırla… Bunlar konuşulacak asıl konular, taraftar açısından. Ve asıl bunlar doğrultusunda kaptanlığının getirisi/götürüsü  neden sonuç çerçevesinde değerlendirilmeli. Çünkü Galatasaray kaptanının görevi saha içinde performansını en üst seviyede tutmak ve takımına gönülden bağlı olmaktır. Öyleyse sinema kapattırması şu durumlardan hangisini eksi yönde etkiliyor? Ne zaman alakasız konuların ekseninden kurtulacağız bilmiyorum. Bir şeyi de ölçüsünde yapmayı ne zaman becereceğimizi biliyorum ama; hiçbir zaman. Evet ölçü konusu bizde umutsuz vaka. Ya hep ya hiç var bizde. Gri rengin varlığından dahi haberdar değiliz. Hemen kaharamanlar doğururuz zihinlerimizde ve yine hemen çekip kafasına sıkarız kahramanlarımızın. Enerjimizi harcadıklarımıza baktıkça üzülüyorum futbol adına. Bir süre sonra futbol konuşabilirliliğimizin ne seviyede ve çeşitte olacağı ise muamma. Güzele dair, iyiye dair her zerre azalıyor etrafta.

Arda’yı yıpratmak yersiz, o kendini fazlasıyla bu mevzu dışında yıpratıyorken hem de. Çünkü her Türk futbolcusu gibi aşırı duygusal bir yapısı var. Duygularının yürüttüğü adımları var onun. Daha da duygusal anlamda hırpalamanın zarardan başka ne getirisi var ki. Duygusallığı zaten ona fazlaca zarar veriyor. Tam bu noktada duygusallığın nesi kötü denilebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum . Bu işi yapanın az da olsa profesyonelleşmeye ihtiyacı var. Yalnız doğuştan x takımlıların profesynelliği değil bahsettiğim tabii. Harbisinden bahsediyorum. Çünkü duygular fazlaca işin içine maydonoz olduğunda sağlıklı kararlar vermesi zorlaşıyor. Futbolu bazında söylüyorum. Ki bunun örneklerini de gördük. Kafasına taktıklarının onu saha içinde sistemden dışarı fırlatışı, saha dışında da demeçleri olgun görüntüsü altındaki hassas Arda’yı gösteriyor. Ama sıradışı insanlar farklıdır. Onun bamteli de duygusallığı işte. O yüzden Arda’nın Galatasaray’a en yararlı seviyeye gelmesi, o seviyeyi kaybetmemesi mevzusunda; hocasının, yönetimin, Arda’nın görevleri olduğu kadar taraftara da görevler düşüyor. Yanlışlarını eleştirmeyelim demiyorum. Aksine eleştirmemek yanlış, eleştiri geliştirir insanı. Amma velakin sevgilisiyle arasında olanları eleştiri çerçevisinde görmememiz, çerçeveleri kalınca çizip sınırımızı bilememiz görevlerimizden biri sanırım. Öyle değil mi kardeşşş?

Add comment Şubat 10, 2010

Lucas & Emre

Meira gittiğinde aşılmaz büyüklükte bir depresyona girmişti bünyem. Onun satılması her şeyiyle Galatasaray yönetiminin geçen sezonki en büyük yanlışıydı. Satılmasının yanlışlığı, satıldığı dönem düşünüldüğünde iki katına çıkıyor ayrıca da. Geleli 7 ay olmuştu. Ve evet bekleneni tam olarak verememişti. Ama bütün bunlar onun Uefa dönemecinin en uçurumlu virajında gönderilmesini mantığa bürüyemiyor ki. O dönem çok sevinenler oldu bu satışa. Ama gördük ki bu karar; bir otobüsün yolun yarısında frenini bozup, hala gideceği yere sağ sağlim varabileceğini sanmasından farksızdı. Tosladık tabii doğal olarak frensiz biz de. Toslamanın tek olmasa da sebeplerinden biridir bu transfer. Hepsinden öte Meira bırak zamanın kritikliğini, kritik olmayan herhangi bir dönemde de satılması yanlış olandı. Çünkü Meria ismi gibi duruşu da gözümde büyük olan bir futbolcuydu.  Takım oyuncusu tanımına örnek teşkil eder benim gözümde. Ama o da acımasız eleştirilerden nasibini aldı, yıpratıldı Galatasaray ile olan bağı. Kaçarcasına/kovarcasına  gitmesine/gönderilmesine sebep olan yönetim yanlışının yanında, takım içi bildik kötü hikayeler de mevcut. Ama bunlar dışındakilere değineceğim ben. Misal üstü başı tertemiz şekilde maçın sonunu getirdiği için, bir de sıkışınca pozisyon gereği topu taca attığı için eleştirildi en çok. Hayır futboldan ziyade kör dövüşü yaparak üstlerini kirletiyorlar da ne oluyor? Kör dövüşü mü yapsaydı yani futbolun doğruları yerine? Lafa gelince futbol basit oyun deriz; ama taca attığı zaman da ‘ hay ben böyle topçuya, savaşmıyor abi bu takım için…’ diyiveririz. Yok ya? Savaşmak ne ola ki? Biliyorum ben gerçi; Servet gibi kendi işini yapmayıp, önceliği yeteneğinin asla elvermeyeceği şeylere vermek. Olabilir mi bu dediğim? Yapılması gerekenin fazlasını yapıyor görüntüsü içinden ‘takım için savaşmak’ kavramının yaratılması.  Zira savaş kavramı bu oyunda hangi amaçla yer buluyor onu bilmediğim kesin. Bildiğim bunun prim yapıyor oluşu. Yetişemeyeceğini bile bile taca giden topa koş, topu asla sıkışsan da ne kaleciye ne dışarı atma, sakla illa ki ayağında gezdir. Yok arkadaşlarım yok; bu değil inanın savaşmak. Böyle diye diye, bu olmayan kavramları yücelte yücelte Türkiye’ye gelmiş en yetenekli stoperlerden birini göz göre göre sildik sayfamızdan gitti. İşte o yüzdendir ki suni şavaşlara tahammül edemiyorum ben. O suni savaşların olmayan kahramanlarını yaratanlara tahammül edemediğim gibi. O kahramanlardan biri olan Servet’e de tahammül edemiyorum bütün bunların toplaması çıkarması sonucunda doğal olarak.

Öncelikle şunu söyleyeyim, Servet insan olarak ve pek tabii Galatasaray’ın sporcusu olarak sevdiğim bir futbolcu. Gerçek anlamda bir profesyonel, kimseyle derdi olmayan, işinde gücünde bir sporcu. Hepsine eyvallah. Ama şu da var ki, Galatasaray için yeterli değil asla. Tabii bu bence. Benim seyrettiğim Servet bana güven vermiyor. Meira ile yakalayamadığı uyumunda( ve hatta Meira’nın takımdan gidişine varan sürecin)  ve şu anki   insanı çıldırtan her hatasının altında onun işgüzarlığı yatıyor. Aslında hata diye nitelendirmek yanlış oldu. Zira herkes hata yapar; ama 45837. tekrar ediyorsanız o şeyin adı  ’hata’ olamayı haketmiyor bir yerden sonra. Servet geçen sezon tavan yapan bu işgüzarlıklarında  ısrar ederek az önce dediğim gibi Meira’nın performansına da olumsuz etki yaptı. Meria da mükemmel miydi, tabi ki hayır. Ama şöyle düşünelim; bir adam alınıyor, amaç defansı toparlasın, liderlik etsin. Sonra Servet çıkıp bu amaçla alınan adamdan rol çalıyor. Topu ileri taşıma sevdaları, enteresan ve inadına uzun pas denemeleri. Ki hala devam etmekte bütün bu hastalık. Belli ki bu bir karasevda. Takıma zarar verir boyuta geldiği halde Servet inadını bırakmış, kendine çekidüzen vermiş, hata bir ayna bulup kendisinin farkına varmış durumda değil. Ama bu arada güzel bir şey de oldu işte. Tam da ne yapsak boş diye karamsarlaşır, kadere boyun eğmek üzereyken bir yakışıklı çıkageldi. LUCAS!  İşte o vakit şu bünyemdeki, psikolojimdeki Meira özlemi yandı bitti kül oldu. Meira hala gönlümün en güzel köşesinde. Amma velakin yenisi geldi, güneş doğdu, sabah oldu. Lucas’ı satırlarca anlatmak için erken olduğu düşünülebilir. Lakin şu an benim bile anlayamadığım şekilde gözüme 40 yıllık Galatasaraylı gibi görünüyor. Her maç daha da mest oluyorum onu izlerken. Sahadaki asil duruşu beni kendine öylesine çekti ki. Bu kadar çabuk uyum sağlamasının, ayaklarının sapasağlam yere basışının etkisi oldukça fazla tabii. Ve bütün bunlar Galatasarayım için çok sevindirici. Yalnız bir sorun hala duruyor yerli yerinde işte; Servet Çetin. Aylarca Meira’nın yanına kurulacağı günü beklediğim Emre Güngör de ‘bu sefer’ becerip Lucas’ın yanına yerleşerek bu sorunu yerle  yeksan edecek biliyorum.

Emre ve Lucas bunun provasını cumartesi günü Kayserispor maçında yaptılar. Ve sanırım herkes ben gibi mest oldu. Zihnimde hayale duran sahne kanlı canlı sahnelendi ve ben ikincisi, üçüncüsü, yüzlercesi için sabırsızlanıyorum! Çünkü gördük ki Emre Lucas’ın yanına feci yakıştı. Lucas gelir gelmez liderliğini belli etti bizlere. Ama cumartesi günü büsbütün komutan edasında görevini yaptı. Bu komutanlığa Emre’nin katkısından bahsetmek isterim. Ki bu katkı Lucas’ı defansın, tam da düşlediğim gibi, paşası yaptı. Çünkü Emre haddini bilerek oynayan, söz dinleyen bir oyuncu. Ve cumartesi günü kamera arkasında öyle bir çalıştı ki, Lucas yıldızlaştı sahnenin ortasında. Topları olumlu kullanışı, dan dun savruk şekilde paslar atmaya çalışmayıp aksine topları Lucas ile buluşturması, sadece işi olanı yapmaya niyetli hali eminim Lucas’ı oldukça rahatlatmıştır. Emre kendisine ne kadar ihtiyacımız olduğunu kafamıza dank ettirdi tekrardan. Ki kendisi de apayrı bir yazı konusu. Onu beklemek o kadar sıradanlaşmıştı ki unutma seviyesine gelecektik. Muhteşem başladığı Galatasaray kariyerini bir parmak bal şeklinde sonlandırmak gibi bir sona yaklaşıyordu. Bir türlü kıramadı şeytanın bacağını. Sakatlıklar her umut ettiğimizde yakasına yapıştı bir kene gibi. Zilyon kere şans geldi ona formayı kapması için. Ama… Bazen 15 dakika, belki 30, hadi en iyi 45 dakika sürüyordu her başlangıç. Hem Emre’nin hem bizlerin psikolojisi alt üst olma noktasına geldi. Ama artık bittiğini düşünüyorum bu karabasının. Öyle umut ediyorum!! Başka çarem de yok. Cumartesi günü başlayan beyaz sayfanın Emre için güzel satırlarla devam edeceğini umuyorum. Hem onun bize hem bizim ona ihtiyacımız var.

Sözün özü bu lider ruhlu, hırslı, gözüpek adam Lucas’ın yanında her daim Emre’yi görmek istiyorum. Emre benim gözümde şu ligdeki en yetenekli yerli stoperdir. Çabukluğu, hamle bilgisi, olumlu pasları, ayağının düzgünlüğü ile bu formayı fazlasıyla hakediyor. Umarım Lucas’ı yıllarca Galatasaray’da izler, Emre’yi de onun yanında gelişirken görürüz. Defansın Servet ile Allah’a emanet değil, Lucas ve Emre ikilisine emanet edilmesini diler gönlüm.

Emre bırakma sakın Lucas abinin elini!

Add comment Şubat 10, 2010

Ve Film ‘SON’ Yazar…

***

Gittin…
Ben arkandan sadece baktım.
Oysa söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki…
’’gidersen, iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
Gidersen, sönecek içimdeki ateş ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
Gidersen, karanlığa mahkum edeceksin günlerimi.
O karanlıkta yolumu kaybedeceğim…’’ diyecektim sana.
Konuşamadım…

***

Gittin…
bir yıkım gibiydi gidişin.
Sen adım, adım uzaklaşırken benden çöküp kaldı bedenim olduğu yerde.
Nice terk edişlere dayanan bu yürek bu kez yenilmişti.
Bu kadar zayıf değildim ben, kalkmalıydım.
Kalkamadım…

***

Gittin…
Nereye gittiğin önemli değildi.
Binlerce kilometre uzaklarda dahi olsan,
iki metre ötemde de fark etmiyordu.
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
Kurtulmalıydım senden,
bu yokluğun duygusundan kurtulmalıydım.
Kurtulamadım…

***

Can Yücel

Add comment Şubat 10, 2010

Kısaca yandaş olmak

Bitmek tükenmek bilmeyen yakınmamızdır ”Türk spor basını”. Taraflı oldukları yönünde eleştirilerimiz olur ve beğenmeyiz. Halbuki spor basınımız vatandaşın, günceli takip eden okuyucunun tarafını tutuyor. Aslında yok değil zamanında yerleştirilen piyonlar. Fakat onlara ekleyebileceğim bazı konulardan birisi de futbol seyircisinin takipçiliği. Misal bir Fenerbahçe galibiyetinden sonra gazete bayilerinde ekstradan 3 gazete satılıyor. Fakat Galatasaray ve Beşiktaş galibiyetlerinde taraftarlar umursamıyor neredeyse. Bunu hangi gazete patronuna, editörüne sorarsanız sorun. Aynen de bunu söyleyeceklerdir size. Hakikaten de böyle. Bu da doğal olarak etkiliyor stratejiyi. En ufak sarı lacivert başarısı manşetlerde iken, Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı’nın Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olması 3-5 satır ile kendisine yer buluyor gazetelerde. Bunun için diyorum ki taraftarın büyük önemi var yandaşlık hususunda. En çok para Fenerbahçeli’den geliyorsa bunu değerlendirmeyi kim istemez?

Ha tabii ki gazetecilik etiğini bir kenara bırakıyorum. Kim uyuyor bana bir söyleyin!..

Add comment Şubat 6, 2010

İyi ki doğdun Comandante!

 

Bilmezler yalnız yaşamayanlar ,

Nasıl korku verir sessizlik insana;

İnsan nasıl konuşur kendisiyle,

Nasıl koşar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler…

 

Senin olmadığın her saniye ne de büyük bir sessizlik, ne de büyük bir boşluk, ne de çok yalnızlık. Olmadığından beri, varlığının doldurduğu her şey eksik buralarda. Yüreğinle nelere dokundun yıllarca, dokunduğun her yanımız hep hasretlik çeker yıllardır. Ama hasret çekebilmek bile güzel, sana dairse eğer. Ya hiç bilmeseydik senin hasretin nasıl birşey. Ya hiç bilmeseydik canını can bilmek nasıl bişey.

İyi ki doğdun 10!

 

 

not: Şiir Orhan Veli’ye ait Yalnızlık isimli şiirdir.

Add comment Şubat 4, 2010

#20

Uzun süredir uğrayamıyoruz buraya. Hayatın saniyede şekil değiştirdiğini düşünürsek bu uzun arada da değişimler oldukça fazla oldu haliyle. Geç de olsa değinmek lazım. Gidenler gelenler derken yepyeni bir Galatasaray’a doğru adımlar  atıldı. Jo’nun gelişi, Gio’nun gelişi. Hem de bu yaşta bu adamların buraya gelişi, büyük işlerdi. Doğum ve ölüm hadisesinin iç içeliği gibi, birileri doğarken birileri ölmek zorunda. Bu yüzden ki alıştığımız çoğu şeyin yerini başka durumlar, başka insanlar almak zorunda. İstemesek de durum böyle. Şu sıralar da bu durumu yaşadık Galatasaray taraftarı olarak. Oysa kolaydı dildeyken o gitsin abii, yok bu kalsın şu gitsin falan diye konuşmak. Ama sanmıyorum ki Nonda gitsin diyenler bile Nonda’nın gidişine üzülmemiş olsun.

Şu alışkanlık fena şey. Sanırım en büyük sebebi de insan olmak. Alışmak gibi bir yönümüz olmasaydı şu dünyada iki nefesten fazlasını alamazdık. Sürekli aynı anda, bazen aynı üzüntüde, belki bazen de aynı sevinçte takılı kalmak çok zor hadise. Dedim işte alışkanlık fena şey. Nonda gitti diyen babamın cümleleri iğne gibi acıtınca o an bünyemi, bir kez daha anladım ben bunu. Nonda giderse üzüleceğimi elbet biliyordum; ama bu derece canımı yakacağını asla hesap edemezdim. Evet çok üzüldüm. Anladım biriyle yıllar geçirmek nasıl, onun varlığına aşina olmak nasıl, varlığı sıradanlaşırken bile aslında ona yüreğinizin bağlılığı nasıl. Kewell gidecek falan derken, millet çocuğu dahil her şeyini kesip tarumar ederken, üzerinde yeni intihar şekilleri denemeye hazırlanırken Nonda’nın sessizce gidişi çok şaşırtıp sarstı beni. Kewell’ın gidişi daha fazla üzerdi diye kıyaslamaya girmek istemiyorum. Zira bunun yersiz olduğu çok açık. Biz taraftarlar  olarak ‘kim gitsincilik’ oynarken şunu anladım ki; kim giderse gitsin bu takımdan öyle büyük bir parçanı da alıp götürüyor ki mütamadiyen. Ne farkeder o parçanın az biraz büyük az biraz küçük oluşu? Bu adamlar gönlümüzden gidiyorlar ya. Evimizin bir ferdinden farkları zerre kadar yok ki. Her şeylerini biliyor, her şeylerini takip ediyoruz delice. Öyle ki yeri gelip kaç dakikada bir güldüğünü hesap edip neyi olduğunu bulmaya, çözmeye çalışıyoruz. Bu adamlar, çocuklar yeri gelip bizim abimiz, yeri gelip kardeşimiz oluyor. O yüzden işin gönül köşesini tutmuş biz taraftarların işi olmamalı forumlarda, sözlüklerde ‘kim gitsincilik’ oynamak. Hepsi aynı kapıya çıkıyor sonunda. Adam gibi adam olan her futbolcu giderken yarasını da yadigar bırakıyor kalbe. Nonda gibi tıpkı işte. Ona bilmeden o kadar alışmışım ki. Kızarken bile hem de. Baros geldikten sonra onu fazlasıyla ihmal ettim ben. Hatta Baros çıkıp o girsin istemedim hiç oyuna. Hepsi Galatasaray aşkı ile bağlantılı tabii. Onun ne büyük bir sakatlığı atlatıp da futbol oynadığını biliyor tabii bu bünye. Ama iyi olmadığı zamanlarda insan hep daha fazlasını bekliyor ondan; kızıyor yavaşlığına, kızıyor belki o topa vuran ama vurmuyor gibi gözüken soğukkanlı hareketlerine. Ama futbol işte, olur öyle.

Nonda çok farklı bir insandı. İnsandı her şeyden önce. Adamdı, profesyoneldi, gülen yüzdü, Galatasaraylıydı. Bir kere yüzü asık, trip atarken görmedi bu gözler onu. Saha içinde takım arkadaşı olsun rakip futbolcu olsun kırıcı, yıkıcı, yanlış tek hareketini de görmedim. Dedim ya farklıydı o. Her haliyle. Her daim gülen yüzüyle asla sorun kelimesiyle yan yana anamazdınız onu. Nonda diyince benim zihnimde mütevazi, insancıl, alçakgönüllü, koca yürekli bir dev canlanacak her daim. Onu soranlara ise şöyle anlatırım, tek bir sahneyle. 21 aralık 2008 Galatasaray Beşiktaş maçında penaltı kazandıktan sonra penaltıyı kullanmak için topa yönelmişti Nonda. Araya bir anda Lincoln girdi ve takımın penaltıcısının Baros olduğunu izah edip onun kullanmasının daha iyi oacağını söyledi. Başka biri olsa nasıl davranır bilemesem de Nonda Lincoln’e o an karşı gelmediği gibi penaltıyı gole çeviren Baros’u ilk kutlamaya koşan da oluyordu. Bu Nonda’nın benim için özetidir. Bucasporlu futbolcudan formasını isteme hadisesini ise herkes biliyor zaten. Daha da sayılır onun insanlığını anlatmak için onlarca hadise. Ve şimdi her şeyden ziyade veda zamanı.

Seni çok sevdim ‘Koca Yürek’. Fenerbahçe’ye attığın o golün, her golün, her damla terin ve insanlığın için teşekkürler. Biz seni cidden çok sevdik. Sen de bizi çok sevdin. Tam oyuna girmeye hazırlanırken gelen Baros’un golüne, senin oyuna girmeni engelleyecek gol olmasına rağmen bencillik etmeyerek bizle çocukça sevinen adamsın sen. Asla önce ben demedin; hep biz dedin. Bambaşkaydın. Kimler gelip geçiyor bu camiadan. Göremediklerimiz, gördüklerimiz oldu; göreceklerimiz  ve göremeyeceklerimiz olacak. Ama bilinir ki sadece sarı-kırmızıyı sevenler, o formaya can verenlerin hatıraları tozlanmayacak. Hep taze, hep canlı, hep ilk günkü gibi sahneye konup duracak. Tıpkı senli hatıralarımız gibi.

Yolun açık olsun güzel insan! Haa Keita’ya iyi bakacağız aklın burda kalmasın :)

Add comment Şubat 4, 2010

Yaşanmamışları Düşünür Kuytularda Üzülürüm

Şimdi yazacaklarım tamamen duygusal, insani bir özlem hikayesi. Haklı haksızı aramayı bırakalı çok oldu. Mecalsizim zira. Tek derdim peşimi bırakmayan özlemi dile getirmek. Şikayetçi değilim asla. Özlemin sızısını da seviyorum. Fazlaca Fuzulileşiyorum bu ara. 

Ben Galatasaray’ın hayatımdaki yerini bilen biriyim. Ama geçtiğimiz Mart ayından bu yana yaşadıklarımla daha da iyi anladım ki; Galatasaray’ın hakimiyeti altında esir bir şehrim. Gülüp ağladığım her şey Galatasaray ile ilgili. Özlemlerim de, hayal kırıklıklarım da, en güzel anılarım da, hayat tecrübelerim de… Bu bir aşk. Yoksa normal insan işi midir; bir futbolcuyla gülüp ağlamak, takımının maç sonuçlarına göre uykularının düzeninin belirlenmesi, mutlu olmak için sarı kırmızının yetmesi. Normal insan olmak isteyen kim sahi. Aşk bu ve aşka mantık biçecek kadar mantıksızlaşmadım daha. Dediğim gibi kalbim esir düşmüş bir şehir. Fakat mutlu bir şehir. İsyan edip ayaklanmayı düşünmüyorum.  Ben biliyorum ki çoğu insandan çok daha güzel anılar biriktirdim takımımın peşinden sürüklenirken, onu çoğu kez önceliklerimin en tepesine koyarken, onunla ağlarken, şereftir seni sevmek derken.

Lincoln’e duyduğum bağlılık ve özlem de bu kocaman aşkımdan sebep işte. Onun için verdiğim ve bundan sonra da aynı durumda futbolcularım için vereceğim savaş da aşkımdan sebep. Çok savaş verdim kendimce Lincolnsüz kalmamak için. Aslında sadece onsuz kalmama savaşı değildi. Futbol savaşıydı. Ve futbol kazanmalıydı, entrikalar değil. Hesaplı her şeyin yanında hesapsız sevgilerimiz kazanmalıydı. Sesimi duyurabildiğim kadar bağırdım, yalana inanmadım, dedikoduya ortak olmadım, kıskançlıklara kılıf uydurmadım, fesatlıklara prim vermedim… Ama kaybettim savaşı. Küçüklere karşı, üzerimde sade parçalı formamla vediğim mücadeleyi kaybettim. Derdim sadece güzel futboldu, Galatasaray’ımın güzel görünmesiydi. Bildim, gördüm ki Galatasaray için Lincoln bir güzellikti. Tüm bencilliğimle yalnız kendi adıma konuşursam; Hagi’den sonra ilk defa -belki de son defa- bu derece heyecanlandım birinin gelişiyle. İlk defa böyle bir bağ kurdum yıllar sonra. Bu sebepten benim için de bir güzellikti o. Biliyorum sadece sevmeyi başaramayalı insanlık epey oluyor. Bunu çok iyi kavradım artık. Şartsız şurtsuz, sıfatsız, damgasız, bir insanın sade varlığıyla mutlu olmak zormuş insanlar için. Nefret daha kolaymış. Onun burdan böyle büyük bir öfkeyle uğurlanışı sıradan ve olması gerekene en yakınıydı belki çoğu insan için. Belki en doğru olanıydı onlara göre. Lakin bilmezler ki insan sevmek başkadır. Sevmek anlayabilmeyi en azından bunun için çabalamayı gerektirir. Sevmek kimsenin göremediğini farkedebilmeyi gerektirir. Nefret ise körlüktür. Kör olup sevginin diğer yakasına geçmektir. Ben o yakaya hiç geçmedim. Lincoln’ü herkes gibi hırpalamak, karaktersiz diye yaftalamak, her hareketine kendimce alt yazı koymak yerine onu anladım. Anlamak körlüğe ilaç, nefrete devadır. Şems der ki; ”insanoğlu anlayamadığını kötülemeye meyilli”. Lincoln de bir parça anlaşılmaya ihtiyacı olandı. Sadece bu kadar. Ben kendi adıma çaba gösterdim kötülemeye meyillilerin yanında, sahip çıktım futbolcuma onca kurdun kuşun arasında, dimdik onu savundum. Asla da pişman değilim. Yine olsa yine yaparım hakim bey! Ben delicesine, körcesine kinin kusulduğu kalabalıkta insanca sevmeyi, zor olanı denedim. Ruhsuz dedikleri adamın donuk bakışlarının ardındaki ürkek halini görebildim ben. Karaktersiz dedikleri adamın istenmediği yere, ardından oyunun binbir çeşidinin çevrildiği yere parasını ve futbol kariyerini tehlikeye atarak dönmeyişini görüp aslında paraya tama etmediğini farkedebildim ben. İki gün önce tapınma hareketleri yaptıkları adamı aslında hiç samimi bulmadıklarını söyleyenlerin iki yüzlülükleri yanında Lincoln’ün tavrını net belli ettiği her halinin kıymetini anladım. Ses kalabalıklarının yanında susabilişinin önemini ayırt ettim ben. Lince katılmadım belki evet; ama ne yazık ki durduramadım da.

Sıradışı futbolculuğunun yanı sıra, sıradışı da bir futbol anlayışı vardı. Lincoln, futbolun ” amansız ol ” gibi acı çektirici sloganlarla süslü, namus meselesi şeklinde icra edildiği topraklarda zevk alarak oynayandı oyunu. Bizde savaştır, kavgadır, harptir oysa ki. Bizde birinci amaç ”vur kır parçala bu maçı kazan” iken o bizi önemsiyordu her şeyden çok önce. Ne kadar garip ve yabancı bize değil mi? Lincoln önem sırasında birinciye taraftarın gözüne hitap etmeyi koyuyordu. O, 90 dakikalık bir maçta temizinden bir 45 dakikayı zaman geçirme adı altında profesyonelce(!) çaldıktan sonra taraftara gider yapan Ömer Çatkıçların; başında durduğu takımının ne halde olduğundan utanmak yerine futbolun güzelliklerinden gururu incinen Erdoğan Arıcaların memleketinde taraftara en çok saygı duyan ve ayar vermeye çelışan şahıslara  ”Sonuç itibariyle karşısında oyun oynadığınız taraftar bütün bir hafta, bütün bir ay boyunca para kazanıp para biriktirip o parayı evine götürmektense gelip o maç için bilet alarak size olan sevgisini ya da ilgisini göstermeye gelmiş. Sizde onların karşısında maddi durumları onlardan kat kat daha üstün oyuncular olarak onlara saygısızlık göstermemek zorundasınız, göstermemelisiniz. Seyirciye karşı saygısızlık beni gerçekten üzen bir durum.” diyerek karşılık verendi. Nesli tükenendi biliyor musunuz? Ve biz onu da öldürmeyi başardık. Bir kişi daha eksildiler. Her farklı adamı boğarak öldürecek miyiz  egolarımızın git gide derinleşen, boyumuzu aşan suyunda acaba? Bir parça sevgiydi lazım olan. Vardı fazlasıyla o çok sevdiği taraftarı ile arasında Lincoln’ün. Ama onu da çala çala azalttılar. En sonunda o ateşli ve tutkulu sevgiyi aynı boyutta bir nefrete dönüştürdüler. Halbuki samimiydi Lincoln sevgisinde. Taraftarının sevgisine muhtaç olduğunu söyleyecek kadar samimi ve bizi sevendi. Babasız geçmiş bir çocukluğun etkisi mi dersiniz, yoksulluk ve zorluk içindeki yaşam mücadelesinin izleri mi bilmiyorum; ama sevildikçe size gülümseyen bir bebekten ne farkı vardı? O buraya ayak bastığında onun için toplanan binlerin görüntülerini saklayan, Gençlerbirliği maçının çamurlu formasını duvarına çerçeveletip asan çocuk ruhlu yaramazımızdı. Bütün bu nefrete varan süreci, olanları anlatacak değilim uzun uzun. Çünkü faydası yok, her şeyden ziyade dermanım yok. Tek diyebileceğim asla bu nefreti haketmediği. O çok başka sevildi burda. Bir daha kimseyi böylesi bir tutkuyla seveceğimizi sanmıyorum. Daha öncesinde sevdiğimizi de. Hemen Hagi, Kewell örnekleri aklınıza gelmesin. Taraftarın çok daha fazla sevdiği isimler bunlar evet. Ben ise bambaşka bir histen bahsediyorum. Delice bir tutkuyla bağlanmaktan, hata da yapsa bir türlü kızamamaktan, her kızdığında sevginin öfkeni yenişini görmeye mahkum olmaktan bahsediyorum. Ona özel edilen ”Lincoooooooln Lincoooooooln”  tezahuratında bile bu sabırsız, bu heyecanlı, bu ateşli hislerimiz mevcut. Sanki bir yansımasıydı o tezahurat, aşkın dengesizliğinin. .   Herkesin sevgisinden emin olduğu bir insan olmak başka, nefret edenlerin bile aynı zamanda özlediği adam olmak başka. Ben bu dengesizce sevgiden bahsediyorum. Şimdi nefret edenlerin bile özlediği bu adam gibisini bir daha  görebileceğimizi sanmıyorum. Kimler gelip geçecek; ama bir daha kimse bizi bu kadar dağıtamayacak. Buna eminim. İtiraf edilen, edilemeyen her gün artan özlem bunun kanıtı gözümde.

Sadece özledim yazayım diyorum olmuyor işte yine. Başlıyorum geçmişi anlatmaya, olup bitenden dem vurmaya. Ama anlamsız. Ne çok konuşulacak var, ardından ne çok söylenecek var aslına bakarsanız. Ama artık yersiz ve fazlasıyla tekrar edilmiş. Ne olup bittiyse bitti olan biz taraftara oldu. Ve hiçbiri bu hasret kadar konuşulmaya değer değil. Şimdi bütün bu ayrılık sürecinde yönetim, takım arkadaşları ve medya ayaklarını ele alınca en az suçlu Lincoln’dür desem neye çare. Tam 9 aydır, lanet 19 Mart gecesinden bu yana Lincoln’ü özlüyorum. Demek istediğim yalın, öz bu. Bu durumun ne Elano ile ne de takımla alakası var. Elano’yu çok seviyorum ki zira. Ama yıl 2050 de olsa, bütün kupaları toplasak, Elano istatistikleri alt üst etse de(inşaallah) geçmeyecek bir yarım kalmışlık anlatmak istediğim. Kimseyle başlamayan, dolayısıyla kimseyle de bitmeyecek olan. Tek kişiyi ilgilendiren.

O burda yok; çirkinlikler daha da çirkin.

O burda yok; her daim eksik, tamamlanmamaya yeminli birşeyler.

O burda yok; yaşanamayanlar asılı sırtımda ve çok ağır.

O burda yok; yırtıklar yama tutmuyor asla.

O burda yok; etraftaki herkes ya fazlaca büyük ya da büyümüş de küçülmüş.

O burda yok; Keita en iyi anlaşacağı ekürisini bilmeden özlüyor aslında. Tıpkı şarkıda dediği gibi, hiç tanımadan ne garip.

O burda yok; futbol hala hayat memat meselesi burda.

O burda yok; maç sonu saatlerce selamlamıyor kimse bizi.

O burda yok; bazen hiç oyun oynamak gelmiyor içimden.

O burda yok; top dan dun savruluyor da arıyor onun kadife ayaklarının nazenin dokunuşunu.

O burda yok; kimse beni futbolun bir sahne sanatı olduğuna, bir sanatçı işi olduğuna inandıramıyor.

O burda yok; ben asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir hayalin kalbime kök salışına şahitlik ediyorum.

O burda yok. Bu defter kapandı; ama sayfaları o denli saçılmış ki yırtık yırtık etrafa, değip duruyor yürürken ayaklarıma. Değişmiyor bu kısır döngü. Özlüyorum ben Cassio’yu. Hem de çooook! O değilde şimdi pencereyi açıp sarıııııııı, pardon sariiiiiii diye bağırsam tanır da kırmızıııı diye karşılık verir mi acaba?

 

 

”bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,
ayrılık atına eyer vurdun inadına.
ama bizi unutma, hatırla ama

sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar
yeryüzünde de var, gökyüzünde de var.
eski dostla ettiğin yemini, hatırla ama…”

Add comment Aralık 19, 2009

Pis işlerin adamı Mr.Blumer

Not: Galatasaray-Panathinaikos maçına ait bir değerlendirme, yorum, düşünce değildir. Yüzeyseldir, iğrençtir, iç bunaltır ama sonucunda da yazılmıştır bir kere. Okuyana hiçbir artı katmaz. Çünkü zaten bilinen şeyleri yazmışımdır…

Futbol, sadece kameraların televizyonlara gönderdiği görüntülerden ibaret değildir. Kameralar tek bir noktaya odaklanırken, televizyon seyircisi de oraya odaklanır. Top neredeyse kadraj da oraya çevirilir. 20 tane adam koşturur. Fakat o esnada top ile oynayan bir kişi vardır.  Peki ya geriye kalan?  İşte orasını boşverin. Ne de olsa top ayağındayken iki artistik patinaj yapan, üç, beş bacak arası yapan futbolcu en iyi futbolcudur.. Diye düşünüyor televizyon karşısında barınan birçok futbolsever.

Her neyse. Yani az çok değinmek istediğim konu da buydu zaten. Biraz daha oyunun içine girerek baktığımız zaman ön planda gözükmeyen fakat fotoğraf karesinde alan derinliğine yakalanmış flu ( bulanık) şekilde yer tutan bir hayli fazla futbolcu vardır. Bu bahsettiğimiz futbolcuların çok büyük payı vardır alınan galibiyetlerde. Takım hücuma çıkar ve ani bir top kaybı olur. Kim var geride? 3′e 1 kalmış vaziyette takım. Eee… Hay aksi ne olacak şimdi? Derken girerler araya. Bir anda pozisyonun içine dahil olurlar. Ya da rakip futbolcuyu oynadığı süre boyunca kandıranları da vardır. Yalancı koşular, sürekli aynı bölgede durup ( misal, iki kanat arasında gidip gelirken bir anda ceza alanına koşu yapmak.)  bir atak sonrasında sessiz sedasız ve rakibi ekarte ederek boş alanlara kaçmalar… gibi. Ayrıca maç süresince daima koştururlar. Adam tutarlar, geriden top dağıtarak hücuma destek olmaya çalışırlar. Bir nevi gizli kahramandır onlar.  Kısacası oyunun yükünü çekerler aslında. Hem de bunu hiç kimseye çaktırmadan. Pislik bir iştir işte bu yaptıkları. Hakkıyla yaparlarsa hakettiklerini de alırlar elbet.

Tam da başlığıma uygun oldu bu yazı. Pis işlerin adamı Elano. Stadyumda ya da tv karşısında adam akıllı izleyen seyirciler rahatlıkla seçebilir bu tip oyuncuları. Takım için değerlidirler. En azından ben kendimi böyle düşünmeye zorlayarak avutuyorum. Çünkü tam tersini düşünürsem bu Elano çok büyük bir fiyaskodur. Ne mutlu ki bana tam tersini düşünmüyorum. Fakat düşüncülerimin her iki türlüsünde de bana çelişkileri yaşatan ve fiyasko ile kahraman olabilmek arasında gidip gelen Elano’yu tebrik etmeden yazımı sonlandıramam. Galatasaray taraftarı ikiye bölünmüş durumda. Yani onların da çeliştikleri bir konu bu. Kimisi, yani birinci tip taraftar: ”bu adamın hiç katkısı yok” derken, ikinci tip taraftar ise: ” sizin gibi taraftara İnamotolar, Ali Lukunkular lazım” demekle meşgul. İşin açıkcası bu ikinci tip taraftarı da anlayabilmiş değilim. Şimdi ne alakası var iyi futbolcuyu takımdan gönderip yerine kötü futbolcular size uygundur demenin?  Tabii ki çok kaliteli futbolcular olunca güzel oluyor futbol. Fakat yapılan eleştirilere cevap veremeyen bu kesim taraftar ilk olarak bu şekilde savunuyor Elano’yu. Hani diyeceğim o ki, birisine eleştiri yapılırken siz de o eleştirilere cevap bulun. Gidip konuyu farklı yönlere saptırmanın bir anlamı yok. Artısı ile, eksisi ile masaya yatırın. Zaten hangisinin ağır bastığını görürseniz uzlaşmaya da varırsınız.

Son olarak Ali Sami Yen tribünlerine değinmek istiyorum.  Berbat…  Bir seyirci profili son iki yılda ancak bu kadar rezil olabilir. Karaborsacısı da içeri de, hırlısı hırsızı da. Sevgilisine kızan gelip beste yazıyor iki dakikada. Ya da arabesk parçalardan araklamasyon yaparak tüm taraftara söyletiyorlar.  Eminim ki 90 dakika boyunca ” Rerere rarara gassaray gassaray cimbombom!” diyerek tempo tutmak hepsinden daha olumlu sonuçlar verecektir. Denemesi de bedava.

Add comment Aralık 3, 2009

Otobüsün Arka Koltuklarının Sahipleri

 

Hasan Şaş ve sevgili ekürisi Erhan Telli geçtiğimiz pazar akşamı Galatasaray maçını yorumluyorlardı. Maçtan çok aksiyonlarla ilgilenen nevi şahsına münhasır şahsiyet Erhan Bey Hasan’a, Keita’nın Bursa maçında oyundan alındıktan sonra direk soyunma odasına gidişini ve nedenlerini sordu. Hasan’ın cevabı gayet netti; ”Lincoln’den sonra başladı bunlar” !!!

Gerçekten ne nefretmiş bu. Pılısını pırtısını, futbolunu, arkasından söylenen tonla lafı, hüznünü,sevincini, futbolun zevk yönünden zerre nasibini almamış dümdüz adamların gururlarını inciten sektirdiği topları bile torlamış toparlamış ve 6 ay önce bu topraklardan gitmiş bir adamın arkasından hala konuşmak nefretin hangi safhasıdır? Evet her gün, her saniye konuştular, konuşuyorlar. Her şeyin baş müsebbibi tayin ettikleri yetmemiş ve kesmemiş olacak ki; geçmiş zamanda ikamet eden birini, şimdiki zamanın içinde cereyan eden olumsuzluklardan da sorumlu gösteriyorlar. Bunun ne gibi bir mantıklı açıklaması olabilir? Yapabilen çıkar mı bu açıklamayı şu meraklı bünyeye, sanmıyorum. Anlaşılan Hakan Şükür’ün hiç gocunmadan bahsettiği; Lincoln’ün parasını, performansını, ona gösterilen ilgiyi, sevgiyi hatta hatta Lincoln’ün yıkandığı suyu bile konuştukları otobüsün arka kısmı hala kalabalık ve otobüs hala yolda! Zira konuşmasının diğer kısmında Hasan lafı Lincoln’lü haberlerin Lincoln’den boşalan özne kısmının yeni talihlisi Elano’ya getirdi ve yedek kalacak tabii, biri bunlara Galatasaray’ı anlatsın Galatasaray’a ne vermiş de yedek kalmaya bozuluyor gibi tam kelimesi kelimesine uymasa da bu minvalde sözler söyledi. Burda merak ettiğim konu Elano’nun yedek kaldığına bozulduğunu nasıl anladığı. Ama asıl mesele bundan öte söylediği şu sözlerde gizli ”Galatasaray’a ne vermiş ki?”. Önemli olan bu işte onlar için. Yani mesela Hasan ve diğerleri gibi Uefa Kupasını aldıysanız bozulma, isyan etme, söz söyleme hakkınız olur. Elanolar Keitalar duyguları olan futbolcular değiller, arada öfkelerine yenilip direk soyunma odasına gidemezler, yedek kalmayı kafalarına takma hakları hiçbir dönem yok. Amma velakin Uefa kupası almışsanız her türlü dedikoduyu yapabilir, kıskançlıklarınızla adam yiyebilir, yeniçeri olabilirsiniz! Herhalde adalet terazileri böyle. Yoksa başka türlü nasıl açıklarsın ki; bu ülkenin en kariyerli, en tecrübeli, en önemli futbolcularının soyunma odalarını kapının dışına anlatışlarını, otobüsün arka koltuklarını mesken tutuşlarını ve dedikoduculuklarından utanmak yerine dedikodusunu yaptıkları arkadaşlarını kendisini el alemin diline sakız eden insan profilinde görüp ”biz konuşmuyoruz o konuşturuyor” diyişlerini. Hasan yanılıyor aslında. Galatasaray’ın anlatılması gereken birileri varsa bu bizzat kendileri. Onlara anlatmalı yıllarca içinde olsalar da anlayamadıkları Galatasaray’ı. Galatasaray’ın sahibi olmadıklarını anlatmaktan başlanabilir pekala.

Bir insan yatak odasını anlatıyorsa ona sırrınızı verir misiniz? Güvenip de arkanızı dönebilir misiniz tereddütsüz? Yatak odası diyorum ya! Şimdi de soyunma odası diyorum; var mıdır farkı? Hayır yok. Ama Hasan’ı, Hakan’ı yaptı bunu. Aylarca, günlerce Lincoln dediler. Ona dair her bilinmeyeni paylaştılar medya yoluyla herkesle. Bir kişiyi sevmeyebilirsiniz, takım arkadaşınızı sevmeyebilirsiniz; ama onun gördüğünüz zaaflarını, belki yanlışlarını, gizlerini, sorunlarını ondan izinsiz bir adım ötesine bile taşıyamazsınız laf olarak. Yapılan benim nazarımda ihanettir. Delikanlıca olmayan bildiğin sırttan vurmadır. Dedikodu şu ülkemde o kadar olağan bir hadise ki. Herkes hiç rahatsız olmadan dedikodu kazanının ateşini çoğaltıyor. Lincoln de bu ateşte cayır cayır yanan kellerdenden biri. Kendi varken de böyleydi, şimdi yok yine böyle. İşin ilginci Lincoln’nün onca laf kalabalığının altında sessizce duruşu. İnsan hiçbir şeyden utanmasa bundan utanır. Her şeyini didik didik ettiğiniz adam, bu toprakların linç kültürüne kurban gitmiş adam burdan gittikten sonra kimse hakkında tek kelime etmeyebiliyor. O bile susuyor, ya siz? Sadece Lincoln özelinde de değil, kimbilir hangi futbolcular kimler hakkında konuştular ve konuşuyorlar. Ne kelle paça ziyafetleri çekiliyor. Jardel, Lincoln bizim bildiklerimiz. Peki bilmediklerimiz? 

Sahi nereye kadar yolu var bu kazan dolu otobüsün? Kazan hep aynı kelleler farklı. Bu otobüsün altında hayallerimin ezilmesinden bıktım! Kurban vermek istemiyorum artık ben. Galatasaraylı ben. Evet istemiyorum. Tek istediğim, biri şu otobüsü durdursun!

1 comment Aralık 3, 2009

Sigaracılar Fc

Add comment Kasım 29, 2009

Körler ve Sağırlar…

Komedi izliyoruz bir süredir. Şu bizim “süper lig” dediğimiz yer hakikaten komik hadiselerin cereyan ettiği bir tiyatro sahnesi gibi… İlginç olan şeylerden başlayalım. Evet; Galatasaray dün Bursa deplasmanında kaybetti. Bırakılan 3 puandan ziyade, 2 haftadır döküntü bir halde görünen takım taraftarın canını bir hayli sıkıyor. Baros’un kuru boklarının arandığı bir sistemde en ilerde Arda’nın başlaması bir hayli ilginçti doğrusu. Şahsen risk alıp Elano’yu ya da ölü haliyle Nonda’yı koyardım ben ne olursa olsun. Yenileceksem böyle yenileyim.

İşin daha üzücü yanı, Bursa’da sahayı terkederken Galatasaraylı oyuncuların kendi taraftarlarınca ıslıklanması ve yuhalanmasıydı. İnsanın zoruna gidiyor. Ama taraftar bu; “sometimes supporters must protest for the sake of the team”.

Bir nokta daha; esprili de olsa abdestsiz halleri ile kurban keserken okuduğumuz tekbiri stadlarında maç sırasında birkaç kere dillendiren Bursa seyircisini kınıyorum. Nasıl ki Ali Sami Yen’de İstiklal Marşı okunurken şeriat işareti yapan kimi kendini bilmezleri kınıyorsam…

Gelelim Kadıköy’e papazın çayırında paşanın sefası vardı bu gece. Taraftar derbideki davranışları ile stadı basına ve protokole açık kendine kapalı hale getirmişti. Komik olan Yılmaz Vural’ın ve Aykut Kocaman’ın söyledikleri… Olmaması lazım kapanmaması lazım ligin kalitesini kendimiz düşürüyoruz biz rakip takım olsak ta seyircili olsaydı keşke falan filan… Seyircisiz oynamak yıldırmıyor milleti orası doğru. Ama ortada bir suç var. Herkes çeksin cezasını arkadaş. Sızlanmasın sonra…

Maça gelince Kasımpaşa farkı kaçırdı Volkan’ın evlere şenlik olduğu günde. İşler kötü gidince Aziz Başkan totem denedi yer değiştirip ama nafile. O esnada Cenk 4. gol için Volkan’ı çalımlamış ve topu auta atmayı başarmıştı. Fener’de mücadele eden adamlar Emre, Bilica, Kazım olmadığında ve buna Alex’in uykulu hali ile Volkan’ın aybaşısı eklendiğinde olanlar oluyor sahada. Bu da gösteriyor ki Daum’un birden depreşen bir çift forvet oynama hissine dair hazır beklettiği bir b planı yok. Ama işler birkaç hafta daha böyle giderse Aziz Yıldırım’ın b planı’nın Aykut Kocaman olup olmadığını öğrenebiliriz bence…

Olayın özü ise şudur; Galatasaray ile Fener el ele verip nasıl Beşiktaş’ı bu yarışa ortak ederizin peşindeler. Hayırlısı olsun. Taraftar bir yanda yırtınıyor ama alemde körlerle sağırlar birbirlerini ağırlıyorlar.

1 comment Kasım 28, 2009

10 Yıllık Kadıköy Sendromu ve 30 Yıla Yakındır Alınamayan Türkiye Kupası

Enterasandır bu durum. Yani Türkiye’de Galatasaray ve Fenerbahçe gibi dev iki kulübün rekabeti dünyaya pazarlanamıyor değil, bizzat pazarlanmıyor. Bunun üzerinden marka değeri oluşturulmak istenilmiyor. Acaba neden? Neden böyle bir şey yapılıyor? Sanırım İngilizlerin in house dedikleri olay, yani kurum içi ortaklık .  Bu kurumun içinde  bireysellik olsun isteniyor. biz bize yetelim, dahası olmasın diyorlar.  İki birey var, Galatasaray ve Fenerbahçe. Bu ikisi sürekli birbirine tokuşturuluyor. Kafa kafaya, kalem kaleme. Bu markayı sadece Türkiye sınırları içerisinde pof poflayarak değerlendiriyorlar. Bu iki camia üzerinden gelecek adına olumlu veya olumsuz adımlar atılıyor. Nasıl mesela? Şöyle ki; takımların geleceği, ligin kaderi, elde edilecek rantlar, kazançlar… Vesairesi de uzar gider bunun. Ortada dönen ya da dönecek ayak oyunları ve şimdiden kurgulanmış ve birkaç yıl sonrasında gerçekleşecek planlar da bu vesairenin içinde yerlerini almış durumdalar. Elbette yapılır bunlar. Neden yapılmasın ki? Çünkü ortada gayet büyük bir pasta, akabinde iki büyük dilim var. Bir dilimini ben yerim, diğer dilimini de sen. Yarı yarıya ortak! Anlaştık mı? Ama aramızda kalacak. Bu, geçmişten günümüze böyle oldu. Bundan sonra da böyle olacak tamam mı ortak? Bu marka ile biz oynayacağız. Oynayanları da bizler yöneteceğiz. Dünya kimin umurunda? Bırakın yaa.. ! Dünyanın daha önemli markaları var. El clasico var, süper clasico var. Londra derbisi var. Manchester derbisi var. Glasgow ile Celtic var… anladın mı ortak? Dünya bunları takip ededursun. Sen çaktırma. Biz bu galatasaray Fenerbahçe rekabetini asla ama asla dışarıya pazarlamayacağız! Eğer ki böyle bir durum olursa işte o zaman yanarız. İşte o zaman dünyanın gözü üzerimizde olur. Ve işte o zaman bu kadar rahat iş çeviremeyiz ortak. Acı ama gerçek…

Bizim markamız bize yeter. Bugün olay çıkar biz kazanırız. Yarın olay çıkar yine biz kazanırız. Ha ama diyorsan ki saha içinde kim kazandı? Onun da bir hal çaresine bakarız. Oranın da bir kazananı olacak yeri ve zamanına göre. Fakat pek umurumuzda değil bu. Asıl kazanan sen ve ben olacak ortak! Sen kafanı yorma böyle ufak işlere. Zaten şablonumuz belli. Her şeyin yeri ve zamanı var. Nereden nasıl vurgun yapacağımızı biliyoruz. Galatasaray 10 sene oldu kazanamıyor Kadıköy’de. Fenerbahçe desen 30. senesine yaklaştı Türkiye Kupası hasretinde. hsssşşt! Aman renk vermeyesin ortak. Biz bu şekilde kalkınıyoruz ancak. Aman ha! İlerleyen zamanlarda daha farklı projeler ile yeni yollar deneyeceğiz. Bakarsın pastanın dilimi artar. Renk katarız pastaya. Bir adet siyah beyaz, sütlü kakaoulu çikolata atıveririz renklerin içine. Adı da olsun Beşiktaş. Eminim ki bunu da yapacağız ortak! Ama yapana kadar şimdilik bu böyle devam etsin. Böylece Galatasaray 11. seneye de mağlubiyet ile girer, Fenerbahçe de 30 senesini kupasız tamamlar. Biz, yine buradan kazanırız. Sinir, stres, kavga, dövüş çıkartırız meydanlarda. Medyaya da atarız 3-5 adanmış hayat. Bol keseden artık…

Bu rekabeti dünyaya açmayacağız ortak!  a-ç-m-a-y-a-c-a-ğ-ı-z ! Anlayabildin mi şimdi beni daha iyi?
Bunu dünya futboluna pazarlarsak Galatasaray 12. senesinde Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yener, Fenerbahçe ise aynı sene Türkiye Kupasını kazanır.

Şimdi ne dersin ortak? Ne yapalım? Bildiğimiz yoldan devam edelim mi? Yoksa artık yeter mi? Bunaldın mı pastadan, markadan, dünya futbolundan ve daha birçoğundan. Haklısın ne diyeyim. Zaten senin gibiler sayesinde ekmeğimi bu şekilde çıkartıyorum. Yok mu hiç kurnaz birkaç adam? onlar belki bu işe bir dur der. Ben de bir süre tatile çıkarım ortak…

Add comment Kasım 22, 2009

Gançum Em Ari Ari

Özledim…

Leo Franco’nun bir libero gibi topla oynayışını, gol yediğinde babamın ”bir topu da kurtar be Leo” diyişini bile.

Özledim…

Sabri’nin her maç bir öncekinden daha da fazla ağızları açık bıraktıran performansını izleyip gülümsemeyi ve ”İmpossible is nothing” diyerek Adidas’ın sloganın Sabri üzerinde nasıl güzel durduğunu seyretmeyi.

Özledim…

Servet’in bitmek tükenmek bilmeyen ileri çıkıp gol atma isteğine kızıp, kendi kendime Servet’le konuşuyormuş gibi söylenmeyi.

Özledim…

Gökhan’a bakıp ”İnsanoğlu kuş misali dün nerdeydi bugün nerde. Ve transferi açıklandığında delirirken çoğumuz, artık tıpkı diğerleri gibi seviyoruz. Unuttuk bile o istemediğimiz zamanları, demek ki parçalı böyle bir şey.” demeyi.(İnsan bu kadar uzun şey söylemeyebilir tabii bir bakışta. Hadi biz buna bir kaç bakış diyelim :) )

Özledim…

Hakan’ın son zamanlarda ne kadar form düşüklüğü deselerde standardın altına bence düşmeyen belki biraz eksik gedikli oynar halini, buz adamlığını, bakınca insanı da sakinleştiren sakinliğini.

Özledim…

Mustafa’yı izleyip hayallerimi gerçekleştirme cesaretini bulmayı. Onun hırsında saklı Galatasaray sevgisini, babasının en içten duası gibi Ali Sami Yen’de salınışını görebilmeyi.

Özledim…

Her daim oralarda bir yerde Galatasaray’a aşık bir Emre Aşık olduğunu bilmeyi.

Özledim…

”Mehmet’im Topal’ım çok daha özgüvenle oynayasın, sen bize lazımsın ” diyerek kendimce kafiyeli nasihatlar vermeyi.

Özledim…

”Ayhan sende anlayamadığım, çözemediğim, dilimin ucuna gelen ama dökemediğim ters giden durumlar var.” diyerek düşüncelenmeyi.

Özledim…

Kader’im Keita’nın başımı döndürüşlerini, yüzümde gülücüklerden güneşler açtırışını, gözlerim onu takip ederken çocukken salıncakta sallanırsın ya bir o yana bir bu yana sanki uçuyor gibi hissedersin işte öyle bir nevi uçmayı. ”Futbol bir sanat” diye tekrardan hatırlamayı.

Özledim…

Arda ”gül güldür, coş coştur can hadi” diyip sonra pası yine kendi kendine verdiğini görünce azcık somurtmayı. ”Bu gol sevincinde güldü bak işte” diye deli gibi sevinmeyi, insanın bir futbolcunun da -annenin çocuğunun iyi olduğundan her daim emin olma çabaları gibi- her hali/tavrını takip altına alabileceğini. Takım sevgisini, o takım çatısı altında büyüyenlerin farklılığını bir kez daha anlamayı.(Arda’yı biraz daha özlemeye devam edeceğiz. Zira toparlanması biraz sürecek.)

Özledim…

Elano’nun soğuk mizacının altında yatan asiliği farkedip buna niyeyse mutlu olmayı. Niyesi belli aslında, bize Elanolar gelmiyor, ülkem sevmiyor, tertemiz(!) basınım beğenmiyor falan filan işte. Tüm bu topluluklar eziyorlar bu adamları. Ezilmez diye, diğer içimizde yara kalan (bir tek belki de benim içimde yara kalmıştır bilmiyorum.), ardında yarım yollar bırakan yıldızımız gibi kaplumbağa misali her vurulduğunda kafasını içeri gömmez savaşır diye umutlanmayı.

Özledim…

Barış’ın no-look paslarını.

Özledim…

Aydın’ın her hafta gelecek vadedişine tanıklık etmeyi. (Şaka bir yana ben ondan her halükarda umudu asla kesmiyorum, kesmeyeceğim.)

Özledim…

Uğur’u mekan yedek kulübesi olsa bile sarı-kırmızı içinde sağlıklı, hazır görmeyi.

Özledim…

Kewell’ı gördükçe asaletin asaleti çektiğini öğrenmeyi. Şöyle ki;
Galatasaray=Asalet
Kewell=Asalet
Toplam sonuç Kewell from Galatasaray.

Özledim…

Nonda’nın ne kadar formda olursa olsun Baros’u yine de aramama engel olamayışını, ama yine de bu durumun Nonda’nın can, ciğer oluşunu değiştirmeyişini.

Özledim…

İçinde Baros’un olmadığı kadroyla maça çıkma sayımız arttıkça hüzünlensem de bunun aslında bizi Baros’lu kadroyla maça çıkacağımız günlere yaklaştıran zor haftalardan ibaret olduğunu, aynı zamanda günlerin ilerlediğinin göstergesi olduğunu idrak etmeyi. İçimi tatlı bir kavuşma heyecanı kaplamasını.

Özledim…

Başımızdaki kıvırcık futbol güneşimizin gollere biz gibi sevinişine şu fani dünyada tanıklık edebilmeyi.

Özledim…

Linderoth’u, Emre Güngör’ü, Serkan Çalık’ı her hafta istikrarla yine yeniden özlemeyi.
Kısaca, özetle, yani cancağızımı, canımın parçasını,takımımı

ö-z-l-e-d-i-m

Özledim…

Adam eksiltmeleri, tek pası, direkten dönen topları, verkaçları, duvar paslarını, fuleli adımları, çalımları, defansın arkasına kaçan futbolcuları, topsuz alanda yapılan boş koşuları, tam saha presi ve olmayan b planıyla bloklar arası bağlantıyı bile özledim.

Özledim…

Maç günleri evde olan koşturmacanın içinde kaybolmayı, o gün hayatın durmasını, dışarıya kapılarımızı kapatıp aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor mesajı vermeyi, annemin hiç itibar göstermediğim totemlerine zorla ayak uydurtuşunu bile evet özledim.

Her zaman ara oluyordu şu ligde biliyoruz, alışmadık ama katlanıyoruz. Tamam da ben böyle uzun sürenini hatırlamıyorum. Sanki mevsimler değişti, seneler eklendi üstüne. Bana o kadar uzun geldi ki kelimelerimin boynu bükük kalır, mahçup olur anlatmaya güçleri yetmez. Bir de bu arada yaşanan felaketler de cabası. Basketbolda yaşananlar, Işıl’ın sakatlığı, Arda’nın ve Florya’nın üstündeki grip kabusu…

Burdan var gücümle haykırmak istiyorum milli maç aralarından, tatil aralarından, her türlü ara, mesafe, uzaklıktan nefret ediyorum. Ben futbolsuz ve dolayısıyla Galatsaraysız bir hayat düşünemezken bir haftasonu elbet hiç düşünemiyorum. Sanki çölde susuz, sanki oyuncaksız çocuk, sanki sevdiğinden uzak aşık, sanki gezecek görecek yeri bitmiş, yolları tükenmiş bir gezgin, sanki manzarası silinmiş, renkleri bitmiş ressam, sanki kelimeleri yüzüne bakmayan, bir araya gelmek istemeyen yazar…

Bu satırları okuyanların bir kısmı beni şu an ‘vah vah zavallı’, ‘ay canım yazık yaa’ cümlelerinin öznesi yapıyor olabilirler. Ama inanın mübalağa sanatının zerresini kullanmadım futbolsuzluğu ve Galatasaraysızlığı anlatırken. Cümlelerim yüz de yüz, katıksız, saf samimiyet ve gerçeklik içermekte.

Tek diyebileceğim gün itibariyle lig başlıyor oleeeey! Galatasaray’a kavuşmamız için ise bu yazının başlığındaki gibi ufak bir sesleniş kadar zaman dilimine daha ihtiyacımız var. Ona da oleeey!

Not: Başlık Kardeş Türküler grubunun dinlenesi çok güzel bir şarkısının adı. Ermenice ve Türkçe ”çağırıyorum gel gel” anlamına gelmekte. :)

Add comment Kasım 21, 2009

Philp Lahm Büyüklerin Hegemonyasına Karşı

Philp Lahm

Almanya’nın en büyük kulübü Bayern’in en  esaslı adamlarındandır her şeyden evvel bu sağ ayaklı sol bek. Kendisini ”Lahm” yapan kulübüne olan sevgisi ve mesleğine olan saygısı ile günümüz futbol dünyasının parmakla gösterebileceğim adam gibi adamlardandır. Geçenlerde schalke 04 maçından önce yayınlanan bir röportajında kulübünün transfer politikasını ve idare şeklini çok doğru ve iyi niyetli bir şekilde eleştiren lahm’ı münich’in hatta almanya futbolunun otoriteryasından beckenbauer, hoeness ve rummenigge adeta katlettiler. Gerçek bir münichli olan ve 11 yaşından beri bu kulüp için ter döken, geçen sene barça’nın hatırı sayılır teklifini sırf münich sevgisi yüzünden red eden bu adamı sadece kulüp yöneticilerini eleştirdiği için ” takım arkadaşları ve teknik kadroyu” suçlamak ve huzursuzluk çıkarmak suçundan günah keçisi ilan ettiler. Büyük tehditler ve cezalarla kulüp tarihinin en ağır suçuyla yaftalandı lahm.
Tüm kalbimle onun yanında olduğumu hissetirmek isterdim aslında. Çünkü futbolcular düşünmez, futbolcular konuşmaz, futbolcular bilmez sadece büyüklerinin tavırlarına ve düşüncelerine göre kurşun askerlik yaparlar düşüncesinin yıkılması için en önemli modellerden birini temsil etti. Zaten özümde romantizm ve anarşizm düşüncelerinin insan doğasının özünü oluşturduğunu düşünen birisi olarak Lahm’ı bu anlamda sonuna kadar destekliyorum.

Bakın bakalım lahm’ın söylediklerinin tek kelimesine katılmayanınız olacak mı?
Lahm o söyleşide kulübün hiçbir konsept gözetmeyen transfer politikasını eleştiriyor;
Sırf iyi diye bir oyuncu alınmaz. Öyle ya, bakalım aldığın topçu senin oyun anlayışına uyuyor mu? Bayern münih yedi-sekiz yıl öncesine kadar şampiyonlar ligi’nin en başarılı takımlarından biriydi, fakat bundesliga’nın en iyilerini toplayıp aynı kazanın içine atma formülü artık bir işe yaramıyor. Sezon başında takımı 4-4-2 sistemine göre hazırlayan van gaal, robben’nin gelişiyle 4-3-3′e döndü. Haliyle gomez bu sistemde sırıttı, ön libero diye alınan timoşçuk ortanın sağında şaşkın ördeğe döndü. Lahm oyun sistemindeki belirsizliğin hocadan değil, kulüp yönetiminden kaynaklandığını söylüyor. Ayrıca mevcut kötü oyunu, araya paslarla atakları gol pozisyonuna dönüştürecek bir ortasaha oyuncusunun eksikliğine bağlıyor.

Eee bu analiz bayern münich’in son 3-4 yılındaki yanlışının ve şuan ki sıkıntısının en net analizi değil mi beyler. Bu analizi yapan bayern’in sol beki diye onu asıp kesmek mi doğru yoksa onu mesleğine olan saygısı ve alakasından dolayı tebrik edip kulak vermek mi doğru.

Tek başına buralardan, istanbuldan sana sesleniyorum philp ” eski tüfeklerle ve çürümüş futbol adetleriyle mücadelende sonuna kadar yanındayım ”.

Add comment Kasım 16, 2009

Zor Zanaat Vesselam

Akşama maç var, 1 hafta öncesinden başlamışım kendimi hazırlamaya. Kesif bir hasret kokusu, evet lan hasret kokusu, değiştirilen bebek bezini atmadan önce o bok kokusunu burna çekmenin verdiği müthiş babalık duygusu kadar kesif ve hoş. Ağır ağır ilerliyor dakikalar, mall’a uğrayıp reyonların arasında dolanırken biraz sonra elime tutuşturulacak kese kağıtlarının Los Angeles sokaklarına katacağı manzarayı düşünerek vakit harcıyorum. Kooooo bi, Koooo bi, Kooooo bi tezahüratları yankılanmaya başladı bile her bir nöronda. Bu ne amına koyayım, alem American Dream olmuş çıkmış. Uyan lan Tufan, uyan götüne koyayım, basın Kewell Fener’e gidecek yazıyor. Onur Öymen de yüzyılın potunu kırmış zaten. Hay sikeyim ya nereden çıktı şimdi bunlar? Akşama da maç var, acaba Elano oynar mı? Hatun da paso ödemeli çağrı atıyor, akşama maç olduğunu bilmiyormuşçasına.

Oğlum Tufan; 18 santimlik alete sahip olmak zor zanaat be. Hangi birine peşin? Gelmeden önce sakat diyerek karalamaya çalıştığı Kewell’ı şimdi Fenerbahçe’ye transfer olacak söylemleriyle gündeme taşıyan basına mı, akşam maç olduğunu bildiği halde ödemeli arayan hatuna mı, msnden paso seksi fotoğrafları için tıklayınız tandanslı hürriyet gazetesi internet sayfasından link yollayan ofisteki çılgın sekreter Jale’ye mi, uyandırmak için sana mı?

Pranga vurdum bugün 18 santimlik solucana, akşama maç var. Chivas Regal’i shotlarken bir yandan da tandemde görev alan iki oyuncunun hücuma kalktığımız anda öne çıkarak orta sahaya yanaşmaları gerektiğini düşünmek, akabinde de sağ bekin de hücuma çıktığını görüp sol bekin tandeme kaydğını görmek istiyorum. Oyunun defanstan itibaren hücum esnasında 1-2- ( 3+4 ) dizilişi ile seyretmesini istiyorum. Elano orta sahadaki mevkisinden ileri uca kayıp ileri ucu dörtlerken ve rakip ceza sahası yayının önünde dolanırken, tandemin orta sahaya yaklaştığını görüp önlerinde Mehmet Topal ile birlikte oyunu forse etmelerini görmek istiyorum.

Aslında hiç güvenmediğim kadar güveniyorum takıma ve teknik ekibe. Birileri orada bizden daha iyi düşünebiliyor. Şu futbolcuyu transfer etsek süper olur, şu dizilişle oynasak çok şekspir olur, şu oyuncu çıksa da yerine şu girse amına koruz ortalığın gibi söylemler artık kulak tırmalamaktan öteye geçmiyor. Ağzı olan konuşuyor işte ağğğbi, bu ülkede 70 milyon teknik direktör var sözünü haklı çıkaracak cinsten.

Artık rahatım, elime jileti alıp etek traşı olurken sadece solucanımın yuvada büyük bir ziyafet çekeceğini, ertesi gün de boynumdaki morlukları kamufle etmek için fularımı takıp dışarı çıkacağımı, bu tarzımı görenlerin ise bana çok entelektüel biriymişim gibi bakacaklarını ve ikili üçlü gruplar halinde konuşlandıkları masalarında yaptıkları dedikodulara konu olacağımı düşünüyorum. Galatasaray mı? Birileri orada benden daha iyi düşünürken buralardan manyel vermek şanıma yakışmaz.

Koskoca camia, 104 yıllık geçmişi olan bir camia, sırf ben daha fazla kafa yormayayım diye, sırf solucanımla birlikte yuvada ziyafeti daha rahat çekeyim diye, sırf piliçleri ağıma hiç uğraşmadan düşüreyim diye Rijkaard’ı takımın başına getiriyor, Keita’yı, Elano’yu transfer ediyor, yetmemekle birlikte Ocak ayında transfer yapacağız diye haber veriyor. Büyüklüğün tartışılmaz Galatasaray.

Zor zanaat olan ne mi? Bir camia kendi bekası için çabalarken, Avrupa’da sportif başarı için mücadele ederken, benim gibi bir pezevengin türeyip bunları cinsel hayatın çetin mücadelesinde koz olarak kullanması. Harbiden de zor. Sonuçları ise verilen çabaya bakılırsa müthiş. Yataş, mumlar, burberry brit kokusu, victoria’s secret supersoft tong, çikolatalı krema, elle müdahale serbest gider bu böyle…

İşte sevgili dostlarım; gelinen nokta şudur ki, desteklediğiniz takım ne kadar başarılıysa, ne kadar sükse yapıyorsa, cinsel hayatınız da o oranda iyidir. Dolayısıyla Galatasaray’ın sadece günlük hayatımıza değil, cinsel hayatımıza yaptığı olumlu katkıdan ötürü de Galatasaraylı olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissedelim. Sadece biz mi şanslıyız? Prezervatif şirketleri ve bu prezervatifleri satan eczaneler, marketler, benzin istasyonları da şanslı. Ulan Gaassaray!!!

Add comment Kasım 14, 2009

66>10

7435_149772561191_8139031191_2542374_3366667_n

Arda Turan…

Bahsedilirken ilk önce ne söyleniyor? Çok yetenekli, çok yetenekli, çok yetenekli… Bu bir farktır. Bir adım öne çıkarır evet. Yalnız Arda’nın farkı yeteneğinden önce 66′da gizli. O 66′yı bile efsane yapacak derecede ”özel” bir insan. Kimin aklına gelir ki 66 rakamını böyle seveceği :) 66′ya can veren bu özel durum Arda’nın varlığında mevcut sade. Eli, ayağı, gülüşü, zekası, ruhunda, beyninde mevcut…O her halinden belli ki her gün başımıza gelen bir şey değil. Bu yüzden onu dünyamızda bu denli özel ve farklı yapan olay sadece futbol yeteneğiyle açıklanamaz. İçinde bulunduğumuz zamanın öncesinde olduğu gibi bundan sonra da nice yetenekli futbolcular göreceğiz. Ama her yetenekli futbolcu Arda olamaz, olamayacak bizler için. Çünkü Arda olmak Türkiye’nin en yetenekli futbolcusu olmak demek değil. Arda demek, onca büymüş insanın çocukların elinden alıp oynadığı futbol dünyasında hala çocuk kalan demek. Arda mahalleden bir koşu çağırdığımız oyun arkadaşımız. Onsuz oyuna başlayamadığımız, canında barındırdığı rengiyle renk cümbüşünü başlatan arkadaşımız. Arda futbolu mesleğini yaparcasına değil de hayalini yaşıyorcasına oynayan… Küçükken hayalini Bayrampaşa’da bir topun peşine takmış o ve koşmuş hem topun hem topa saldığı düşünün peşinde. Şimdi binlerin onun ardına gözlerini salışı, evlerine gidip kapılarını çalsa aylarca misafir edebilecek kadar insanların yerlerinde yurtlarında ona yer açışı, akmaya hazırlansa gözlerinde bir damla yaş ondan önce binlerce yaşın hazır kıta beklemesi, bir gülse gülecek yüzlerin çokluğu ve bu binlerin Arda’ya her defasında peşindeyiz diyişi, ardında adımlarına adımlarını uyduruşu Arda’nın futbolun arkasına takılıp peşin sıra ”aşkla”  gidişinden sebeptir bence. O içindeki bu masumane futbol aşkıyla özel. O bu futbolu oynadığında önüne kimsenin duramayacağı bir hal alıyor şu oyun. En güçlü ayakların bile yenemeyeceği bir oyun… Güç aşkta çünkü… Ve bu aşk uzaktan sarı-kırmızı, yakından turuncudan iz taşıyan tok bir sarı, vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızı. Baştan aşağı bu renklere bezeli Arda. Dünyası sarı-kırmızı olan biri. Galatasaray’ı her an yaşayan, öyle ki şöyle diyor bir röportajında ” “Bayrampaşa’da evimizin olduğu sokakta, okulun bahçesinde sabahtan akşama kadar futbol oynardım. Sonra Altıntepsi minik takımına gittim. Merter sahasında bir maçtayız. Oyundan çıktım, bir ağabey geldi, ‘sen çok iyi futbolcusun, hayalin nerede oynamak?’ diye sordu. Ben de ‘hayalim Galatasaray’da oynamak’ dedim. ‘Benim tanıdığım hocalar var, seni göndereyim seçmelere’ dedi. Eve gidip annemlere anlattığımda önce inanmadılar. Gidip de kazanamazsam diye babam tedirgin oldu. Benim çok duygusal olduğumu bildiğinden seçmelerde kazanmasam çok üzüleceğimi düşündü. İkna edip gittim seçmelere. 5-10 dakika oynadım seçmelerde. Ahmet Keskinkılıç, Ahmet Genç, Recep Yazıcı, Zafer Koç hocalarım vardı. Seçildiğimi öğrendiğimde dünyalar benim oldu. Sene 1999, UEFA Kupası’nı kazandığımız yıl. Deprem olmuştu, ben Allah’a dua ediyordum; Galatasaray ile bir kez antrenmana çıkayım, bir daha deprem olacaksa o antrenmandan sonra olsun. 12 yaşındaydım, çocukçaydı belki böyle düşünmek ama Galatasaraylı’ydım işte…”

İşte Arda bunun için özel. İlk parladığı dönemden bu yana durum böyle. Onun futbola bakış açısı sokaktaki bir çocuktan farksız. O dünyamıza sıradışı biri olarak girdi. Her gün karşılaştıklarımızın monotonluğundan çok uzak. O anlatıyor biz dinliyoruz, o söylüyor biz güveniyoruz, o daha da bir sarı-kırmızı yaşıyor biz bağlanıyoruz. O futbolu bir başka oynuyor, futbol onun bedeninde farklı duruyor, o futbolu bir takım elbise gibi yakıştırıyor. İlk görüşte aşk bizimkisi. Aldık bu sevgimizi hayatımızın ortasına koyduk. Gözbebeğimiz, geleceğimiz yaptık. Galatasaray camiasında yöneticisinden taraftarına hepimiz ve Arda delice seviyoruz birbirimizi.  Vurulduk biz ona çok fena. Ama o da ne tam burda film durdu! Bu büyük sevgimiz hataları da beraberinde getirdi. Ve işler bir yerde karışmaya başladı. Tam olarak ne zaman bu durum ortaya çıktı kestiremiyorum ama ipin ucunu zamanın bir yerinde bir mekanda kaçırdık. Şu saydığım özellikleri kendinde barındıran Arda geçmiş zaman kipine dönüştürdü bu özelliklerini ve onlu cümlelerimizi. Artık Arda şöyley-di, böyley-di diyoruz. O eskisi gibi değil. Bu bağlamda Arda’yı oyun hamuruna benzetiyorum. Herkesin şekil vermeye çalıştığı bir oyun hamuru ha bir de kendi şekil vermeye çalışıyor fazlaca. Ve kah 10 numara, kah kaptan, kah efsane, kah miliyetçi, kah ağır abi, kah Metin Oktay oluyor. Bütün bunların içinde 66 numaralı Arda’yı görebilene aşk olsun! Yok, çocuk yok! Kayboldu! Yazının başında bahsettiğim o sarı-kırmızı özel oyun arkadaşım yok! Bir yerlere saklanmış gibi gözüküyor. Ama bulacağım hiç kaçış yok. Ve hoşçakal demeye de hiç niyetim yok. Oyun hamuru diyordum, bu hamurun şekil alıp alıp bozuluşunda hepimizin suçu var az ya da çok. Taraftarın mesela. Nedir bu hatalar? Şöyle ki; onu o derece sevmek ki yaptığı yanlışlarını görmek istememek. Destek tabii ki taraftarın görevidir her daim. Ama bazen kantarın topuzu kaçabiliyor. Başkası yapsa feci tepki göstereceğimiz durumları Arda söz konusu olunca es geçtik. Bu çok tehlikeli bir durum. Arda’ya yanlışlarını görmesi konusunda yardımcı olamıyor aksine üstünü örtüyoruz her defasında. Oysa onun hatalarını törpülemeye çalışmak, Arda’yı korumamak, Arda’ya kötülük etmek değildir. Efsane kaptan, büyük kaptan gibi çok erken sıfatlar vermek onun üzerinde eğreti durmasına yol açabilir zamansızsa eğer. Ve bu hem gözü yorar hem bu eğreti kavramları sırf birileri istiyor diye taşıyan Arda’yı. Yönetim cephesine bakalım bir de. 22 yaşında herkesin delice sevdiği bir çocuktan 10 numara yaratma çabaları, yüklenen ağır yükler, hadi aslanımlı misyonlar ve dahası.. Niye 66′ya dokundular aklım almıyor. Arda niye 10 numara olmak zorunda? Arda’nın takımın beyni olması için illa sırtına 10 numarayı geçirmesi gerekmiyor. ”Lincoln’nün değil Metin Oktay’ın formasını veriyoruz” gibi ağdalı sözlere de ihtiyacı yok efsane olmak için. Hele törenle kaptanlık almasına hiç lüzum yok. Efsane sıfatı törenle takdim edilen birşey değil zira. Bizzat kendiliğinden oluşan bir sıfat. Arda kaptan olmasa da Ali Sami Yen’de ismi ilk haykırılan. Kaptan olunca, 10 numara giyince bir Arda daha olmadı ki. Aksine elimizdekinden olduk. 22 yaşında sıradışı özellikleri olan bir gence gözbebeğimiz demişiz daha  fazla neye gerek vardır ki? Onun bize bizim ona en derin hislerle değebilmemiz için eksik gedik bir şeyler mi vardı bizim bilmediğimiz? Bu eksikler mi tamamlandı? Nedir bu sorumluluklar, omuzuna yük edilenler? Sevmişiz tüm kalbimizle ”koca kafa” yı daha hangi prosedür kaldı tamamlanmayan? Niye izin verildi bunca sorumluluğun onu yerçekimine uğratmasına? Cevabım henüz yok maalesef.

Bütün bu bahsettiğim oyun hamuruna şekil verenlerin hepsi aslında teferruat bir yerde. Çünkü iş Arda’da bitiyor. Önemli olan onun nasıl şekil verdiği kendine. Şu zamana kadar baktığımızda şekil hiç iç açıcı değil. Öz şeklini kaybedeli epey zaman oldu. Bu bir süreç aslında ve dün ya da şu an olmuş bir şey değil. Yaklaşık bir senedir gün be gün Arda o eski halinden eser yok şimdi şarkısını söyletiyor bizlere. İlk zamanlardaki Arda’yı görmemiş, izlememiş olsam Arda demek ki bu der geçerim. Ama biliyorum ki bu değildi. Kafamı kurcalayıp, beni dertlere sürükleyen de bu ya. Bu taklitler yapan, kelimelerinin ardına hiçbir şey saklamayacak kadar samimi, gollerden sonra deli gibi çimlerde tepinen koca gülüşlü çocuk algılayamadığım bir zihniyetin ürünü olmaya başladı. Yerli  propagandası gibi duran sözlerinde, büyümüşte küçülmüş hallerinde, demeçlerinde, yaptığı çıkışlarda, takındığı ağır tavırlarda bu açıkça görülüyor. Tuhaf işlere kafa yorar, zihnini onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan tonla boş mevzuyla yorar oldu. Herkesi sever dediğim Arda sanki yerli arkadaşlarını daha çok sever oldu, yabancılar geçici yerliler bir tane zihniyetinde onca insan varken onları bir fazlalaştırmaya gerek yoktu aslına bakarsanız. Ama Arda’daki bu düşünceyi , yerli-yabancı gibi gereksiz bir ayrımı bir çok demecinden ve tavrından sezebiliyorum. Buna güvenmemek de diyebiliriz. Kendine veya bir başka arkadaşına güvendiği gibi takımdaki bazı yabancılara güvenmediğini görebiliyorum saha içinde zaman zaman. Halbuki Galatasaray bir bütündür ve saha içinde kimse padişah değildir. Herkes işçi misali hizmetini eder. Arda çalımını atıp pasını kendi kendine verip sonra o pası alıp kaleye vurup gol atamaz. Bir ülkeyi tek başınıza fethedemezsiniz. Tek başınıza dağ gibi kulübün her bölgesinden sorumlu olamazsınız. Hali tavrı çocukça gelen ve hiç büyümez dediğim Arda ağır abileşmeye başladı. 10 numara diye farklı, kaptan diye farklı davranır oldu. Çehresi soğuk, gülmeyen bir ”adama” dönüştü. Büyüdü desem o da değil. Coşkusunu kaybetmiş gibi bir hali var. Belki de coşkusunun eksikliğinin farkında bile değil bilmiyorum. Çünkü kafası hep başka yerde, gözleri düşünceli uzak diyarlarda. Gollerine bile anlam yüklüyor. Misal Bülent Korkmaz görevden alınacak diye attığı gole sevinmeyip koskoca Kewell yanındayken buruk ve hüzünlü duruyor. Halbuki o gol onun, bizim, hepimizin… Bülent Korkmaz’ın gidecek olması inanın o golü zerre ilgilendirmiyor. Ve bunlar inanın hiç detay olmuyor benim açımdan. Çünkü birikip birikip bir yanardağ gibi patlamakta, ateşler püskürtmekte… Konuşurken düşündürür dediğim Arda demeçleriyle endişeli düşünceler düşündürür oldu. Ufak bir portre çizersek bu demeçlerden şöyle ki; geçen seneki 2-2 berabere biten Bükreş maçı sonrası ” herkes daha fazla sorumluluk alsın” dedi, yine geçen sene aralık ayında Lincoln’nün kaptan yapılışından sonra takım arkadaşını ateşin önüne atarcasına ikinci kaptan olmam bundan sonra diye rest çekti, solda oynasam daha iyi olur dedi, bu sene mayıs ayında Bülent Korkmaz bence kalmalı dedi, 2008/2009 sezonu sonunda verdiği bir röportajda ” ligde yeterince özverili olamadık. herkes Ayhan, Mehmet Topal, Sabri, Hakan ve benim kadar oynasaydı şampiyon olurduk.” dedi, bu sezon 4 Ekimdeki Ankaragücü maçı sonunda maçın kırılma anı olarak Baros’un kaçırdığı gol pozisyonunu gösterme gereği duydu, milliyetçi bir insanım o yüzden Türk antrenör isterim dedi…Dedi de dedi, durmadan ama.. Bunların dışında futbolu da yerinde sayar oldu. Kimsede olmayan oyun zekasına rağmen Rijkaard’ın sisteminde bozuk parça gibi tekler oldu. En çok çalışan kısmı olmalıyken hem de makinenin. Takım oyuncusu olduğu fikrinin tam tersini yansıtan her şeyi ben yapmalıyım fikriyle futbol oynuyor artık. Arda’ya bütün olanlardan sıyrılıp şöyle bir kuşbakışı baktığım zaman her anlamda farkını yitirdiğini görüyorum. Belki bir çoğu sineye çekilir şöyle böyle ama futbol olarak sıradanlaşır, futbolu herkes gibi oynamaya devam ederse işte o vakit bağrıma taş basar otururum diyemeyeceğim. Bunu kabullenmek çok zor. Arda yaptığı yanlışlarda, söylemese eksikliğini hissetmeyeceğimiz gereksiz demeçlerinde, tıpkı yaptığı üst üste çalım zorlamaları gibi bir çok durumda zorlayıp çıkış yolu bulamıyor ya da hiçbir çıkış yolunu beğenmiyor gibi görünen, basiti es geçen zoru seçen hallerinde ısrar ediyor. Daha kötüsü galiba doğruyu bu sanıyor. Bir elbise giydi güzel sandı çıkarmıyor. Budur.

Bazen en sevdiklerimizdir en zarar verdiklerimiz. Arda Galatasaray’ı çok sevdiğini söylüyor ama galiba sevmeyi yanlış algılıyor, belki de bu hatalarında bu kadar ısrar edişi bu yüzden. En azından şunu söyleyebilirim ki Arda’nın yaptığı bir takım şeyler sevmek dediğimiz eylemle  hiç bağdaşmıyor. Karşılıksız seviyor diyorsak, şartsız şurtsuz seviyor diyorsak Arda’nın sol çizgiden sağ çizgiye konunca veya ortada oynarken sola alınınca somurtması, kaptan olamayınca senden gelecek diğer görevleri de istemiyorum küstüm demesi, takımını bir bütün olarak değilde puzzle parçaları misali parça parça görüp bazı arkadaşlarına ait parçaları çok önemli görmemesi, sadece kendinin en özverili, fedakar olabileceğini ya da olduğunu sanması, her zaman en iyisini kendinin yapacağını düşünmesi bu tanıma uymuyor. Olur ama böyle anlayabiliyorum. Bazen cidden sevdiklerimize hep iyilik yaptığımızı düşünerek hareket eder ama sevgimizle bile boğabiliriz. Böyle de ince bir çizgisi vardır bu duygunun. Bu sebepten Arda bilmeli ki Galatasaray o olmadan da Galatasaray. Her şey olamaz o anlamda. Koskoca bir camiadan bahsediyorum, renk katar herkes gibi. Ama bazıları gibi fazlaca belki. O kadar. Daha fazlası değil. Hiç kimse daha fazlası değil. Yani Arda birinci çalımı atıp ikinciyi deneyip üçüncüyü de atmazsa daha az sevilmeyecek, ya da takım yerlerde sürünmeyecek. Bütün paslaşmaları kendiyle yapıp, adam eksilteyim diye kendini eksiltip topu kimseye vermeden kaleye kadar ilerleyince Galatasaray şaha kalkmayacak. Çünkü Arda tek başına Galatasaray değil, Galatasaray da sadece Arda değil. Bir parçası sadece. Galatasaray’ın 22 yaşında çok değerli bir futbolcusu, gelecek için bir değeri, evin küçük çocuğu. Topluma örnek olması gereken bir figür değil, misyonlar sırtlanıp taşımakla yükümlü değil, kendini ispatlamaya ihtiyacı olan bir oyuncu da değil,  her konu da fikri olması gereken bir lider hiç değil. Kötü oynayan takım arkadaşları onu ilgilendirmez mesela, uyarmak ona düşmez, hocaları başında kaç gün kalacak, uyruğu ne olacak ilgilendirmez, kim ne kadar paraya ne kadar mücadele ediyor, ne kadar seviliyor ilgilendirmez, yönetimin kimi kaptan yapacağı ilgilendirmez, emniyet müdürü değişmiş ilgilendirmez, milli takıma yeni hoca aranıyormuş ilgilendirmez. 

n8139031191_566370_4286

66 numaralı formasıyla sevdiğim Arda hala beni duyabilecek kadar yakındaysa, henüz sesimin erişemeyeceği uzaklığa varamadıysa bir Galatasaray taraftarı olarak ondan isteyebileceğim coşku sosu bol güzel futbolu, gülen yüzü, ”koca kafasının” rahatlığı, Galatasaray’ı çok sevmesi. Bu kadar! 66 benim için 10′dan daha büyük ve daha değerli. Onu geri istiyorum. Evet numara olarak olmayacak belki ama o ruhu istiyorum. Gel be Arda tekrar oyunlar oynadığımız yere. Takılıyorsun başka başka insanlarla başka yerlerde. Hiç ait gözükmüyorsun inan oralara. Oyunlar bitmedi daha gel. Oyun hamuru misali büründüğün tüm şekillerden, girdiğin kalıplardan çık. Kendi şeklini yeniden bul! Oyunu kurduk 2 taştan kale, bir de top…

Hadi gülen çocuk bir koşu gel! Akşam çökmeden gel!

Add comment Kasım 13, 2009

Robert Enke (Robert Enke Nummer 1)

Add comment Kasım 11, 2009

2010′da 9 var mı ?

ronalda should be in wc 2010

Konu 2010 Dünya Kupası. İstirhamları ise Ronaldo’nun Dunga tarafından kadroya çağırılması. Neden olmasın? Ronaldo bir devri tek başına açtı. Belki de kapama sırası yine onundur.   Brezilyalısı olsun olmasın farketmemekte. Futbolu seven, Brezilya Milli Takımına sempati duyan herkesten destek bekliyorlar. Bakalım Dunga kulak verecek mi?

İlgili site için: http://ronaldoinworldcup2010.com/home.php

 

Peki sizce nasıl olmalı? Buyrunuz lütfen:

 

 

Add comment Kasım 9, 2009

Karpuz Ekmek Peynir Rakı

Her ne kadar aristokrat olsam da 80′lı yılların fırlamasyon bir çocuğu olarak ailece gidilen pikniklerde karpuz – ekmek – peynir triosunun tadını arar dururum oval ofisimin penceresinden Asansör’ü izlerken. Ha bir de; nerede o eski karpuzlar? Söyleyeyim; Diyarbakır’da.

Diyarbakır’ın nesi meşhur dendiğinde akla gelen ilk şey karpuzdur. tabi gün geçtikçe mutasyona uğrayıp günümüz İstanbul ahalisinin Kamil sıfatına nail olan organizmalarına yakıştırılan bir sıfat olarak da kullanılıyor. Barış Özbek’in gördüğü kırmızı kart mesela, tam bir karpuzluk, hem de Diyarbakır’da. Bizim camiayı geçtim, Diyarbakır şehrine karşı yapılmış büyük bir ayıp. Diyarbakır’a gitmeden önce en meşhur şeyin karpuz olduğu söylenince pek bir içerlemiş arkadaş. Tam orta sahaya adapte oldu derken şuursuzca gördüğü ikini sarı karttan sonra zehrini akıttı, en büyük karpuz benim dercesine. Bravo. Maç 2-2 bitseydi şu an başka şeyler yazılıp çiziliyor olacaktı ya neyse.

Karpuzumuzu bulduktan sonra listemize bakıyoruz, sıra ekmeğe geliyor. Fırınlara gitmeye gerek yok, gidecekseniz de sabaha karşı 4 sularında gidin, yeni çıkmış oluyor. İnteraktif dünyanın uykuya meydan okuyan gençliğine duyurulur. Hoş, bakkala git iki ekmek bir yumurta al desem beceremezsiniz ya neyse. O derece danone neslisiniz, o derece kavanoz jenerasyonusunuz. Ama yine iyisiniz, Diyarbakırsporlu Şener varken size iş düşmez. Maç sonrası ekmek ekmek deyip durdu, ulan bir an oralarda fırın yok galiba diye düşünmeden edemedim.

Ekmeğimizi de bulduktan sonra geriye bir tek peynirimiz kalıyor. Brusella hastalarına buradan selam ederim, bu paragrafı okumasınlar, vicdanım sızlar. Kahvaltının olmazsa olmazıdır peynir, çayın yanında illa ki tüketilecektir. Endüstrisine dalmayacağım, Taffarel’i örnek göstersem yeterli sanırım. Bilmeyenler için hatırlatalım; Hakan Şükür’ü telefonla arayıp kendisine Türkiye’den beyaz peynir göndermesini istediğini söylemişti bir röportajda. İşte peynirin farklı anlamlar içerdiği bir adam ve bu adamın kalbimizdeki yerine binaen peynire karşı hissettiklerimiz. Kaşarından tut, tenekesine kadar, ezinesinden örgüsüne, boursin’den tut camembert’e, gravyer’den ricotta’ya, koy ekmeğin arasına sokaktaki maça devam. Sofraların vazgeçilmezi olan peynirimiz, sahadaki karpuz ile ekmeğin arasından sivrilen Sabri Sarıoğlu’nun ta kendisidir. Takımın vazgeçilmezidir. Sofraların vazgeçilmezi peynirdir, takımın vazgeçilmezi ise Sabri’dir, o halde Sabri peynirdir. Yanlış önerme diyen beri gelirken, doğru önermesiyle gelmezse yalarım.

Şekillendi değil mi aklında Diyarbakır Atatürk Stadı’ndaki manzara. Tadına doyum olmuyor lan. Barış, Şener ve Sabri, oh mis.

İşte sevgili muhterem din kardeşlerim; bu noktada sizlerden ayrılmak zorundayız. Alkolik hareketin yılmaz savunucuları olan bizler, aristokrat kişiliğimizle her ne kadar jhonny walker blue labellarımızı yudumluyor olsak da, maço kimliğimizle bu trionun yanına bir adet müzeyyen senarlı tekel rakısını da ekler, keyfin amına koruz afedersiniz. Sek içenimiz de vardır, sulandıranımız da. Dünkü maçta sek içtik hepimiz, en anasonlusundan. Öylesine halis ve de muhlisti ki, izlerken kendimizden geçtik. Gün geçtikçe Türk erkeğinin cinsel eğiliminde farklılıklar göstermesine sebebiyet veren bir adamdan bahsediyorum; Harry Kewell. Her ne kadar rakıya benzetip maçoluğun sembolüne adapte ediyor olsam da, ” ben bu adama veririm lan ” söylemleri eşliğinde kimlik çatışmasına sürüklendiğimiz aşikar. Tabi bu konu dışı bir mevzu. İşte sevgili dostlarım; karpuz – ekmek – peynir – rakı quadrosunda Barış Özbek karpuz, Diyarbakırsporlu Şener Aşkaroğlu ekmek, Sabri Sarıoğlu peynir, Harry Kewell rakıdır.

Diyarbakırspor Galatasaray maçında sergilenen oyun, 3 puan çok güzeeeaaallll olayından ibaretti. Oyun hakkında söylenecek çok fazla şey olmadığından mı yoksa karpuz, ekmek,peynir,rakı quadrosu çağrışımından mı bilmiyorum ama keyif aldığımız aşikar. Rakibine saygı duyan bir Galatasaray, oyun anlayışının çizgilerini gün geçtikçe belirginleştiren bir Galatasaray, ekranları başındakilere futbolu öğreten bir Galatasaray, Türk Futbolu’na çağ atlatmaya hazırlanan bir Galatasaray, en önemlisi de vizyonu olan bir Galatasaray seyretmenin yanında, oyunu çirkinleştirmeden mücadele eden bir Diyarbakırspor’a teşekkürlerimizi bir borç biliriz. Bu arada, sahanıza sokayım afedersiniz. Bostan değil lan orası, futbol sahası. Biraz bakımıyla ilgilenin, soyunma odalarına giden koridorlardaki fayansları da hiç beğenmedim, 20cm. x 20cm. düz beyaz fayans mı kaldı memlekette amına koyayım.

Hiçbir sakatlık yaşanmadan alınan üç puan ile birlikte maçın en sevindirici yanı, Linderoth’un oyuna girdikten bir süre sonra Diyarbakırspor ceza sahası yayının önünde aniden bitiverip Kewell’ın pasına topu durdurmadan vurmasıydı. Çok sevindim lan, öyle böyle değil. Varsın gol olmasın, Linderoth’um yeter ki vursun. Ayhan; sana bu yazıda tek kelime etmeyerek yazının piç olmasını engellemiş oluyorum, bilmem anlatabildim mi?

1 comment Kasım 9, 2009

Biraz Gerrard olsun

Add comment Kasım 8, 2009

El ile müdahale

1000001_bkj

Add comment Kasım 8, 2009

Maskeli Balo

58832202

Mehmet Demirkol, Fuat Akdağ ile birlikte spor servisi programında  Ercan Saatçi ve Metin Özülkü’nün yaptıkları terbiyesizliğe Hürriyet Gazetesinin yer vermesini eleştirmiş. Ve bunlar Türk spor basınının meselesi olmamalı, adam(!) özür diledi bitti daha ne yapsın kendini binadan mı atsın diye sormuş. Yani diyor ki kısaca, adam(!) alt tarafı  ” koskoca bir kulübe” küfür ediyor ne var bunda bu kadar büyütecek? İlginç gerçekten. Evet ilgiyle takip ediyorum kendisini. Yine olaya tam da beklediğim üzere hani spor servisi’nde çok ciddi mevzularda bile yapıştırıverdiği kahkahası gibi ”amaaan canıımm sizzdeee” tavrıyla yaklaşmış. Terbiyesizliği yapanların kendilerini savunurken kullandıkları argümana o da katılıyordur ve ondan önemli görmüyordur bu kadar belki. Hani şu herkes kendi arasında böyle küfür ediyor muhabbeti. Yani Sayın Demirkol Türk spor basınının uğraşması gereken bir konu değil derken belki de bunu anlatmaya çalışıyordur bize. ”Hepimiz küfür ediyoruz canım adam(!) da Fenerbahçe tv de etmiş işte ne ilgilendirir bu basını.” Güzel gerçekten bu tavır güzel. Konuya getirdiği bakış açısı daha da güzel(!)

Şimdi ben cidden anlamıyorum. Düşünüyor düşünüyor içinden çıkamıyorum. Durum cidden bu kadar basit mi? Bu kadar sığ bir hadise mi olanlar? Böyle bir boşverelim gitsinci tepkiyi mi hakediyor sadece? Ben Galatasaraylıyım diye mi böyle ağırıma gidiyor? Ben bugün Galatasaraylı olmasaydım yine de utanç duyardım olaydan eminim. Evet duyardım. Koskoca bir camiadan bahsediyoruz. Koskoca! 104 yıllık bir çınardan, kültürden, Gündüz Kılıçlar, Metinler, Hagilerden, sarı-kırmızı bir aşktan bahsediyoruz. Evet hepsini geçtim milyonların aşkından bahsediyoruz. Adamın(!) biri geliyor aşık olduğuna küfrediyor. Ve adamın diğeri çıkıyor  ” ya abi ne kadar büyüttünüz” diyor. Bu küfrü eden zihniyet kadar bu yaklaşıma sahip zihniyetten de utanıyorum. Hayatta insan ne için yaşar ki? Sevdikleri, doğruları, inandıkları için değil mi? Bütün  bunları ayaklar altına alana olur canım böyle şeyler mi demeliyiz? Başkasını bilmem de benim midem buna müsait değil. Mehmet Demirkol gibi bu olayın büyütüldüğünü düşünen herkese söylüyorum. Hazmetme olayıdır bütün bunlar arkadaşlar! Siz hazmediyorsanız ne ala afiyet olsun, ben hazmedemiyorum! Aşık olduğuma kimse hakaret edemez, bu kadar basittir mevzu! Ederse de hukuki yönden girişimleri hakeder, varsa duyulan saygısı kaybeder, varsa sevgisi kaybeder, varsa gözümde itibarı kaybeder. ”Olur canım arada olur” la kurtulamaz! Neymiş ne kadar da büyütmüşmüşüz. Ha bir de  kamera yayında değildi, kendi aralarındaki bir geyikti falandı filandı diye bir sürü saçmalık dolaşıyor ortalıkta. Böyle savunma mı olur Allah aşkına? Burası koskoca bir televizyon kanalı ve o anda çekim yapılıyor. Bu ortam mı geyik çevirdikleri ortamları? Yok mudur yaptıkları işin bir ahlakı, usulü? Sonuçta kayıt altına alınıyor çıkıyor işte ortaya. Özrü kabahatinden büyük. Ayrıca hiçbirimiz salak değiliz.  Ne derece umursamaz oldukları elli metre öteden anlaşılıyor. Adamlar(!) küfrü ettikten sonra bayanlar da seyrediyor keselim bu kısmı diyorlar. Yani sadece bayanların duyması problem olabilir gerisi teferruat. Bu kadar rahat adamlar(!) ertesinde çıkıp özelimiz çalındı ayıptır deme yüzsüzlüğünde bulunabiliyorlar. İşte sonra adamın biri gene çıkıyor bu olay Türk spor basınını alakadar etmez diyor. Kendi arasında etmiş diyip geçmeli ve bu zat-ı muhteremin dediği gibi  hadiseyi basınla ilişkilendirmemeli miyim? Bir spor kulübünün televizyonundaki laubalilik, saygısızlık, boşboğazlık, rahatsız edici düzeydeki rahatlık, sınırsızlık; bütün bunları yapan bir gazetenin spor müdürüyken hem de nasıl ilgilendirmiyor spor basınını. Nasıl iki kelam edilip kınanmayı göstermelikte olsa haketmiyor?

Mehmet Demirkol’un bu küfür olayına yaklaşımı beni hiç şaşırtmadı açıkçası. Şaşırdığımdan değil yani bu yazıyı yazışım. Benim için artık bir klişe oldu. Ama hala Demirkol’a nasıl desem bir Uğur Meleke muamelesi yapan, onla bir tutanlara da bir nebze ışık olur mu acaba diye yazıyorum. Demirkol benim asla samimi bulmadığım bir yazar. Ve tutarsız bulduğum.. 2007 yılında Macaristan maçı sonrası Emre Belözoğlu basın mensuplarına malum hareketi yaptı. Bugün edilen küfre takmayın kafanıza fazla diye yaklaşan Mehmet Demirkol o dönem başka bir hakaret olayına nasıl yaklaştı dersiniz? Tepkilerin en büyüğünü gösterdi. Ona göre bu adam milli takımdan derhal uzaklıştırılmalı idi. Kaptan olması ise utanç verici bir olaydı, olamazdı. Yazdıkça yazdı. Hadiseden günler sonra, aylar sonra yazdı. Olay öyle bir raddeye geldi ki Emre B. adını maç yazılarında kullanmaz oldu. Terbiyesizliğin kaptanı diye hitap etti. Ve evet Emre de tıpkı Ercan Saatçi gibi özür dilemişti. Ama sanırım durum farklıydı o zamanlar Demirkol için. Vurmaya devam etti. Ne kadar büyüttünüz yahu intihar mı etsin bu adam ne yapsın, özür diledi bitti işte demedi. Tek bir eleştiri yazısıyla yetinmedi vurdukça vurdu. Öyle ki Emre’nin babası artık yeter oğlumun yüzü sivilcelerle doldu stresten dedi. Vurmayın artık tamam öldü diye haber verdi. Bu Türk spor basınının ilgi alanından daha çok Demirkol’un ilgi alanındaydı. Şimdi kimse bana, ama aynı şey değil Emre basına hareket çekti demesin. Ne yani Emre basından birine hareket çekince terbiyesizlik, basın ayağa, kınamalar havada ardı ardına patlıyor; Ercan Saatçi koskoca(!)Hürriyet’in spor müdürü olarak Galatasaray’a küfredince olur öyle arada, boşver bizi ilgilendirmez, geyik o ablası geyik takılma oluyor! Basın yalnızca kendine edilen hakaretlere ses çıkarıyor, diğerlerinde konuyu uzatmamamız gerektiğini hatırlatıp arkadaşlar kapatalım diyor. Bu iki durumda ne fark var ki? Ayıpsa aynı ayıp. Hakareti basın yiyince mi basını ilgilendirir sadece? Peki hakaret eden basından biriyse, hakareti yiyen bir kulüpse? Öyle olduğu vakit hiç sorun teşkil etmiyor, spor basınını ilgilendirmiyor bile. Ne güzel dünya ya! Her şey ne sahte, ne kadar yapmacık, çıkar üzerine kurulu. Unutulur ama bu tutarsızlıklar da diğerleri gibi. Tutarsızlıklar bir değil iki değil zaten. Baksanıza artık Demirkol için ”Fenerbahçeli” Emre terbiyesizliğin kaptanı değil Cantona, aykırı bir yıldız…  O unutmuş bile dünü. Hayat enteresan gerçekten. Nereden nereye gelmiş. Emre yaptığı ve yapma eğilimindeki her vukuatıyla, saha içi eşkıyalıkları ile Demirkol’un nazarında anlamaya çalışmamız gereken bir sıradışı futbolcu bundan böyle! 2 yıl önce ise galiba sıradandı her şey şu fani dünyada!  Ya da artık o Emre tam olması gereken yerde duruyor. Yani artık Galatasaraylı sıfatını isminin önünde taşımıyor ve hedef tahtası olmaya çok uzak ne yaparsa yapsın. Fenerbahçeli artık çünkü ve daha bir anlaşılır olmalı.

Ercan saatçi’nin terbiyesizliğine yeterli tepkiyi vermeyen sadece Mehmet Demirkol değil elbet bunun da altını çizmeliyim. Şöyle bir medyaya göz attığınızda Mehmet Ali Birand’ından Ali Şen ve Oray Eğinlere kadar herkes olayın büyütüldüğünü söyleyip Ercan aslında şöyledir, Ercan aslında böyledir, iyi çocuktuur yaaa diye korumak için sıraya giriyor. Bu insanların dünyasında olaylar kişilere göre değerlendiriliyor. Bugün kara olan yarın bir güzel ak oluyor. Şu basın nasıl istiyorsa öyle oluşuyor insanların künyeleri. Bu terbiyesiz deniyor o terbiyesiz oluyor, bu ahlaklı akça pakça deniyor birden tertemiz kesiliyor o insan. Dünyaları böyle yanar döner. Kişiyi veya bir mevzuyu nasıl göstermek istedikleri, hangi konunun daha fazla konuşulmasını istedikleri mühim olan. Gerisi geliyor zaten ve bir güzel düzen dönüyor. Biz de kendimizi parçalıyoruz ”aslında 2 ay önce böyle demiştin şimdi böyle diyorsun” , ”dün kızıyordun aynı olaya bugün gülüp geçiyorsun ne iş” diye. Bu bir maskeli balo. Türk spor basının balosu.(Bir çok düzgün kalemi tenzih ediyorum tabii) Maskeli balonun sevgili misafirleri birbirlerinden hiç farkları olmadan dolaşıyorlar ortada. Tutarsızlıkları, samimiyetsizlikleri, ikiyüzlülükleri, çıkarcılıkları, ”renkli kalemleri” ve olağanca sahtelikleri ile salınıyorlar etrafta. Hepsini tanıyoruz ama tanınmadıklarını, binbir surata dönüşen hallerini maskelerinin arkasına gizleyebildiklerini sanıyorlar. Çehrelerini hiçbir maske örtemiyor artık şu zamanda halbuki. Mehmet Demirkol ise 1 mayıs 2009′daki Hacettepe Galatasaray maçının sonunda maç yorumu yapıyor görünerek saatlerce yenilgiyi Lincoln’nün bir no-look pasına yıkmaya çalışarak geçirdiği gün benim için tamamen tarih oldu. Saatlerce bir no-look pas üzerinden bir oyuncuya giydirmek ne derece akıl karıdır, hiç olmazsa insan daha elle tutulur bir sebep bulur inandırıcı olsun diye. Bu denli küçük hesaplarının içinde görünmez oldu Demirkol gözüme. Belki de daha çok görüyorum artık, diğerlerinin maskelerine rağmen yüzlerini görebildiğim gibi Demirkol’un da yüzünü maskesinden seçebiliyorum çünkü. Hala göremeyenler için istikrarlı bir şekilde haftada bir düşmekte maskesi kaçırmayın derim. Cidden çok sıkıldım balolarından da maskelerinden de. Hakikaten bitsin artık şu maskeli balo!

*” Tak etti canıma bu maskeli balo.

Ve onun sahte yüzleri…” Güzel şarkı dinlemekte fayda var.

2 comments Kasım 6, 2009

2009 2010 Şampiyonlar Ligi

sampiyonlar ligi

4 ncü maçların bitiminde tek temsilcimiz olan Beşiktaş’ ın sadece Avrupa Ligi şansı kaldı. Favoriler bu sefer beklediği puan seviyesinde değiller. Geçen sene Ali Sami Yen stadyumunda oynanan Uefa Avrupa Ligi 3 ncü turu maçında Sabri’ den son dakikada yediği golle elenen Girondins de Bordeaux takımında gözle görülür bir yükseliş var. Grupta 10 puanları var. Genel görünüm Platini’ nin büyük liglerin ikinci, üçüncü ve dördüncülerini değil de şampiyon takımları lige almasının pek yararlı olmadığı yönünde. Zira Unirea Urziceni ve Rubin Kazan hariç başarılı olan da yok bu takımlar arasında. Arsenal, Bordeaux, Lyon, Manchester United ve Chelsea  içeride dışarıda başarılı olanlar.

A GRUBU

Bu sezon Bayern Münih’  te transferlere rağmen sakatlıklar dolayısıyla başarısız bir cl sezonu olarak göze çarpıyor. Ribery, İvica Oliç ve Arjen Robben’ in sakatlıkları takım performansını etkiledi.  Van Gaal’ in sistemi oturamadan alınan kötü sonuçlar geleceğini muhtelemen etkileyecektir. Bordeaux takım oyununu iyi oynuyor. Deplasmanda dahi sistemden vazgeçmeyen Laurent Blanc istikrarlı futbolun ana sebebi. Kendisini Fransa milli futbol takımı forması giyerken Fransa 98′ de 2. turda Paraguay’ a uzatmalarda attığı golle hatırlıyoruz. Bu gol turu getirmişti. Stoper oynardı. Neyse konu sapmasın. Juventus’ un kaderi ise Chaban Delmas’ tan çıkacak puan veya puanlara bağlı. Yoksa bu aralar pek galibiyet alamayan ve Napoli’ ye 2-0 dan 3-2 maçı veren Ciro Ferrera için zor günler başlayacak demektir.Gerçi bir avantajı daha var. Bir sonraki maç ise Juventus-Bayern Münih. Gruptan çıkma konusunda tam bir final. Seyredilesi maç…

B GRUBU

Beşiktaş’ ın bu kadro kalitesiyle bence tek puanını aldığı grup. Devamlı rotasyon ve kadro istikrarsızlığı başarısızlığı da beraberinde getirdi. Mustafa Denizli Çeşme’ den imza için geri getirildiğinde bence sezon orada bitmişti. Bu sonuçlar da kendisinin ikinci sezon sendromu oldu. Gerçi Denizli’ nin kariyer rekoru kırdığını görüyoruz. 1 puan aldı sonuçta. Wolfsburg ise sezon başında Armin Veh’ i takımın başına getirdi. Geçen sezonki gol sayısını yakalayamadılar. Üzerine de defans bloğunun formu düşünce bu hafta itibariyle Bundesliga’ da 21 gol atıp 19 gol yediler. Deplasman başarıları da haliyle düştü. Cl performansları geçen seneyi düşünürsek pek iç açıcı değil. Tabi Beşiktaş’ ı yenmeleri gereken bir maçta 3-0 gibi net bir skorla yendiler. Buna rağmen Cska’ ya karşı dezavantajlılar. Deplasmanda Cska’ ya gidiyorlar ve Manchester United ile oynayacaklar. Cska ise Man. Utd. maçlarını bitirdi ve 1 puan kazandı. Bu puan onları 2 nci tura taşıyabilir. Beşiktaş ise umarız son bir gayretle bu karmaşadan yararlanıp Uefa Avrupa Ligi biletini alır… Umarız !

C GRUBU

Real Madrid’ de Alcorcos yenilgisinden beri Pellegrini sallantıda. Hadi Sevilla mağlubiyetinde mazeret vardı ama ya Alcorcos ? C. Ronaldo sakatladığından beri takım performansı giderek düşüyor. Higuain forma giriyor ama takıma zor giriyor. Los Galacticos’ a bu performans yakışmıyor. Milan ise kötü başladığı sezonda ise giderek form düzeyini yükseltiyor. Deplasmanda Real’ i 3 gol atarak yenmeleri performanslarının zirvesiydi. Marsilya’ nın nefesi hemen enselerinde ama Fransızlarla kendi evlerinde oynayacaklar. Real maçlarını de bitirdikleri için daha avantajlı olan Milan demek istiyorum ama sonuçta kendi evlerinde Zürih’ e 1-0 kaybeden bir takımda söz ediyoruz. Temkinli olmak lazım. Zürih bu grupta Milan’ a bir süpriz daha yapmazsa Milan çıkar. Marsilya’ nın Zürih’ i 6-1 yendiği maç 6-5 bitebilirdi. Fransızlar defans bağlamında zayıf.

D GRUBU

Chelsea’ nin ezici üstünlüğü bulunan grup. Atletico Madrid eski günlerini mumla aratıyor. Defans kurguları hemen hemen her maçta çöküyor. La Liga’ da ise dipte sayılırlar. Kun Aguero’ nun performansı ise ancak Chelsea’ den bir puan almaya yetti. Diğer puan Apoel’ den alındı ama Vicente Calderon’ da !  Son 10 senede transferden 350 milyon euro kazanan Porto grubu forse eden diğer takım. Grupta dikkati çeken şey ise Apoel’ i evinde yenmek zor. 2 maçta yenildiler ama Chelsea ve Porto’ dan sadece birer gol yediler. Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan takımlarının kendi evindeki maçlarda takım performansı seyirciyle birleşince sonuca böyle yansıyor…

E GRUBU

Puansız Debrecen’ in Liverpool’ dan daha çok gol attığı grup (!) Son iki maça girilirken Liverpool ile Mor Menekşeler arasında 5 puan fark var. Rafa iki maçı alayım ve Mor Menekşeler de iki maç üstüste kaybetsin diye dua etmeli. 24 Kasım Salı Fiorentina  – Olympique Lyon ve 9 Aralık Çarşamba Liverpool  – Fiorentina maçları kritik. Benitez başarı istiyorsa transfer politikasını değiştirmeli. Eğer devre arasında mali kriz içerisindeki Valencia’ dan David Silva ve David Villa Sanchez alınırsa istenen hedeflere yürünebilir. Geçen sezon bu takım premier lig’ de 38 maçta 2 kez yenilirken, bu yıl 11 haftada 5. mağlubiyetini aldı. Transfer olmazsa mağlubiyet serisi artar. Gareth Barry’ e gösterilen ilgi kendisine gösterilmeyince giden Xabi Alonso’ nun boşluğunu Alberto Aquilani ile dolduramadılar. Andriy Voronin, Robbie Keane, Lucas Leiva, Martin Skertel, Daniel Agger, Sotirios Kyrgiakos, Albert Riera, David N’gog, Philipp Degen bence Liverpool kadrosuna yakışmıyor. Benitez’ in hakkını yemeyelim. Ryan Babel transferinde iyiydi kendisi ! Mor Menekşeler’ e ise tebrikler. ikinci tur için 1 puan almaları yeterli. Debrecen ise sempatik takım. Gol yiyor. Gol atıyor. Maçları puan alamasa da zevkli geçiyor. Lyon ise her zamanki gibi isabetli transfer ustası. Benzema gider Lisandro gelir. Lyon para kazanır. Değişmeyen ise OL’ nin ikinci tura kalmasıdır. Grubu da muhtemelen lider bitirecekler.

F GRUBU

Kaotik ortam. Kurban Berdiyev ve tespihinin Barça’ dan 4 puan aldığı grup. Bu işin şakası ama Rubin iyi takım oyunu ve biraz da şansın yardımı ile Nou Camp’ dan galibiyet ile döndü. Gökdeniz galibiyet golünü atarak sevinç yaşattı. Rus futbolunun Zenith ve Cska Moskova ile başlayan yükselişi Rubin Kazan ile devam ediyor. Oligarkların harcayacak parası çok sanırım. Konuya dönelim. Berdiyev’ in bu maçta geçen sene Guus Hiddink’ in Chelsea ile cl yarı finalinde aynı stadyumdan beraberlik çıkarttığı taktiği uyguladığını düşünüyorum. Kendi evlerindeki maçta ise  Bukharov ve Alejandro Domingues biraz dikkatli olsaydı Pep sadece soğuktan değil gerçekten donabilirdi. Aklıma gelmişken Domingues’ in bir senesi daha var Rusya liginde. Sonra üç büyük ligin yolunu tutar. Maç sırasında bir ara kendi başına Barça’ ya kafa tutan bu yeteneği birileri görmüştür herhalde…

Karışıklıktan faydalanan İnter ise son 5 dakikada son sıradan birinciliğe tırmandı. Dinamo Kiev ise son iki maçta İnter’ e karşı sergilediği defansif performansını sorgulamalı. Jose ise Pellegrini umarım gitmez diyeceğine kendi maçlarına bakmalı. Moratti bu harcamalar sonucunda daha iyi bir grup performansı isterdi herhalde. Barça’ nın cl deplasman performansı ise endişe verici. Bu beraberlikler başa iş açabilir 1 nci ile 4 ncünün arasında 2 puan fark olduğu grupta. Bundan sonra gruptaki her maç kritik !

G GRUBU 

Unirea Urziceni’ nin peri masalı devam ediyor. Onofraş Rangers karşısında sadece 1 puanı getiren golü değil 2 nci tur umudunu devam ettiren golü de attı. Ancak son iki maçı Sevilla ve Stuttgart deplasmanlarında. Maksimum dezavantaj. Yine de Rangers’ ı deplasmanda 4-1 yenerek sükse yaptılar. Gol attılar veya yediler fark etmez ama futbol oynadılar. Tebrik etmek lazım. Stuttgart ise zeki ama çalışmayan öğrenci. Soruların gelmesini bekliyor herhalde. Evlerindeki Unirea maçı son şans. Sevilla ise bildiğimiz gibi. Bu grupta onların ortalama performansı 2 nci turu yakalardı zaten. yakaladı da. Rangers ise ikide bir ” bana ne ben  premier lige gidicem ” edebiyatından vazgeçip transfere bakmalı. Grup maçlarındaki başarısızlıkları alışkanlık olmak üzere.

H GRUBU

Gunners büyüleyici. Ertem Şener’ in dediği gibi çoluk çocuk dünyaya kafa tutuyorlar. Olimpiyakos ve Standart Liege ile ikinci bilet yarışı kızışmış durumda. Liege - Olimpiyakos maçında aralarındaki fark Sinan Bolat idi. Zico bu maçı alırsak 2 nci turdayız demişti. Şimdi dengeler değişti. Arsenal ile maçları biten AZ 67 dahil üç takımın da şansı var. Tabii Arsenal’ in de grubu son maça kadar bırakmaması lazım. Sempati duyduğum Zico’ ya başarılar…

Add comment Kasım 5, 2009

3′ün 1′i = 8 milyon ürodur hocam !

Par2873813

Add comment Kasım 4, 2009

Nerel Oloyur Ahyan?

Üzgünüm ama belirtmeden geçmek istemiyorum. Başlıkta yanlışlık veya klavye sürçmesi gibi bir durum sözkonusu değil. Siz deyin ironi ben diyeyim tasvir. Hoş; ironi olduğunu söyleyecek kapasitede olduğunuzu da zannetmiyorum ya, neyse. ( Yarası olan gocunur ) ( Algıda sıkıntı yaşayan arkadaşlara daha önceki yazımda bu sorunu giderecek kendime has taktiklerim olduğunu söylemiştim )

Bu yazının başlığı gibisin, böyle bir girift, bir burada ne yapmam lazımdı ya öff şimdi birine danışsam rezil olurumki kaygısı içerisindecilik, bir cool görüneyim de adam sanılayımcılık, bir itibar göreyimcilik, sahiden de ” neler oluyor ayhan ? “  Türk futbolunun son 10 yılında en büyük gelişimi gösteren adamı olarak Arda Turan’dan daha büyük saygı uyandırıyorsun bende. Senin başardığını,bu ülke futbolunda başarabilecek bir Türk futbolcusu daha tanımıyorum. Ben zamanında forvet oynardım ama ne hikmetse kaleci oldum, hiç de sırıtmadım kalede. Bir süre sonra da kaleciliği bırakıp basketbola başladım. Aslında senden daha büyük saygı uyandıracak bir şahsiyetim ama şu an megalomanlığı hortlatmanın alemi yok.

Kendi anlatamından dinledik bu günlere nasıl geldiğini. ” Baktım ki takımda savunma yönü gelişmiş bir orta saha adamı yoktu, ben de bu işi layıkıyla yapacağıma inanıp  savunma yönümü geliştirmeye çalıştım formayı giyebilmek için ” mealinde çok da güzel özetlememiş miydin de biz de duyunca duygulanmış, örnek alınası bir adam, mihenk taşı olacak bir felsefe demiştik. Sen şu übersikimsonik hayatta, amı götü kaybetmiş falafoş beyinlilerin mentoru olacak nitelikte bir adamdın, ki hala öylesin. Hoş o falafoş beyinliler senin böyle bir misyonu onlar için yansıttığını da farkedemez ya, neyse. Şüphen olmasın ki; içimizden bazıları, bu gelişim sürecini ve bu günlere nasıl geldiğini iyice idrak etmiş bulunmakta olup, gidiş yolunu belki iş arkadaşlarına, belki çocuklarına, belki de uzun uzadıya topluma ulaştıracaklardır.

Dolaylamanın en sevdiğim yanı bu işte. Bir hareketin, bir söylemin, bir kıvılcımın akıl almaz derecede çevreyi ve toplumu etkileyebilmesinin kapılarını aralıyor. Bu da bakış açısını doğuruyor ve yüzlerce, binlerce, milyonlarca açı ortaya çıkarak sana göre süt, bize göre çikolata oluyor.

Ve ilginçtir ki; bu müthiş gelişim sürecinin şalterini kapattın sen Ayhan. Buraya kadar gelişebiliyorum, ötesi yok diye bağırıyorsun resmen. Bizler, tribünde gördüklerin ya da ekranları başında seni izlediğini düşündüklerin, bu eylemleri sadece ve sadece pragmatist, opportunist ve egoist olduğumuz için gerçekleştiriyoruz. Senden ne kaptıysam kaptım, baktım ki artık birşey kapamıyorum, her hareketin gözüme batmaya başlar. Ya aga, bu adam aslında böyle böyleymiş de biz görememişiz demeye başlarız. Daha açık olayım, Kadıköy’de oynanan maçın ikinci yarısında Arda’nın oyundan alınmasından sonra kenar yönetime ” neden Elano değil de Arda’yı oyundan aldınız ulan ” diye gider yaparmışçasına sıçıp batırdın. Maçı birlikte izlediğim adamlardan biri çemkirse ” hassiktir lan ” derim ama cümbür cemaat ” yeter artık Ayhan ” diye homurdanıyordu. Harbiden de yeter. Neler oluyor Ayhan?

Sen ki, sakatlandıktan sonra 2-3 hafta boyunca takım doğru dürüst hücuma çıkamıyor diye bir zamanlar mumla aradığımız adamdın. Sen ki, saha içi talimatlarınla takımı geriden yönlendirebildiğini söylediğimiz tek adamdın. Sen ki, Arda kendini yalnız hissediyor senin yokluğunda ve bu kaptanlığı kaldıramıyor diye yorumlar yaptığımız Arda’nın saha içindeki yegane destekçisiydin. Şimdi ise hiç ama hiç öyle düşünmüyorum, çünkü senden kapabileceğim ekstra birşey kalmamış artık Ayhan. Naçizane bir taraftar olarak bana katacak herhangi bir bakış açısı yokken, takıma ne katabilirsin ki? Sahi ya, abiliğin var. Servet gel koçum, Arda gel aslanım, Aydın yanaş bakayım yamacıma, Mehmet olaya müdahil ol bakayım, şimdi çocuklar, bu Elano kim, Baros kim, Keita kim? Ulan biz it gibi mücadele ediyoruz ama bütün taraftar onlara bağırıyor. Ne iş lan bu? Ya bu Linderoth 2 sezondur yatışlarda ama parasını tıkır tıkır alıyor, buna ne demeli? Tavrımızı koyalım çocuklar, biz bu kulübün neferleriyiz, onlar nesi? Büyüksün Ayhan abi.

Bu düşüncelerim doğru olmayabilir, köküne kadar saçmalıyor olabilirim ama ya Ankaragücü maçındaki tavırlarınıza ne demeli? Fenerbahçe maçındakiler ne olacak? Ben çıkarımlardayım, sen nerelerdesin Ayhan ve tayfası? Florya’da antrenman esnasında iki yönetici Arda ve Ayhan ile görüşme yapmak için odaya geçiyorlar ama 10 dakika sonra Ayhan’ın odadan çıkıp Florya’dan ayrıldığı gözleniyor. Ertesi gün remi sitemizden yalanlama geçiyor ama haberi yapan muhabir bu konuda şahitleri olduğunu belirten bir yazı ile cevap veriyor. Kolay kolay bu tür haberlere inanmayan ben bile,  ” acaba ” diye duraksıyorum. Duraksamamın sebebi de belli; Ankaragücü ve Fenerbahçe maçlarındaki tavırlar. Hadi diyelim ki ben paranoya yapmışım, götümden uyduruyorum. E o halde Sivasspor maçında, herhangi bir sakatlığın olmamasına rağmen neden yedek kulübesinde oturttular maç boyunca?

Bildiğim tek şey var, teknik ekip ve yönetim ne yapıyorsa takımın salahiyeti için yapıyor. Yarın çıkıp Arda ile Servet’i X takıma  sattık, yerleri en iyi şekilde doldurulacaktır, Ayhan süresiz kadro dışı, Hakan Şükür sportif direktör olarak takımın başına getirildi,  Linderoth ile sözleşme uzatıyoruz dese sesimi çıkarmam. Artık biliyorum ki benim ve birçok taraftarımızın vizyonu, teknik ekibimizin ve yönetimimizin vizyonunun kareköküdür. Ayhan mı? Bu saatten sonra;  ” beni ne ilgilendirir. “

Bu arada ” abi sen de ne çabuk adam harcıyorsun yeeaa, görmüyor musun adam canını dişine takarak oynadı, bu kulübe bir sürü hizmetleri oldu ” diyerekten vefaya işaret edenler, semt ulan o semt.

Add comment Kasım 4, 2009

Marduk – Futbol – Dedikodu

Ben bilmem beyim bilir sözünden yola çıkarak beyim kelimesinin yerine Mayalar’ı monte ettiğimizde 21 Aralık 2012 tarihinde ” Marduk geldi hepimizi sikti ” olayına tanıklık etmiş olacağız. Olayları daha geniş bir yelpazeden araştırmak isteyenler interaktif dünyanın imkanlarını kullanarak marduk ile ilgili birçok bilgiye rahatlıkla ulaşabilirler, ben buradan bahsetmeye başladıkça götümün derdine düşüyor, acaba acıtacak mı diye daha fazla düşünmeye başlıyorum. O yüzden kendi açımdan değil de ” türk futbolu ” açısından ele almaya karar verdim bu olayı.

Seneye Türk Telekom Arena’nın inşası sonlanıyor, negzel. Yıllık 70 milyon euro gelir elde edeceğiz. Yayın gelirleri, gs store gelirleri ve şampiyonlar ligi gelirlerini de hesaba katarsak stat gelirlerimizle birlikte 90 milyon papele çıkıyor. Ooo tamamdır, amına koyarız ortalığın, getirtemeyeceğimiz futbolcu kalmaz. Teknik ekibimizi de bünyemizde tutarsak, 2014 yılında şampiyonlar ligi’nde final oynarız. Yarrağımı oynarız, marduk’u ne çabuk unuttunuz amına koyayım.

Türk futbolu ilk defa gelişmeye ve çağ atlamaya bu kadar yakınken marduk çıktı başımıza. Üzücü bir durum ama kısfmet, ne diyelim. Güzide köşe yazarlarımız, sırf boğazın karşı yakasında konuşlanan takımın taraftarlarını kızdırmak için başarılı olmasını can-ı gonülden istediğimiz galatasarayımız, bu duyguyu bize yaşatamayacak. Neden? Sırf bu Mayalar’ın takviminin 2012 yılında son buluyor olup Marduk gelecek hepimizi sikecek dalgasından. ” Tüh ya, ulan Marduk ne güzel kızdıracaktık fenerbahçelileri, neden geliyorsun ki yeeaa ” şeklinde hönkürmeleri duyar gibiyim. Hiç şaşırmadım. Neden şaşırayım abi, bizim taraftar takımın başarılı olmasını sırf fenerbahçelileri kızdırmak için istiyor, gerçekten başarılı olmasını istediği için değil.

Loser, asosyal, toplumdan soyutlanmış olan bir sürü insan bu ezikliğini gidermek için tutmuyor mu galatasaray’ı ya da barcelona sempatizanı olmuyor mu sırf bu sebepten? Güçlünün destekçisi olayım ki kazandığı zaman egom tatmin olsun mantığı ağır basıyor işte. Az kaldı ama, Marduk sizi de es geçmeyecek.

Bir zamanlar Hakan Şükür yüzünden gelişme sürecini paso erteleyen Türk Futbolu, şimdi de Marduk ile karşı karşıya. Hakan Şükür yüzünden neden mi gelişemedi? Şişir topu, Hakan indirsin, Arif koşsun tamamlasın ya da o koşsun bu koşsun tamamlasın. Sistem bu; Şişir Hakan’a. Hani lan bloklar arası bağlantı, hani lan kollektif futbol. Hadi Galatasaray’da Hagi vardı, Popescu vardı ama ya Aanadolu kulüplerinde? Anadolu kulüplerinde görev yapan teknik direktörler bu sistemi benimsediler, çünkü onların Hagi gibi Popescu gibi adamları yoktu. Al forvete uzun boylu bir adam, defans topu şişirsin, o uzun boylu adam indirsin ve 3. bölgede iki üç kişiyle tehlike yaratalım, belki atarız. Hal böyle olunca da futbolumuz Ömer Üründül vizyonu kazanamadı halliyle. Ah Ömer abi seninle çok taşşak geçtiler ama vizyonunu anlayamadıkları için, hiç takma kafana, ben anlıyorum seni. Mucks bu arada.

Şimdi fiestacıların, boğa güreşçilerinin ülkesinde futbolda devrim gerçekleştirmiş bir adam gelmiş Galatasaray’ın başına, tam da senin istediğin gibi top oynatacak, bu ülkeye futbolu öğretecek ama o da ne? Marduk çıktı başımıza, hay amına koyayım dememek işten değil. Neyse en azından önümüzde 2 sene var, bari bu son 2 senemizin keyfini çıkaralım, ot geldiler ot gitmesinler diyerek eşe dosta, çoluk çocuğa futbol anlatalım diyerekten interaktif dünyaya attık kendimizi. Hoş bir platform da bulduk, bir süre takıldık ama olmadı, kalitefililerin mecrasına düşmüşüz.

İstifa ettim geçenlerde, daha fazla uğraşamadım, yazdığım tüm yazıları da tek tek sildim. Herkes hakettiğiyle yaşıyor Ömer abi, merak etme. İstifayı verdikten sonra geçen süre içerisinde gördüm ki olmuyor, Galatasaray adının geçtiği yerde işlerin piç edilerek platformun koskoca bir hiçliğe doğru sürüklenmesine gönül el vermiyor. Birkaç değerli arkadaşın da arkasından atıp tutulmuş, içim acıdı. Başlığa dedikodu kelimesini eklememin sebebi de bu Ömer abi. Marduk dedik, Türk Futbolu dedik ama kişisel dedikodular hız kesmiyor. Futbolun gelişim süreci, bu süreçte yapılması gerekenler, bizim üzerimize düşen görevler, maç öncesi analizler, maç sonrası analizler hakkında tek bir kelime edilmezken, Marduk 2012 yılında gelip hepimizi sikecekken kişisel dedikodularla günü gün etmeye adamışız kendimizi, yazık. Bir gün bu bloga da iflit olup gidersem ve giderken de yazılarımı silersem aptal ve şovmen ilan edilir miyim? Bırakırsam yazılarımı taşşak geçerler mi yazılarımla? Ulan ben Marduk diyorum, adamlar Cassio Lincoln devre arasında dönüp Elano’nun yerine oynasın diyorlar. Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı diyen atalarını da görmezden geliyorlar. Bir tek 10 Kasım, 29 Ekim gibi özel günlerde anıyorlar. Bir de bunların bir mottosu var Ömer abi, ” Ata’m izindeyiz ” diyorlar. Evet Ömer abi, hakikaten de izindeler. Kafa izninde.

Elano tırtmış, Franco zırtmış, gitsin bunlar diyorlar. Bari gönderilsin de, yönetimi göreve davet etmiş ol. Bir de bu yöneticiler ve Rijkaard futbolcudan anlamıyor, sanal dünyada iki tuşa basabilen adam elano, franco gitsin diyor. Neden gitmesini, gittiği taktirde nasıl hareket edilmesi gerektiğini söylemeden tabi. Tayyip gitsin, e tamam gitsin gitmesine de, yerine kim gelsin onu da söylesene. Söyleyemiyorsan, gitmesini isteme sebebin de hiç inandırıcı ve rasyonel olmaz. Aslında kafaya takılacak şeyler değil bunlar, Marduk düşündürüyor beni. Türk Futbolu’nun gelişim sürecinin önündeki en büyük engel olan Marduk. Bir nesil uefa kupası’nın alındığını görmüş olduğu için kendini şanslı hissederken, göremeyenler ve gördüğünü zannedip o duyguyu idrak edemeyen şimdinin 19-20 yaşlarındaki danone nesli zerre kadar üzülmüyordur. Üzülmezler abi şaşırma, hepsi 150 gramlık et parçasının peşinde. Upskirtçü, Beyaz pantolonun altından, düşük bel üstünden g-string röntgenciliği, göğüs çatalı otuz biri ( italyan 31 i de deniyor, anlaşılması için göğüs çatalı 31 i yazdım ) ve ağza vermecilik peşinde. Ha Galatasaray kazanınca, takımın galip gelmesinden çok rakip takım taraftarlarını kızdırma fırsatını yakalayacağı için sevinir.

Şimdi düşündüm de Marduk olayı hiç fena olmayacak gibi görünüyor. Bu tipler yüzünden Türk Futbolu, akabinde Türk Spor Basını gelişimini tamamlayamıyordu. Kaostan beslenenler ve rakip taraftarı kızdırmak için elde edilecek olan başarıya odaklananlar Marduk sayesinde gidecek, 22 aralık 2012 günü yeni ve daha iyi bir hayat başlayacak belki de. Ulan Marduk, bakış açısına göre kendini sevdirdin ya, gel amına koyayım gel. Sırf şu futbolun içinden karton taraftarlar ayıklansın, sırf şu futbolumuz bir arpa boyu yol alsın diye gel. Türk Telekom Arena’ya dokunma, zira yıllık gelirimizi 70 milyon dolara çıkaracak ha, buradan amına koydurtma durduk yere. Gel şu, Hasan Şaş’ın bahsettiği ” anlatsam insanlar galatasaraylılığından soğur ” cümlesindeki galatasaray’dan soğuyacak karton taraftarları ayıkla.

Add comment Kasım 3, 2009

ali sami yen’de rapsodi

geçen hafta kadıköy deplasmanında oynanan maçta ve alınan sonuçtan sonra müthiş bir psikolojik deprem yaşayan galatasaray camiası, haftaiçi ziraat bankası türkiye kupası maçı için bucaspor ile karşı karşıya gelecekti. aman moralleri bozulmasın, sinir şıtres sonucu götlerindeki kıllar ağarmasın, kewellımız gülsün, ardamız sakal bırakmasın gibi duygusal sismik hareketler yaşayan taraftarımız hep destek tam destek parolası ile baros’unun ayağı kırılmış, keita’sı 3 maç ceza almış galatasaray’ının her daim yanında olduğunu göstermek için ali sami yen’deki yerini almıştı. garip bir futbol ile bucaspor maçı 2-1 kazanılarak iyileşme sürecinin çabuk atlatılacağı sinyallerini veren takım, tobias linderoth’un 60 dakika boyunca sahada kalmasıyla birlikte en büyük kazançlardan birini elde etmiştir. moralin kralı, hasosu, ağababası budur bir bakıma. ki o linderoth; forma savaşı içine gireceği mevkidaşlarının 2 sene boyunca atamadığı pası, 2 sene boğuştuğu sakatlıklardan sıyrılıp laaaak diye atıvererek ” şimdi siktim belanızı ” tadında galatasaray’ın rakiplerine müthiş bir gözdağı vermiştir.

konu biraz linderoth’a kayacaksa da koydum kaymayacaksa da. banane abi, 2 senedir bekledim bu adam ile ilgili bir şeyler karalayabilmek için. e şimdi de arkadaşlar gel baba bizim bloga yaz taşşağını yiyeyim deyince fırsat bu fırsat yazıyorum. – yazar burada kendisini bloga davet edenlere teşekkür etmektedir – bilmiyorum adını ve stilini hatırlar mısınız ama galatasaray erkek basketbol takımımızda 2000 – 2004 yılları arasında forma giymiş ” kelepçe ” lakaplı yiğit özmen denilen bir adam vardı. lakabından da anlaşılacağı üzere savunduğu adamı sahada kilitlerdi. o adam bunalıma girer, oyundan düşerdi. linderoth’u en iyi tanımlayan kelimelerden biri bu olsa gerek; kelepçe.

tek top oynama konusunda orta sahada hücuma dönük oynayan birçok oyuncudan eksiği olmayan defansif orta saha adamı, fm midir cm midir her ne sikimse oynayarak ” hacı futbol benden sorulur ” edalarında gezinen arkadaşların anlayacağı dilden söylemek gerekirse; bir dmc den de ötesi. nasil diyor siz espana? mes qué un club mü? işte bu adam da mes qué un dmc. oyun kurabiliyor, adam kilitleyebiliyor, adamını savunarak oyundan düşürebiliyor, bir bakmışsın 1. bölgede savunma yaparken ” topu kaparsam nereye/kime atmalıyım ” sorusunun cevabını arıyor aynı zamanda. sakatlıkları tamamen atlattıysa vay rakip futbolcuların haline. bu sene keita’dan sonraki en büyük transferimiz. önümüzdeki 2-3 senenin kadrosunun kilit adamı. borcumu ödeyeceğim derken, ne demek istediği gayet net bir şekilde anlaşılıyor sanırım. anlayamayanlar varsa da beri gelsin, algı sorununu giderme konusunda kendime has taktiklerim var, acısız ve de ağrısız.

dün oynanan sivasspor maçında ise ilk 11′de  çıkar diye beklemiştim, beklediğimden daha şukela bir orta saha ile çıktık sahaya. ne zamandır barış, mehmet topal ve mustafa sarp’ın aynı anda oynadığı zaman neler yapabileceğini görmeyi düşlüyordum. gördüm de. ( burayı metin özülkü küfrü tarzında okuyun ) valla amına kodular ortalığın. nasıl ki önünde keita oynayınca kendine gelen bir sabri sarıoğlu izlediysem, yanında mustafa sarp ve barış özbek oynayınca kendine gelen bir mehmet topal izledim. servet ise orta sahada görev alan üçlünün işini kolaylaştırması dolayısıyla çok daha rahat bir maç çıkardı gökhan zan ile birlikte. gökhan zan benim gözümde fernando meira’nın bonservis ücreti ödenmeden alınanıdır. şimdi diyorlar ki; sivasspor kötüydü, atak yapacak hali bile yoktu. ulan hepiniz ayar yemiş mehmet barlas bakışı ile sürreal pornografinin magmasındasınız haberiniz yok. biz yine de bakış açısı diyoruz ve geçiyoruz ama unutmadan bu tarz söylemler ya da yorumlar yapan arkadaşların ” vintage point ” adlı filmi izlemelerini şiddetle tavsiye ediyorum. okuduktan sonra da yorumlarını imkanlar el verdiği sürece mail yoluyla iletmelerini rica ediyorum.

arkadaşlara daha önce de söyledim rijkaard’ın bir bildiği vardır taktiği ile oynuyoruz diye. kimse boşuna kasmasın sistem budur ağğbi, dizilişimiz de budur diye. bırakın kardeşim, galatasaray’ın başında futbolu senden benden ve 70 milyondan daha iyi bilen bir adam var. geç ekran karşısına ya da git stada seyret, ben öyle yapıyorum ve bu şekilde stres dolayısıyla götümde çıkan sivilceler de geçti.

ey xvideos.com, xhamster.com müdavimleri, ey elizabethçi, elanorcu masturbatif ergen nesil; bırak eczane eczane dolaşıp sebamed tedarik etmeyi, bırak, sivilcesavar olarak size önereceğim isimler; galatasaray yönetimi, rijkaard – neskeens, sabri sarıoğlu, linderoth, keita, mustafa sarp ve gökhan zan.

ey bu masturbatif neslin biyolojik babası, organik kan bağı 1. dereceden abisi, 25 – 40 yaş grubu galatasaray taraftarı; dün sivas maçında sahadaki galatasaraylı futbolcuların doğaçlamaksızın gerçekleştirdiği rapsodik eylemine aynı şekilde eşlik ederek sadakatinden ve metanetinden ödün vermeden sezon sonuna kadar sabret, zerre kadar şüphemiz yok ki sezon sonunda bu rapsodinin galası var.

Add comment Kasım 2, 2009

Beşiktaş vs. Wolfsburg ?

Add comment Kasım 2, 2009

1 Kasim 2009 Sochaux Paris Saint Germain maçı

mevlut erdinç

Fransızların deyimiyle Mevlüt Erding yani bizim bildiğimiz Mevlüt maçın adamı oldu. Hem de uzun bir süredir sakat olup sahalara yeni döndüğü halde. Paris Saint-Germain 5 maçtır kazanamıyordu. Ortada bir domuz gribi vakası vardı. Marsilya maçı ertelenmiş ve 3 oyuncuda domuz gribi teşhis edilmişti. Oyuncuların otobüslerin içinde dahil maske ile dolaşması, maçlara seyirci alınmasının yasaklanması veya liglerin belli bir süre ertelenmesi gibi önerilerle basın kaynarken Psg orta sıralarda yer alan Sochaux ile deplasmanda karşılaştı. Maç bir süre ortada gitti. Luyindula’ nın düşürülmesi ile kazanılan penaltıyı Mevlüt kaçırdı döndü dolaştı Clement tamamladı. Skor 0-1 oldu. 56′ da Chantôme, Jallet’ in asistinde farkı ikiye çıkardı: 0-2. Mevlüt 75′ de skoru 3 ledi. 87′ de Dalmat Sochaux’ nun şeref sayısını kaydetti. İlk goldeki asist sahibi olan Luyindula 88′ de skoru ilan etti : 1-4. Psg’ nin eli bir süre rahatlamış oldu böylece. Mevlüt’ ün gollerine bir süre devam etmesi ve bundan sonra en az imza törenindeki kadar sağlam olması dileğiyle…

Add comment Kasım 1, 2009

1 kasim 2009 Villarreal Tenerife maci

Joseba Llorente

Sarı Denizaltının Su Üstüne Çıkışı

Pellegrini ile geçen iki yıl masal gibiydi. İnter’ i eledikleri şampiyonlar ligi maçları efsaneydi. Herkesin sempatisini kazanmışlardı. Ta ki bir sezon boyu gol atamayan forvet (!) oyuncusu Nihat Kahveci’ yi babaocağına göndermeden önce. Onun yerine Nilmar geldi. Şakaydı bu sadece. Pellegrini gidince oluşturduğu şato çöktü. Villarreal ilk 7 hafta kazanamadı. 6 ncı haftada 75 dakika 10 kişi oynayan Espanyol’ u yenememeleri öz güven kaybının işaretiydi. Ernesto Valverde tartışılıyordu.  Stres üst seviyedeydi.  İşte böyle bir ortamda önce 25 Ekim 2009 Villarreal-Malaga La Liga maçını 2-1 kazandılar. Sonra da Tenerife’ ye patladılar. Goller :16′ [1 - 0] j. llorente, 48′ [2 - 0] r. pires, 52′ [3 - 0] g. rossi, 53′ [4 0] j. llorente, 89′ [5 - 0] r.g. cani. Joseba Llorente maçın yıldızıydı. Artık sarı denizaltının su üstüne çıkıp geleceğe daha ümitli bakma zamanı…

 

Maçın golleri için:

Add comment Kasım 1, 2009

Previous Posts


 

Şubat 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ara    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728

İRTİBAT

tamsaha.wordpress@gmail.com

Etiketler

Arda Turan baba beşiktaş Cassio Lincoln duman Elano Emre Güngör fenerbahçe türkiye kupası Fernando Meira frikik futbol Galatasaray galatasaray elano Gheorghe Hagi haldun üstünel Harry Kewell Hasan Şaş hayata dair inter italya Juventus Kayserispor liverpool Locker Room Lucas Neill maria verchenova Merhaba! milan baroş motherwell müthiş gol oğul phil o'donnell porto real madrid Sarışın servet çetin Shabani Nonda sigara içen futbolcular sophie sandolo Soyunma Odası Tsl turk spor basini uefa kupası Zinedine Zidane Zizou

Twitter

Sahaya giren

Arşivler

Yazar Arşivi

TamSaha ______________________________________ Buanata ______________________________________ Harry Cool ______________________________________ Kırmızı ______________________________________ Yabgu666 ______________________________________ Dean Saunders

Son yazılanlar

Doctor